|
Sevgül Uludağ "Desteban" diye bilinen Halil Ziya, köyünden çıkarak Larnaka'ya zerzavat götürmek isterken, 17 Mayıs 1964'de "kayıp" olmuş... Nurten Öztürk, şimdi babasını arıyor...Menevi köyünde doğan Nurten Öztürk'ün kayıp babası Halil Ziya, Softalar köyünden... Babası kaybolduktan sonra Menevi köyünden Mormenekşe köyüne göç etmişler... 1974'de Mormenekşe köyünden toplanıp otobüsle Çite köyüne götürülen ve aralarında abisi Cemal'inde olduğu erkekleri katliamdan köyün rum muhtarı ile papazı kurtarırken, Larnaka'da mücahit olan diğer abisi Hasan ise esir alındıktan sonra hastalanıyor ve bakımsızlıktan Larnaka Hastahenesinde hayatını kaybediyor... Bir yanda kurtarılan diğer yanda ölüme terkedilen kardeşler...Kurtulan kardeş Cemal Balses ise bir süre sonra kansere yenik düşüyor...
Sevgül Uludağ Nurten Öztürk, 1951 doğumlu... Babasının adı Halil Ziya, annesinin ise Nazime Halil... Halen Halil Ziya kayıp... "Desteban" diye bilinen Halil Ziya, köyünden çıkarak Larnaka'ya zerzavat götürmek isterken, "kayıp" olmuş... Nurten Öztürk, şimdi babasını arıyor... Menevi köyünde doğan Nurten Öztürk'ün kayıp babası Halil Ziya, Softalar köyünden...
Onunla röportajımız şöyle: SORU: Softalar karma bir köy müydü? NURTEN ÖZTÜRK: Hayır, Türk köyüydü... Ancak Menevi, Rum köyüydü, biz sadece üç aileydik Menevi'de... Biz yedi kardeştik, ben yedinci kardeştim... Altı oğlan bir kız... Annem te beni etsin, doğurmaya devam etti! SORU: Demek, kızı bulmak için doğururdu!... NURTEN ÖZTÜRK: Evet!... SORU: Neyle uğraşırdı babanız? NURTEN ÖZTÜRK: İlk destebandı, sonra polişman olduydu İngilizler'e, sonra 1960'ta çıktı, İngilizler bir yekün paracık verdiydi... Desteban da hükümetin görevlendirdiği kişilerdi - ovaları gezer, zarar ziyan yapan çobanlara ceza yazarlardı... Birbirinin malına girenleri, hayvanları tutarlardı... Devlet işiydi... Sonra polişman olduydu İngiliz'e. Sonra çıktı. Verdiler kendine bir yekün para ve bir makine aldı. Su motoru aldıydı yani, kuyu çıkarttık ve bahçe kurduydu. Bahçemiz vardı bu Bahçalar köyünün (Larnaka Pervolia'sı) tarafında - bahçecilik yapardı... Ben çocuktum, ben da giderdim, hep böyle işlerdik... SORU: Ne ekerdi o zaman? Ne hatırlarsınız? NURTEN ÖZTÜRK: Enginar, mulihiya, dirifil ekerdik tavşanlara... Böğrülce, bamya... Ben da toplardım bamya çocukken... Karpuz-kavun, pratsa... Golyandro, bakla, herşey ekerdi... Oydu artık geçincemiz. Sonra gider satın da alırdı, sebze-meyve... Götürürdü İskele'ye da satardı... SORU: Larnaka'ya götürürdü yani... NURTEN ÖZTÜRK: Evet... Götürürdü kapalı çarşıya... Lefkoşa çarşısına kadar götürürdü, sonra İskele'ye döndüydü. SORU: Arabacığı vardı herhalde... NURTEN ÖZTÜRK: Evet... İngiliz'den aldıydı, değişik bir modeldir, resmi var... Üstü açılır da yazlık da olurdu ama biz açmazdık - üstünde muşamması vardı... SORU: Babanız 64'te kayboldu... NURTEN ÖZTÜRK: Babam 17 Mayıs 1964'te kayboldu... Cuma gün, benden üç yaş büyük kardeşim vardı Şener, 15 yaşında, onunla gittilerdi, Bahçalar köyüne zerzavat almaya... Onlara EOKA'cılar haber verdiydi, "Bu adam geldiğinde zerzavat vermeyin, dönüp kaçsın" diye... Ve kıssınlar öldürsünler... O gün pusu kurmuşlar ama biraz içeri kurdular, ovaların