Giriş Formu






Kayıp Parola?
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol

Kimler Sitede

Anasayfa
Serdar Saydam Yazıyor... Bir Masal Gibi Larnaka... Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 10
Kötüİyi 
Pazar, 01 Nisan 2007

 

 Bir Masal gibi Larnaka...

Larnaka...Bir masal gibi geliyor bize. Sanki orada  doğup yaşamadık...Kapılar açıldıktan sonra Larnaka'ya gittim. Tuzla ve İskele sokakalarını adım adım dolaştım. Sanki yollar kısalmış evler küçülmüş...Ne olmuştu bize böyle...

1958’lerde İngiliz sömürge idaresinin coplu, dikenli tel örgülü “örfi idaresi”nden , 1960’ta kurulan kısa ömürlü Kıbrıs Cumhuriyeti’ne, 21 Aralık 1963 olayları, barikatlar, yokluklar, sıkıntılar, öğrenci mücahitlik, 1974 Harekatı, üç kez ailece göçmenlik (1958, 1963, 1974),  silahlı çatışmalar, 66 gün esaret ve esirlikten kurtuluş...Bir masal gibi geliyor insana tüm bu yaşananlar...

 

 

 

                          Zor Günler... Zor Yıllar...

 

13 Mart 1952 tarihinde Tuzla’nın Rum mahallesinde, Anna isimli bir Kıbrıslırum ebe tarafından dünyaya getirilmişim... Nur yüzlü beyaz saçlı bu kadın, bisikletiyle hastalarına gider, onlara peniselin iğnesi de yapardı.

 

Tuzla’da kaldığımız  'Pludonos Sokağı No.66' adresindeki  ev Larnaka Türk Belediyesinde  çarşı amir ve kantarcı olarak görev yapan  babam Ahmet Refik’e aitti. Etrafımızdaki komşuların hepsi de Rumdu. Bizden başka bu sokakta başka Türk aile yoktu.

 

Köşe başında eski tarzda kerpiçden yapılmış oldukça büyük, iç avlusunda birçok meyve ağacı ile çiçeklerin  olduğu  bu güzel evden iki kez göç etmek zorunda kaldık.

 

Göçmenliğin ne demek olduğunu ilk kez, 1958’de, çocuk yaşta öğrendim. Tuzla’dan, Larnaka’nın Türk kesimindeki (İskele) bir eve kiracı olarak taşındık. Böylece ilkokula İskele'de başlamış oldum. 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilince, Tuzla’daki evimize  tekrar geri döndük ve  21 Aralık 1963'e kadar burada yaşadık.

 

 

Fasariyalar başlıyor

 

21 Aralık 1963 olayları yani o zamanki deyimle "fasariyalar" başladığında,Tuzla’da ilkokul son sınıfa devam eden bir çocuktum.Yani oniki yaşındaydım. Türkler ve Rumlar arasındaki gerginliğin artması, olayların tırmanması üzerine  okul müdürümüz Hayrettin Bey ve öğremenlerimizden Hasan Karabiber ile Erdoğan Şafi Alper bizi evlerimize erken göndermiş ve sokağa çıkmamamızı tavsiye etmişlerdi. Okulumuz ise Tuzla’nın Türk mahallesi ile Rum mahallesi sınırı üzerinde bulunuyordu.İngiliz döneminde yapılmış sarı renkli yeni bir binaydı.

 

Eve koşarak döndüm ve anneme durumu anlattım. O da endişe içindeydi.

İskele'de Belediye Çarşısını mevcut gerginlik üzerine kapatan babam ise erkenden eve dönmüştü. Daha sonra iki abim geldi. Bir kaç saat sonra ise yakınımızda oturan teyzemlerle anneannemler korkup bize gelmişlerdi. Böylece bizim evde  toplam 10 kişi olmuştuk.

 

İki gün iki gece evde kapalı kaldık. Her taraftan silah sesleri geliyordu. Savaş başlamıştı ve bizim aile tek başına Rum kesiminde kalmıştı. Kapılar, pencereler kapalı endişe içinde bekliyorduk. Evde bir av tüfeğimiz bile yoktu. Pencere aralığından baktığımızda etrafta tanımadığımız silahlı EOKA’cıları görüyorduk. Bunlar bizim bildiğimiz insanlar, komşular değildi. EOKA’cıların  bizi  katletmeleri hiçtendi.

 

İkinci günün sonunda akşam üzeri karşıdaki Rum komşumuz bize gelerek babama tehlikede olduğumuzu, bunun için de acilen Larnaka’nın (İskele) Türk kesimine gitmemizi söylemişti. Babam da Hillman marka arabasının 10 kişiyi sığmadığını, yardımcı olunmasını rica etmişti. Bunun üzerine Rum komşumuz, Rum polisine telefon ederek Türk kesimimine gitmemize  olanak yaratmıştı.