içine... Kardeşim sürerdi arabayı, süratli sürerdi... Babam dermiş "Yavaş sür oğlum..." O da dermiş "Evimize gidelim bir saat evvel..." Ama "Gördüm" der kardeşim, "Adamlar ellerinde silahlar koşarlardı ovada yola doğru, ben bastım gaza, geçtik o dengi.." Çıbık kurarlar zannetmiş... İki gün sonra babam - Pazar günü - gene gittiğinde kardeşim gene istedi. "Yok" dedi babam, "sen evde kal bugün..." O gün çıktı, ikibuçuk-üç suları... SORU: Nereye gittiydi? NURTEN ÖZTÜRK: Boş kasalar vardı arabada, gitti... Onları zerzavat doldurur da gelirdi... Gitti o boş kasalarla, gezdi bütün bahçeleri, gene vermediler, "Yoktur" derlerdi. Halbuki her zaman verirlerdi - emir aldıkları için korktular. Döndü, bu defa, o yolu gelirken, ormancık gibi bir yer vardı, orada çıkmışlar önüne... Bu geçmeye çabaladı, ateş etmişler.. Galiba bir yerinden vuruldu çünkü arabanın durduğu yerde, kapının yanında kan sızarmış yukardan. Arabanın vitesini bile çıkarmadan içinden durmuş, kendisi sönmüş araba... Aldılar, gittiler ormanın içine, kurşuna dizsinler... Bir adam bulundu, o da muhtarın oğlu, 18 yaşlarında, Çite muhtarının oğlu... Geçmiş önlerine, demiş "Napıyorsunuz? Bu adam yavaş bir adamdır, çok fakir biri..." Demişler "Bak, silah dolu kasaların içi arabasında... Git da gör!" O arabaya bakmaya gittiğinde, bu yandan babamı vurmuşlar. Baktı arabaya, kasalar da boş! E artık bir şey yapamadı... Rahmetlik abim Cemal, tanırdı bu Çite köyünün muhtarının oğlunu - adı galiba Panayi Kosti'ydi - baba oğul, birinin adı Kosti Panayi, ötekinin da Panayi Kosti idi... SORU: O, engellemeye çalıştı yani... NURTEN ÖZTÜRK: Evet... Sonradan, on sene sonra, o muhtar oldu Çite'ye... SORU: Sonra hiç konuştu muydunuz onunla? NURTEN ÖZTÜRK: Onunla abimlerim konuşurmuş... Engelleyemedi, "Yaşım da küçüktü" demiş, dinlemediler kendini... Ondan sonra babam çok tepinmiş, öldürücü yerden almadığı için yarayı... Çukur çıkmış, kan dolmuş... Ondan sonra baktık, kaş kararıyor, ben devamlı o geldiği yola bakarım... Devamlı, hiç kaçmadım... Kaş kararıyor, meydanda yok. Abim dedi "Gideyim alayım bir iki tane Rum arkadaş..." Köylüyük tabii... "Da gidelim bakalım o gittiği yere, o Bahçalar köyüne gidelim..." dedi... SORU: Köyde ilişkileriniz nasıldı? NURTEN ÖZTÜRK: Çok iyiydi, çok iyi... Sadece bir adam vardı Tohli adında, o habervermiş EOKA'cılara, babam mücahitlere ekmek taşırdı diye... Taşırdı, alırlardı köy bakkalından, mesela abim 5 tane, babam 7 tane, bir tane İsmail vardı, o alırdı 7-8 tane, hep onları kasaların altına saklardı ve mücahitlere taşırdı İskele'ye... O Tohli demiş "Siz beklersiniz İskele düşsün? Bu, bunun içinde ekmek taşır, yemeklik taşır mücahitlere" demiş. EOKA'cıları kışkırttı yani... O gün gideceğini, Cuma gün da o bildirmiş, Pazar gün da o bildirmiş... Telefon açarmış... O öldürttü yani, Tofli, bizim köylümüz... Hem da babamın çoban arkadaşıydı, zamanında hep beraber çobancılık yaparlardı... Abim buldu birkaç tane Rum arkadaşını, çıktı, giderken baktılar araba durur... Bakar, kan izi... Araba tam Pervolya köyünün çıkışındaydı, bizim köye doğru... Yürümüş ormana doğru abim... Meğer ormanın içinde beklerlermiş, ölmüş babam ve beklerlermiş kaş kararsın da götürecekler