 

Nitekim bir süre sonra Rum polisi bizi almaya gelmişti. Babam, annem, teyzem, nenem, teyzemin kızı Ülkü,  babamın arabasına; abilerim Göksel, Akın ve teyzemin oğlu Ahmet ve ben ise Rum polisinin lacivert renkli Vauxhall arabasına binmiştik. Eniştem İsmail (Merttuna) ise açıkta kalmıştı. Garibim nasıl mı geldi? Çok ilginç. Onu orada bırakamıyacağımıza göre bir çare bulundu. Eniştem, babamın arabasının arka tamponuna basarak ve yan tarafları tutarak asılı vaziyette,  içinde bizim olduğumuz Rum polis arabasının refakatinde  gece yarısı Larnaka’nın Türk kesiminin sınırı olan Larnaka Kalesi’nin yanına götürüldük. Daha sonra öğrendiğimize göre o gece esir alınan Rumlar’la bizi değiş tokuş etmişler. Bir süre akrabaların ve tanıdıkların evlerinde misafir olarak kaldık.

 

Çarpışmalar durduktan 15 gün sonra babam abilerim  ve  eniştem  eşyalarımızı taşımak üzere iki kamyonla Rum kesiminde kalan Tuzla’daki evlerimize gitmişlerdi. Bu arada  babam eşyalar gelecek diye İskele’de ev kiralamıştı. Ben ve annem eşyaları taşımaya gitmemiştik.

 

Akşam olmuş, heyecanla eşyaları taşıyan kamyonları bekliyorduk. Evet kamyonlar gelmişti, babam da gelmişti ama eşyalar görünürde yoktu. Ne olmuştu eşyalarımıza? Gerek bizim gerekse teyzemlerin evleri bazı Kıbrıslırum çapulcularca yağma edilmiş, bir kısmını da kırıp dökmüşler, kullanılmaz hale getirmişlerdi. Yeni  aldığımız televizyon da paramparça edilmişti.O zamanlar televizyonlar daha yeni  piyasaya çıkmıştı. Bu manzara karşısında  zavallı annem düşüp bayıldı. Kockoca Ahmet Refik çaresizlik içinde ağlıyordu.Hepimiz ağlıyorduk.Ortada kullanabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Ne yatak, ne yorgan, ne de giyecek... Hiçbir şey! Kaçarken üzerimizde ne varsa o. O kadar...

 

Eski giysilerle ortada kaldık. Oysa yılbaşında giymem için babam bana çarşıdan siyah renkli deri bir ceket almıştı. Deri ceketi gözüm gibi dolapda saklıyordum. Deri ceket o zaman modaydı.O teleşla onu da alamadım. Giymek kısmet olmadı.

 

Bir hafta kadar daha akraba ve tanıdıkların evlerinde misafir kaldıktan sonra, her zaman minnet ve şükranla andığımız Hüseyin Usta (Yalçın) nın bize sağladığı eve yerleştik. Komşuların da  yardımı ile evi toparladık. Zafer Sokak No 17 adresindeki bu evde 1974'de kadar yaşadık.

 

Ortalık biraz yatıştıktan sonra ise eski bir ev bozması binada İskele'de tekrar okula başladık.

Okul olarak kullanılan binada sabah  orta ve lise (Bekirpaşa)   öğleden sonra ise Atatürk İlkokulu öğrencileri öğrenim görüyordu. Çünkü olaylar nedeniyle okullarımız binalarını kaybetmişlerdi.

Nitekim, Atatürk İlkokulu sınırda, Bekirpaşa ise Rum tarafında kaldığı için binaları kullanılamıyordu. Üstelik Bekirpaşa okul binası Rumlar tarafında yakılmıştı. Tuzla'daki ilkokul binası da sınırda olduğu için güvenlik açısından kullanılamıyordu.

 

Tuzla’dan İskele’ye geldikten sonra okulda uyum zorlukları yaşadım. Ancak sonra alıştım. Binbir zorlukla ve yokluklar içinde okuyorduk...

 

Herkesin otuz Kıbrıs Lirası aldığı, herkesin evindeki nüfusa göre TMT tarafından dağıtılan küçük yuvarlak “mücahit ekmeği”nin bölüşüldüğü o soğuk ve karanlık günleri, bir de giyemediğim yeni siyah deri ceketi unutamam.

 

 

Babutsalarda Eğitim

 

Ortaokulu bitirdiğimizde ise (1967/68) bizim sınıfı yazda askeri eğitime almışlardı. Onbeş yaşında artık biz de silah tutuyor, kurşun atmasını biliyorduk. Kısa boyumuza, çocuk halimize bakmadan  artık biz de “mücahit” olmuştuk.