gömsünler... Abimi içinden bir ses engellemiş, "Nere? Girme ormana! Dön geri!" demiş... Abim girmemiş ormana... "Tam ormanın yanına yanaştım, o sesi duyunca adımlarım durdu, irkildim kendi kendime, döndüm geri" der... Urumcuklar tam korkmuş, "Biz gidemeyik bu karanlıkta ormana" demişler. Korkaktır da biraz Rum kısmı... Ertesi gün EOKA'cılar haber etmiş... "Falan falan" demiş, "oğluynan geldiniz, ormanın içine gireydiniz, hepsinizi öldürecektik ve bir daha da yardım edersanız, sizi öldüreceyik" demişler, haber vermişler o Rumlar'a... Çünkü tanırlar, etraf köyün katilleriydi bu adamlar da... Sabah abim "Gidelim gene, bakalım" demiş. Rumcuklar, "Gidemeyik, geceden bize haber geldi, böyle böyle, öldürecekler bizi da" demişler. Abim da gitti, Hala Sultan'ın yanında İngiliz askerlerinin kampı vardı, Birleşmiş Milletler'in... Komutana çıktı, yardım istedi, üç-dört gün komutan kurt köpekleriyle gezdi... Gezdiler yani, cip ile... O öldürdükleri çukuru buldular, koca çukur kan dolu... Adam hayret etmiş "Sanki boğa bazlandı burada" demiş... O kadar çok kan... Çünkü öldürücü yerinden değildi ve çok tepinmiş, ta ölsün... Çukur çıktı, kan doldu... Komutan şaşmış kalmış o hale... Şapkasını buldular, koklatırlar köpeğe, köpek gider gider, yola çıkar, koşar. Yolun içinde galiba araba vardı, koydular arabaya - torbanın içine koydular ama - çünkü sürüklediklerinde torba izi varmış. Gider köpek, izi kaybeder. Çünkü arabaya koydular. Üç gün gitti o asker, komutan da, üç gün aradılar. Aynı yere gider köpek, aynı yerde kokuyu kaybeder, deli gibi koşar... "Bulamayık" demiş, "çünkü koydular gittiler arabanın arkasına..." Dört yıl sonra bir adam gitmiş kum alsın kepçesiynan ve çıkmış. Hiç da çürümemiş, çünkü kumda çürümezmiş insan. Panayiyasına çağırmış Rum, nedir bu diye! SORU: Nereden çıkmış yani? NURTEN ÖZTÜRK: Deniz kenarına gömmüşler kendini... Rum gitti da kazdı şiroynan, kum alsın diye ve öyle çıktı... O gün tarlalar sert, nere gömsünler? Kumları kazmışlar derin da gömdüler. Şirocu tarlayı kazmış, gömmüş, gitmiş köyde "Bir ceset çıktı kumların içinden" diye. "Sakın söyleme" demişler "da Türk cesedidir o, Halil'in cesedidir" demişler kendine, "sonra EOKA'cılar seni da öldürür..." Gene el altından bize haber ettiler, gidip bulalım. E nere gideceyik? Zaten harp zamanı... Gidemeyik o taraflara, Rum köyü... Tarlaya gömdü adam... SORU: Kazdığı yer neresiydi? NURTEN ÖZTÜRK: Gene Bahçalar'a (Pervolya'ya) yakın... O bölgeye yakındı... SORU: Ondan sonra babanızın kaybolduğunu anladınız... NURTEN ÖZTÜRK: Üç gün kaldık o köyde, annem devamlı ağlar bönürür - ciralar başına su koyarlar, kolonya koyarlar... Yani hep onlar da beraber, bizimnan... Üç-dört günden sonra abim dedi "Olmaz, toparlanalım kaçalım... Bakan EOKA'cılar gelir adam toplar, bizi da öldürür..." Zaten üç aileydik, diğer ailenin damadı İskeleli'ydi, geldi aldı kaynanasını, kaynatasını, taşıdı. Osman Dayı ve Fatma Hanım yani, kaçtılar... Biz da üç-dört gün sonra yükledik eşyaları, abim da, diğer evli olan abim da... Bir kamyon ne sığacaktı? Çoğu kaldı... Aldık, gittik Mormenekşe köyüne göçmen... SORU: Mormenekşe'de kim vardı? NURTEN ÖZTÜRK: Abim Cemal'ın (Balses) nikahlısı Mormenekşeli'ydi, Rahme