 

Larnaka’da bir çok olayda adı geçen ve “Babutsalar” diye bilinen, etrafı babutsalarla çevrili, ortası da futbol sahası kadar geniş olan alanda, babutsalar doğal bir duvar gibiydi – burası mücahitlerin eğitim alanıydı... Burayı çok iyi hatırlıyorum, hatta burada henüz 14-15 yaşlarında, “mücahit” kılığımızla, elde silah, eğitim yaparken çekilmiş fotoğraflarımız bile var... Kamp komutanı Erol İbrahim (Vitsadalı), eğitim komutanı ise Kono Komutan (Mustafa Kono) idi.

 

Bu öğrenci mücahitliğimiz lise sona kadar ve liseden mezun olduktan bir yıl sonraya kadar devam etmiştir. Bu dönem zarfında, sanırım  lise ikinin sonunda Babutsalarda bir kez daha yazda  iki aylık askeri eğitime tabi tutulduk. Liseden mezun olduktan sonra ise bu defa Köfünye'de bir ay komando eğitimi gördük.

 

Mücahitlik yaptığımız dönemde Larnaka Sancağında iki bölük vardı. Birinci bölük komutanı Naim Komutandı, ikinci bölük komutanı ise Alper Kaymakam'dı. Biz ikinci bölükte, Ermeni mevzisi, Alptekin, Hilmi Çavuş  gibi mevzilerde nöbet tutmuş; mücahitler bandosunda da  önce trampetci sonrada şef olarak görev yapmıştık. Larnaka'nın ilk Sancaktarı ise Turgut bey'di, Turgut Giray Budak. Olaylar başlamazdan önce Turgut bey, maarif müfettişi olarak  ilkokulda bizi ziyaret ettiğini hatırlıyorum. Daha sonra esas görevinin askeri olduğunu anladık.Turgut beyden sonra gelen Sancaktar ise Bozdağ'dı. Çok sert biri olarak hafızalarda yer etti. Aklımda kalan tabur komutanları ise yine kod isimleri ile Binatlı, Güngör, Vecihi yani Capon... Larnaka Serdarı ise Necdet bey, Necdet Hüseyin'di.

 

Terhis edildikten sonra mücahitlik bursu ile 1970/71 döneminde Türkiye’de yüksek öğretime gönderildik. Bu sayede Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İşletme Bölümü’nden 1976’da mezun oldum.  Ancak Kıbrıs maceramız burada henüz bitmemişti...

 

Adanın Dört Bir Tarafından Çıkarma Var

 

Türkiye'de yüksek öğrenimde oduğum sırada, bilindiği üzere Kıbrıs’ta 15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı Yunan subaylarının darbesi olmuş, 20 Temmuz 1974’te ise Herakat yer almıştı.Kaderin bir cilvesi sonucu bu olaylarda da Kıbrıs’ta bulundum.

 

Nitekim, tatil nedeniyle Türkiye’den feribotla  Kıbrıs’a döndükten bir hafta sonra Makarios’a darbe, 20 Temmuz’da da  1974 Barış Harekatı başladı. Bu kez üniversite öğrencisi olarak kendimi savaşın içinde buldum. Evet, 20 Temmuz Cumartesi sabahı Rauf Denktaş Bey’in Bayrak Radyosu’ndan kendi sesiyle yaptığı çağrı ile uyandık. Larnaka’da Deniz Festivali’nin yani İskele Deniz Panayırının yapıldığı günlere denk gelen Harekat halk arasında büyük heyecan ve coşku yaratmıştı. Çünkü Ada’nın dört bir yanından Türk askerinin çıkartması başlamıştı. Ee, tabii Larnaka da sahil kasabası olduğuna göre askerin en kolay çıkabileceği Türk bölgesi ise bize göre bizdik. Tüm sokakları uçaklar görsün diye bayraklarla donattık. Ben ve arkadaşlarım (başta Halil olmak üzere) mücahitlik yaptığımız eski bölüklerimize giderek görev aldık. Mevzilere dağıldık. Aynı gün öğleye doğru silahlı çatışmalar başladı. Beklediğimiz Türk askeri bir türlü gelmiyordu.  Çatışmaların şiddeti ise giderek artıyordu. Asker ve silah üstünlüğüne sahip Rumlara karşı ne kadar dayanabilirdik? Bayrak Radyosu müthiş bir propaganda savaşı veriyordu. Türk askeri havadan ve denizden  Ada’ya çıkmış ve hızla ilerleme kaydediyordu. Ancak bir türlü Larnaka’ya gelmiyordu. Nitekim de gelmedi. Demek ki biz programda yoktuk.

 

Direnişimiz ertesi gün (Pazar 21 Temmuz) öğleye doğru sona erdi ve Larnaka teslim oldu. Teslim olma haberini ise iletişimsizlikten  dolayı rastgele çevremizdeki komşulardan öğrendik. Bize söylenen “Kaçın da teslim olduk” idi. İnanamadık. Aklımıza ölüm geldi de teslim olma gelmemişti. Ne yapacağımızı şaşırdık. Kalifaça diye anılan bölgedeki ileri mevziden çekilen arkadaşlarla bir sonraki olan bizim mevzide buluştuk. Yakınımızdaki boş bir eve girdik. Evin sahibi de arkadaşımızdı. Ancak ev  sınıra yakın olduğu için evden kaçmışlardı. Üzerimizdeki üniformaları çıkarıp evdeki elbiselerden giydik. Silahların makanizmalarını söküp su kuyusuna attık. Bir anda sivilleştik. Sanki bir saat önce Rum’a ateş açan bizler değilmişiz gibi oradan koşarak uzaklaşmaya başladık. Nereye gideceğimizi de bilmiyorduk. Yolda rastladığımız birisi bize Cennet Sineması’na gitmemizi söyledi. Larnaka halkı oraya toplanmıştı. Yolumuz uygun düştüğü için birlikte olduğum arkadaşım Taner ile birlikte bizim eve gittik. İki gün uzak kaldığımız evde ne annem ne de babam vardı. Ev boştu. Demek bizimkiler de Sinema’ya sığınmışlardı. Hemen Cennet Sineması’na doğru koşmaya başladık.

 

Bu arada Rumlar’ın havan topu atışları tüm şiddeti ile devam ediyordu. Yolda koşarken sokakların terkedilmiş, sağa sola atılmış silah ve malzemelerle dolu olduğunu görünce işin ciddiyetini anladık. Teslim olduğumuz haberi gerçekti. Cennet Sineması’na vardığımızdaki manzarayı anlatmam çok zor. Ana baba günü. Mahşer... Herkes birbirinden haber almaya çalışıyor. Kim öldü kim kaldı. Doğru dürüst bilen yoktu. Bu büyük kalabalığın toplandığı sinemanın yanına, biz oraya vardıktan kısa bir süre sonra havan mermisi düşmesi soncunda ve evinin avlusunda bulunan tatlıcı Enver Dayı ölmüştü.O havan mermisi sinemaya düşmüş olsaydı kimbilir kaç kişi ölecekti. Nihayet sinemada ailemi buldum. Kucaklaştık.

 

Bir süre sonra ateş kesildi. Larnaka’nın ileri gelenleri (sancaktar, polis müdürü vs) Birleşmiş Milletler askerlerine teslim olduğumuzu, evlerimize gitmemizi, Rumların bize bir şey yapmayacağını  söylemişlerdi. Bunun üzerine evlerimize döndük. Annemin hazırladığı çorbayı içmeye fırsat kalmadan Rumlar sokaklarımızı işgal etmeye ve erkekleri toplamaya başlamışlardı. Filimlerde gördüğümüz işgal kuvvetleri bu kez gerçek olmuştu. Bizleri sınıra yakın Rum tarafındanki Ay Lazzaro kilisesinin  önünde toplamışlardı. Sonra Lefkaridis’in otobüslerine bindirip stadyuma götürdüler. Stadyumda kimlik tesbitinden sonra sayım yapmışlardı. Uzun bir bekleyiş sonrası  bir de baktık ki, haber alamadığımız bir grup arkadaşımız üniformalı elleri havada ve de perişan halde başlarında takım komutanları ile birlikte sahaya, yanımıza getirildiler. Meğer bizimkiler teslim olmamak için direnmişler ve ancak sonunda teslim olmuşlar. Rumlar da onları o halleri ile elleri havada sokakları dolaştırmışlar. Birleşmiş Milletler askerlerinin müdahalesi üzerine canlarını kurtarmışlar. Şimdi hep beraberdik. Babam, ben, Amerika’dan yeni dönüş yapan abim Akın, eniştem İsmail, amcan Mıstık ve bir çok akraba ve arkadaş... İskele ve Tuzla yani kısaca Larnaka halkının yaşlı, genç erkekleri  tutuklanmıştı. 

 

Esir Kampı    

                       

Futbol stadyumundan akşama doğru bizi otobüslerle başka bir yerdeki binaya götürdüler. Bu bina  ise Tuzla’da Rum tarafında kaldığı için 1963’te terketmek zorunda kaldığımız Bekirpaşa Ticaret Koleji’nin binasıydı. Okulun arkasında ise Gençler Birliği futbol takımımızın maçlarını yaptığı futbol sahası vardı. Vakıflar’a ait bu büyük arazinin bir kenerında ise Türabi tekkesi vardı. Tekke’yi Rumlar daha sonra benzin istasyonu yapmışlardı.