Hüseyin... Biz da o köye gittik... Gittik oturduk işte Mormenekşe'de, bir eski ev verdiler bize, Yahya Dayı'nın... Köyün zenginiymiş o, kaçmış seneler önce ve ev eskidi. Mücahitler hanayda mevzi yaptıydı, bize da alt odasını verdiler, kaldık orada... SORU: Mallarınız ne oldu? NURTEN ÖZTÜRK: Hep kaldı orada, Rumlar tutar... Yolları değiştiler hep diye, gittim da bulamadım! Yollar açıldığında gittim, yol uzun gider ve tarlalardan döner girerdin... Hiç bulamadım, döndüm geri. Başka tarlalarımız daha vardı, evler yapmışlar göçmenlere. Evimize gene köyün cirası, Yunanlı'dır kocası, o gitti oturdu... Avlumuzu aldı Rum devleti, istimlak ettiler, çok geniş bir yol yaptılar... SORU: Ondan sonra nasıl geçindiniz? NURTEN ÖZTÜRK: Ondan sonra annem işe çıktı. Burçak yolardı köylülere, gündelik alırdı. Mücahit olduydu abim, Şener da köyden kaçtığımız gün 16 yaşına girerdi, o da mücahit olduydu. Ondan sonra koştuk oraya buraya, başladıydı şehit maaşı. 7-8 ay bir sıkıntı çektiydik, sonra yazdılardı bizi, şehit maaşı alırdı annem, Türkiye'den da yardımlar gelirdi - mercimek, pirinç, Sana yağı, bir şeyler verilirdi... Onlarnan idare ederdik, pişirirdik onları. SORU: Peki hiç anneniz inandı mı ki öldürüldü yoksa bekler miydi? NURTEN ÖZTÜRK: Beklerdi... Hiç okutmadı, demedi hiç... Son artık yaşlandığında, "Yaşasa da, 54 yaşındaydı kaybolduğunda... Bu kadar zaman da kalmaz artık" dedi. Senelerce hiç okutmadı... SORU: Siz ne yaptınız ondan sonra? NURTEN ÖZTÜRK: Ben evde hep anneme bakardım - devamlı hasta... Bayılırdı... Annemin hep ağladığını hatırlarım, devamlı ağlardı... Bulli kaynatsa "Vay gocam bunu mezecik yapardı, taşlıcığıynan, ciğerciğiynan" derdi, bir ağlama... Biz evde üç kardeş kaldıydık, babam keserdi ufacık ufacık bunları, bizim ağzımıza da sokardı, annemin da... Babam her gece bir konyacık içerdi, kışta da şarap... Kaybolduğunda, dolu kaldı şarap şişesi da... O mezecikleri bizim ağzımıza koyardı, sonra kendi da başlardı... Tavuk parçaları koyardı ağzımıza. O yüzden annem tavuk kaynatacağında evde, yas vardı... Senelernan ağladı annem, altı sene var öleli, hemen hemen her gün ağladı... Sonra 74'te diğer oğlu öldü... 1931 doğumlu, en büyüğümüz Hasan'dı, Larnaka çarpışmalarında öldü. Öldüğünde 42 yaşındaydı... Savaşırlardı ve biz da köyden görürdük, güm güm atılır bombalar... İskele aydınlanırdı böyle havan toplarından, bombalardan... 20 Temmuz'da yani... Paralı mücahitlik yapardı, hanımı da bizim köydeydi, gelirdi. Motoru vardı Honda, büyük... O da kayboldu... İskele düştüğünde Rumlar hep topladılar, motor da gitti. Şapkası da büyük, yeni, güzeldi... Esir aldıklarında koydular kendilerini açık bir alana... Tuzlu sardella vermişler esirlere, bunlar da aç. O sıcağın içinde yiyen oldu, bu da yedi. Üstüne da suyu içinca, düşmüş yere... 21'inde düşmüş galiba, bir gün kalmış o sıcak yerde. İskele düştüğünde komutanları demiş "Koşun evlere, sivil giyinin, mücahit urubalı yakalanmayasınız..." Hepsi Türk evlerine koştu, kadınlar kocalarının urubalarını verdi mücahitlere. Her çıkan sivil teslim oldu ama Urum anlamaz? Hep genç adamlar, sivil teslim... Asker nerede? Mücahit urubalılar nerede? Hepsini topladı götürdü, çünkü anladı, hep bunlar