 

Kısacası Rumlar bizi yine Türk malı olan bir  yere tıkmışlardı. Etrafı dikenli tellerle çevrili ve BM askerlerinin denetimindeki bu yerde yaklaşık 860 kişi  66 gün esir kaldık. Esir hayatımız ise bir başka alem.

 

Esir kampında iken, üniversitede ve lisede okuyan öğrencilerin komite başkanı olarak, Birleşmiş Milletler’ve Kızılhaç görevlileri ile temasları yürütmekle görevlendirilmiştim. Güya öğrencileri daha erken serbest bırakacaklardı. O da olmadı ya. Tam tersine kamptan en son çıkan bizler olduk.

 

Mücahit komutanlarımız kamp içinde insiyatifi ele alıp iyi bir idari örgütlenme yapmışlardı... “Sabah ola hayrola” diye bize moral konuşması yapan ve günlük gelişmelerle ilgili bilgi veren Erol abiyi (Erol İbrahim Vitsadalı’yı) unutmak mümkün değil... Hatırlanacağı üzere Rauf Denktaş'ın Ada'ya sandalla gizlice çıkma girişiminde de Erol abi yer almış ve Rauf Denktaş, Nejat Konuk'la beraber Rumlar tarafından yakalanmıştı.

 

İkinci Harekatta ise çok korktuk. Kampın etrafını Eokacılar sarmıştı. İçlerinde ise Larnaka'nın ünlü Eokacılarından Gubbi ve adamları da vardı. Niyetlerinin bozuk olduğu her hallerinden belliydi. Nitekim Kızılhaçın bize yemek (raşın) vermesini harekat boyunca (14,15,16 Ağustos) üç gün engellediler. Yani üç gün yiyecek vermediler. Yiyecek ve sigara sıkıntısı oldu. İkinci harekatta top seslerini derinden duyuyor, Türk uçaklarının yüksekten uçuşlarını  görebiliyorduk. Türk ordusu Larnaka varoşlarına varmıştı.

 

Esir kampında iken Aleminyo ve Dohini katliamlarının haberlerini aldık. Aleminyo'daki katliamda okul karkadaşlarımız Ömercik (Ömer Ali) ile Mehmet Yücel'i kaybetmiştik. Çok üzülmüştük.

 

İkinci Harekat bittikten sonra Kıbrıs’taki durum netleşmeye başlamıştı. Nitekim radyo haberlerinden öğrendiklerimize göre güneyden kuzeye, kuzeyden güneye göç başlamıştı. Artık doğup büyüdüğümüz, arkadaşlarımızı şehit verdiğimiz toprakları can güvenliğimiz için terkedecektik. O günlerde kimse malını düşünmüyor, canını kurtarmaya, esaretten kaçmaya çalışıyordu. Nitekim esir kampında bulunduğumuz sırada Trikomo'ya yerleştirileceğimiz haberi gelmişti. "Trikomo da neresi?" diye sorduğumuzda "Grivasın köyü, Karpazda" dediler bize. İlk defa Trikomo adını bir çoğumuz gibi ben de o zaman duymuştum. "Neden burası" diye soruduğumuzda "Denize yakındır" cevabını almıştık kamp yöneticilerimizden. Ancak köy hakkında doğrusu hiçbir firkrimız yoktu. Oysa bizim içimizden Girne geçiyordu. Girne ise başka bir kasabamız için ayrılmıştı.

 

Sonuçta, kimisi parayla, kimisi kendi imkanlarıyla, kimisi denizden, kimisi karadan binbir zorluk ve tehlikelerle güneyden kuzeye, Türk tarafına kaçmaya başlamıştı. Rumlar da kuzeyden güneye... Kuzeye ilk geçen Larnaka Türkleri oldu. Leymosun ve Baf daha sonra geldi. Nihayet, 66 gün süren  esaretimiz Lefkoşa’da Ledra Palace Barikatı’na son dakika getirilen Rum esirlerle takas edilmek suretiyle sona emiştir. Niye son dakika diyorum zira otobüslerle Lefkoşa'ya gelirken radyodan esir değişiminin o gün iptal edldiğini öğrenmiş ve moralimiz bozulmuştu. Şansa bak...Biz  en son kafile idik. Bizden önce  çıkanlar vardı. Uzun süre otobüslerin içinde sıcakta bekledikten sonra Rum esirlerle değiştirildik...Yoksa geri gönderilecektik.

 

Bundan sonra ise kuzeyde iskan sorunu, göçmenlerin sorunları başladı. İskele Trikomo'ya, Tuzla Engomi köyüne yerleştirildi. Trikomo'nun adı Yeni İskele, Engomi'nin adı ise Yeni Tuzla olarak değiştirildi. Daha sonraki yıllarda ise "Yeni" kelimesi kaldırıldı, geriye İskele ve Tuzla kaldı. Buraya yerleşemeyen Larnakalılar ise Ada'nın muhtelif yerlerine  dağıldı.

 

Esir kampından çıktıktan sonra öğrenimime devam etmek üzere tekrar Ankara'ya ODTÜ'ye döndüm. Anakara'da geçirdiğim süre ise Türkiye'nin en kanlı, en çatışmalı dönemiydi. Sanki bir savaştan çıkmış başka bir savaşa girmiş gibi olduk. Çok sükür bunu da  sağ salim atlattık.Bu kadar olaya karşın hayatta kalabilmişsek ne mutlu bizlere...

 

Masal gibi

 

1958’lerde İngiliz sömürge idaresinin coplu, dikenli tel örgülü “örfi idaresi”nden (halkın deyişi ile Körfi)1960’ta kurulan kısa ömürlü Kıbrıs Cumhuriyeti’ne, 21 Aralık 1963 olayları, barikatlar, yokluklar, sıkıntılar, öğrenci mücahitlik, 1974 Harekatı, üç kez ailece göçmenlik (1958, 1963, 1974),  silahlı çatışmalar, 66 gün esaret ve esirlikten kurtuluş... 

 

Şimdi bir masal gibi geliyor insana tüm bu yaşananlar, hiç yaşanmamış gibi.

Bir masal gibi geliyor bize Larnaka. Sanki orada  doğup yaşamadık.Kapılar açıldıktan sonra  ise Larnaka'ya gittim. Tuzla ve İskele sokakalarını adım adım dolaştım.Sanki yollar kısalmış eveler küçülmüş...Ne olmuştu bize böyle...Yoksa çocuklarımıza anlattıklarımız bir masal mıydı?

 

En son gözden geçirme tarihi: Şubat 2008

Not:

Daha önce bu köşede yer alan "Larnaka'da İktisadi Hayat"  ile "Bir Zamanalar Larnaka'da Sosyal Hayat"  başlıklı yazılar  yeniden düzenlenerek ön sayfaya ayrı olarak taşınmıştır.

                                                                        

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 2142

Yorumlar (5)
RSS yorumları
1. 30-06-2008 15:31
 
Anılar: Galifaca olayları
Selam Serdar bey. Kıbrıstan 1962 ayrılmıştık.Londraya yerleştik.Babam 1974 kasım ayında rahmete kavuştu. 
Galifaca olayları ile ilgili olarak aklımda kalanları sizlere anlatmak istiyorum. 1956/57 yıllarıydı.Evimiz Babutsa mahallesindeydi.Annem bahce ortasinda ates yakip camasir yikiyorduyordu leyenin icinde. Ben de 6/7 yaslarinda orada oynuyordum,radyo haberleri vermeye baslamisti annem dinliyordu konu Bafta bir turk cavusu eoka tarafindan vuruldugunu ve 5 cocugunun oksuz kaldigini soyluyordu.Annem ellerini siyirip sabunlari temizledi eve girdi ve iki tarafi kesen bir bicagimiz vardi aldi bir eline diger eline de bir bayrak gelin deyip sokaga atildi kaldigimiz ev aynanalilarin evinin hemen bitisiginde idi Bozkurt mahallesi ,Babutsa mahallesi herkes zaten kapilarin onunde veya bahcelerinde. Annemi gorenler sordu ne oldu Arife hanim annemin cevabi turk olan benimle gelsin dedi ve yurudu.O babutsa mahallesi ki en rezil diye bilinirdi cocugundan buyugune o gun ne kadar milliyetci oldugunu ispatlamisti cocugunda buyugune her kes yollara dokulmustu. Camiye dogru yuruyorduk goren ogrenen bize katiliyordu Camiye yaklastigimizda helvacilarin evinin yaninda Gara Mehmetin Kezban abanin evi ordaydi anneme bekleyin ben da geliyorum dedi ve bize katildi. Annemin yaninda kulubun onune gittik. kahvelerde adamlar sohbet ,kahat oynama tavla oyunlari her zamanki halleriyle oturuyorlardi. Bizi gorduklerinde ne oluyor filan deyenler oldu annem yol ortasinda durdu ve "nalet olsun sizin gibi insanlara oyanda buyanda kardeslerinizi olduruyorlar siz kahvelerde keyf pesinde" diye haykirdi.Herkes orada hazirlanmaya basladi bu arada meshur rum doktoru Fransiz vardi annemi iyi tanirdi nerden geldiyse annemin onunde durdu ve sakinlestirmek istedi, annem oyle bir kizgindi ki elini cevirip doktorun yuzune var hiziyla bir tokat atti ve "sen de gavursun burda ne isin var" diye haykirdi. doktor arabasina binip oradan hemen uzaklasti. Amcam yani Suleyman Zugurt ise limandan donuyordu. Annemi gorunce yanina geldi. "Arife kendine gel don evine biz hallederiz" dedi.Annem ise "aga cekil onumden beni hic kimse yolumdan ceviremez" diye cevab verdi. Amcam "tamam kizim ben da sizinleyim" dedi ve bize katildi. Aylazoraya dogru yuruduk, Halilokkonun resturantinin yanindan oraya rum dukkanlarinin camlarini kirmaya basladık, ayak kabilar damlara atildi. Ben ve birkac benim yasimdakiler eve gonderildiler ondan sonrasini sizin gibi duymakla yetendim. Babam balikci idi daha sonra polisman oldu ve dikelyada islerdi. Sizlere yardımcı olabildiysem ne mutlu bana 
Ziyaretçi
 