mücahitti. Hasan abim yere düşmüş, sancı sancı, kıvrılırmış. Aldılar götürdüler kendini Rum hastanesine... Meğerisam o korkudan, bunda bağırsak düğümlenmesi olmuş ve tuzlu sardellayı yediğinde da sıktı. Ameliyata alınsa geçirecek, etmedi doktor. Doktor Karpazidis'ti bu... İngiliz doktor, "Ameliyat edelim, kurtaralım" demiş ama "Bunların ölmesi gerek" demiş Karpazidis. SORU: Bunu kim anlattıydı size? NURTEN ÖZTÜRK: Kendisi. Giderdilar ziyaretine da söylerdi, "Etmezler beni ameliyat" derdi. Annem o doktora giderdi, "Ay oğlum" derdi... "Üzülme abla" derdi, "bakarık biz ona, iğne yaparık" derdi. Hiçbir şey da yiyemezdi. 7 gün direndi, aç... Bir hortum burnunda, midesinde. Ne yemek, ne su... Bağırsaklar düğümlendi ya, karın geldi geldi şişti, asıl davul kadar olmuş... Bir haftadan sonra annem her gün gider gelir, "Verin götürelim bizim doktorlara, Lefkoşa'ya" dermiş. "Üzülmeyin, geçirecek" derdi doktor. Annem yaşlı kadın, bir gün beş defa indi çıktı basamaklarını hastanenin, doktorun peşinde, yalvararak... Bırakmadılar Lefkoşa'ya götürülsün. Ölmeden bir gün evvel, "Seni yarın Türk kesimine vereceyik 2'de" dediler. Annem ve yengem de gitti beklerdi... "Çekilin kenara" demişler, çekmişler perdeleri, bir iğne yapmışlar... "Yarın seni bu saat Türk kesimine vereceyik" demişler. Açtılar perdeleri, geçtiler yana... Annem ve yengem baktı, pembeli bir şey... Burnundan gelmiş galiba, annem silermiş... Pembe pembe... Annem kaynattı ve çıkmadı lekeleri... Hali kalmamış artık abimin, "Söylediler bana, yarın beni Türk tarafına verecekler, verirkenden beni götürün doktora, Lefkoşa Hastanesi'ne" demiş. "Götüreceyik, ne seni böyle bırakacayık?" demiş annem da, yengem da. Ertesi gün o saate gene gitti bunlar - konuşa konuşa "Bir şey oluyorum, bir şey oluyorum" dedi, başı yan düştü, teslim oldu, tam saat 2'de. Yanında da yaralı balıkçı Kemal yatırmış. "Vurun yüzüne da açlıktandır, bir haftadır bir şey yemedi" dermiş. O kadar vurdular yüzüne, kalkmadı. Hade hemşireler koştu geldi, çıkın çıkın, kattılar, aşağı indirdiler... İndiler bunlar aşağıda otururlar, yukarıda doktor ve Rum askerleri da silahlı beklerdi yaralıları... Annem da derdi kendilerine "Siz silahlı adamlar bu yaralıları, hastaları ne beklersiniz?" "Bize böyle emrederler abla" derlermiş. "Bunlar size ne yapacak?" dermiş annem. "Bir da baktık" der annem, "ambulans geldi durdu..." Türk tarafından ambulanstı bu - Özkan Bey vardı, indi aşağı, dolanır... Annem "Nermin" dermiş gelinine, "galiba Hasan bir şey oldu da geldi ambulans..." Yukarıda balkonda duran Rum askerlerine annem "Noldu oğlum?" demiş, "İyidir, ayıldı abla, kalkın gidin evinize" demiş... Beklerlermiş bunlar kaçsın da ambulansa koysunlar, götürsünler, gömsün kendini Türkler. Da vermezler ailesine biz gömelim! Annem da "Hade kalk kaçalım, madem eyidir, yarın gene gelirik" demiş. Kalktılar, kaçtılar... Onlar aldılar gittiler Türk mezarlığına, gömen adam "Silahlarla beklediler bizi, bir diz boyu bile kazamadık" demiş "da örttük üstünü..." Ertesi gün gitti annem, bakar yok! Bağır bağır! "O dünden öldü da götürdüler gömdüler" demiş Rumlar, "Hastaneci Özkan'a gidin da o bilir yerini" demişler. Giderler, bulurlar kendini, "E götürdük gömdük" der adam. "Ay oğlum bilmezdin, ben oraşta zaten otururdum? İndin sen, dolanın, ne demedin?" "E bize öyle emir verildi, söylemeylim" demiş. "Hatta silahla beklediler da biz gömdük" demiş. Sonra sorduk, gittik, yerini öğrendik..Bu defa annem hiç teselli edilemezdi. Her gün hastaydı, sinirleri bozulduydu, sinir hapı içerdi. Can sıkısı... Neler çektik... Ne gençliğimi yaşadım, ne yeni evliliğimi. Hep marazlarnan, ağlamalarnan... SORU: Bugün gittiniz, kan verdiniz... NURTEN ÖZTÜRK: Gittim... Daha önce da Rum tarafında verdiydim kan, bulunursa diye... SORU: Rum tarafındaki Kayıplar Komitesi ne dedi size? NURTEN ÖZTÜRK: "Gittik, soruşturduk, katillerin adını hep öğrendik" dedi... Onları vermedi, kendi dosyasındaydı... Dedektif filmlerinde görürük ya? Açtı çekmeceyi 3-4 dosya vardı, dördüncüsü babamınkiydi. Aldı eline, "Hep bunun içindedir köyden aldığım bilgiler" dedi. "Ve bütün köylüler, sizi övdü, o katillere sövdü, beddualar ettiler, ağladı insanlar... Babanın ne kadar balligari yani iyi olduğunu söylediler, o kadar bir ağladılar ki inanamadım, bir köy bir Türk ailesini bu kadar sevsin..." dedi... "Bir Türk ailesi bu kadar sevilsin bir Rum köyünde, şaştım kaldım" dedi. "Hiç üzülme, bulacayık" dedi. Babamı çok övmüşler, "İyi, balligari bir adamdı, oğulları da çok yavaş insandılar" demişler... Şaşmış adam ki biz hala daha sevilen kişiyik, 40 sene geçti aradan... "40 seneden sonra, sizi hala daha çok sever köylüleriniz" der... SORU: Ondan sonra siz gittiniz mi o köye? NURTEN ÖZTÜRK: Gittik ya!... Bulduk insanları, çok iyi karşıladılar bizi... Kahveye indik, Rum köyüydü ya köyümüz, abilerim Menevi futbol takımında oynardılar, Menevi kahvesinde fotoğrafları var Rum arkadaşlarıynan, büyüttüler bu resimleri, hep camlı... 58'lerdenmiş... Ben çocuktum. Hep o fotoğraflar kahvede - kahveciye Gukko derler, her gelene gösterir onları Gukko!... Her giden Türkler'e gösterir! Gittik evimize da, evde oturan köylümüzdür. Yanındaki ev da abimindi, komşunun kızı evlendi içine... "İsmail'in evidir burası" der, girdik orada kahve içtik... O da dedi yani, "Sizin bu yanda 3-4 tane tarlacık varıdı, hükümet göçmen evi yaptı içine, göçmenleri oturttu" dedi. Kahveciye sordum o bahçeyi, "Göçmenler sıraynan işletir" dedi... "İki sene biri işletir, iki sene diğeri" dedi. Yani vermemişler koçanı... Dörtyollu'ymuş damadı, Tapu Dairesi'ndeymiş, "İstersan bir gün gel, damadım sana bakar, gezer, gösterir, tarlalarınızı, bahçenizi gezer da buluruk" dedi... Çok şey çektik... SORU: İnşallah bulunur babanız... NURTEN ÖZTÜRK: İnşallah, da gömerim annemin yanına... SORU: Şimdi nerede yaşarsınız? NURTEN ÖZTÜRK: Mormenekşe'de burada, Limya'ydı adı, Mormenekşe koydular. Aysergi'ye yakın... SORU: Anneniz orada mı gömülüdür? NURTEN ÖZTÜRK: Evet...Orada gömülüdür... Yanında boş yer var, bulunursa, biri gömülmeden bari gömelim... Gömüldü biraz daha o yanda ama asıl bir mezarlık yeri kaldı boş... İnşallah da bulunur... Babam kaybolduktan sonra annem hep bana yangılandı... Bir yere yürüsem, yürütmezdi, neredesin, gel... Sokağa dahi çıkartmazdı. Bir bir evlendi diğerleri da çıktı, biz ana-kız artık ömür boyu beraberdik... Bu yannı geçtik, evlendim, annemnan aynı yerdeydim hep