Süleyman Ahmet Züğürt-Londra
2. 31-03-2008 14:17
 
Bu travmanın bir adı olmalı
Serdar hocam, 
Siteniz ,savaşın ne kadar vahşice bir olgu olduğunu göstermek ve cocuklukta yaşananların insan gelişiminde olumlu veya olumsuz ne denli izler bıraktığını görmek açısından gerçekten çok yalın, gerçekçi ve samimi anlatımınızla mükemmel olmuş.. Bu satırları okuyunca sizi ne kadar iyi anladığımı hissettim.Çocukluğunuzda yaşadığınız ve sizde çok derin izler bırakan bir dönemi unutmanız mümkün değil..Benim hala yaşadığım ev ve içine sakladığımı düşündüğüm ardiye odası rüyalarıma girer ve ağlayarak uyanırım.Bunları sizinle bugün konuştuk..Hatta kolej öğrencilerimle kısa metraj bir film çalışması yapmama neden oldu bu özlem,size mutlaka ulaştıracağım o filmi..Çocuklarınıza anlattığınız bir masal değildi,tamamen gerçekti ama çocukken bunu algılama ile olgunlaştıktan sonraki algılama çok farklıdır bence..bilmem size olur mu bu;çocukluğunuzla ilgili anılarınızı veya o ortama ait birşeyleri anarken veya anlatırken diğerlerinin anlıyamayacağı veya onlara anlatmada güçlük çekeceğiniz bir KOKU ,bir RENK ( sarı saman rengi, yaz kokusu v.s) hissedersiniz..demek istediğim,cocukken bunları birebir yaşarsınız, aradan zaman geçip de hatırladığınızda veya oraya gittiğinizde o anılara birşeyler ekleyerek gidersiniz..artık herşey eskisi gibi değildir ama siz onları eskisi gibi hatırlamak istersiniz..oysa zaman da onlara birşeyler katmıştır..Hiç kimse sizin hissettiğiniz, sizin algıladığınız gibi algılayamaz..onları diğerlerine aktarmak o kadar da kolay değil..Çünkü onları siz yaşadınız, onlardan sizin hissettiklerinizin aynısını yaşamalarını bekleyemezsiniz..Baksanıza siz bile yabancı olmuşsunuz bazı şeylere; yollar kısalmış, evler küçülmüş..! 
Serdar hocam elinize ve yüreğinize sağlık.. 
leyla biçer
Ziyaretçi
 
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
3. 01-02-2008 17:05
 
1962 öncesi İskele
1962 de iskeleden ingiltereye deniz yoluyla, vapurla geldik ve fakirlikten dolayi bir daha donememistim.Kismet degilmis.bu gun rastgele sizin sitenize girdim ve oldukca cocuklugumu hatirladim .Sag olun rahmetli babam beni 6 yasindayken makinist ahmedin yanina cirak koymustu amman da sokak cocugu olmayalim diye ,12 yasima kadar her tatilimi calisarak gecirdim son calistigim yer bakkal rifatin yanindaydim. kucuk bir hatirami anlatmadan gecemiyecegim.Bir gun rifat dayi sen dukkanda kal ben tuzlaya gidecegim dedi ogleidi ,aciktiysan bir seyler ye dedi .Benda 1 kalip hellim ,1 de kucuk ekmek alip2 kasa vergo uzumlerin arasina oturdum ha babam yiyorum aradan ne kadar gecti bilmem ,arkadanyuzume biir tokat atildi oturdugum yerde en az 1 ayak yukari firladim baktim rifat dayi aglayarak neoldu usta dedim? uzumleri mahvettin nasil satarim ben bunlari dedi ve ben ozur diledim fakat evde ne anneme neda babama bir sey soyleyemezdim cunku soylersam birda onlardan dayak yeyebilirdim .rahmetli babam beni ustaya goturdugunde eti senin kemigi benim derdi. bu nedenlerle cocuklugmu cok ozlemedim fakat gecmilerimizi rahmetle anarim oyle bilirlerdi oyle yasarlardi.hatirladigim ismlerden kara huseyin ,kara mustafa kemalkizil,halil osman pirlama ,tezek mismil miskincikler,zumbur,uzunlarin kemal hoca ,hocacik,abuzetler temel izci baskani ibrahim kasim birisiklar,ra fadil,bautsa mahhalesindeki o guzel insanlar oshbetler ,o kavgalar ve ertesi gun hic birsey olmamis gibi barismalar,galafaca carpismasini baslatan arife hanim ve kara mehmedin kezban abla ,mehter takimlarinin iskeleye geldigi gun kucuk iskelebasinin yaninda yapilan gosteriler neyse epey uzattim okuyucularinizdan ozur dilerim ve size bu siteyi kurdugunuz icin kendi sahsima tesekkur ederim. 
 
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır  
 
 
Ziyaretçi
 
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
4. 03-03-2008 18:34
 
Aslında Yaşananlar Filim gibi...
Sevgili Serdar, 
Siten harika olmuş.Kıbrıs olaylarını ve etkilerini bu derecede halk diliyle sade ve gerçekci anlatımını daha önce hiç okumamıştım.  
Yaşananlar mutlaka tüm dünyaya kitap olarak, film olarak yani daha etkin bir şekilde duyurulabilmeli, savaşın vahşiliği ve nedenleri sergilenmeli.Aynı acıları Rumlardan da çeken olduğuna göre siteni Rumca ve Ingilizce olarak da geliştirebilirsen daha çok katılımcı olacaktır diye düşünüyorum. Sevgi ve saygılarımla 
Ahmet Ataoğlu-Türkiye
Kayıtlı
 
5. 11-09-2008 10:11
 
Anılar: Diş fabrikası ve Sinema
Bıraz uzun olacak ama yazdıgın gıbı yagmalanan dıs fabrıkası ılgılı bır anımızı da anlatmak ıstıyorum. 5-6 yaslarında ıdık ve evımız dış fabrıkasının yanında ıdı. yahudıyı kızdırmak bıze oyle keyıf verırdı sorma. Parcalanmıs tellerın arasında fabrıka bahcesıne gırer ustune ustluk bırde koro halınde cocuklar hep beraber bagırırız Yahudının bahcesıne gırdıkya dıye arkadanyahudı elınde sopa ıle bızı kovalar parcalanmıs teller den cıkarkende ustumuz basımız yırtılır. Eve gıdınce de ayrı bır papara. Buna ragmen fabrıka yagmalanırken bızım evın verandasına oturup cocuklar hepımız cok uzulmustuk. Dısler sokaklarda cocuklar mılyarlık dıslerle oyun oynuyorduk. Sebebını bılmıyorum ama cok yazık olmustu. Bır de cennet sıneması ıle ılgılı anım var.Komsumuz Salih Gagga'nın hanımı Hayrıye teyze Zekı Müren hastası esı sınema parası vermez, cunku cok ıcer sarhos olurdu ıyı hatırlıyorum.Hayrıye teyze uzgun Zekı Muren fılmı bıtıyor dıye annem Hayrıye hanım benımkılerıde sınemaya goturursen ucretı ben oderım dedı o da olur deyıp 5 cocuk onun 6 cocuk bız sınemaya gıttık . Tek bılet alındı. İcerıye gırerken kontrol eden amca adını hatırlamıyorum be Hayrıye hanım bu 5 arapcık senın ya ötekıler kımın dıye saka yaptı onlar baskasından deyıp sakaya saka ıle cevap verdı. Amac Zekı Murenı seyretmek her turlu numara var neyse gecın bakalım dedıler ve tek sıra bıze aıt fılmı seyrettık o gunden sonra orta okula gıdene kadar Hayrıye teyze her hafta sonu bızı hepımızı sınemaya tek bıletle goturdu. Kontrol eden amca her sefer takılırdı ama bız o fılımlerı ızlerdık cok da guzel olurdu. Yazmakla anılar bitmez.İster oku gül, istersen yayınla canım kardesım. Yine diyorum o günler her şeye ragmen güzeldi...Gül Hayrettin- Ankara 
Email: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Ziyaretçi
 
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >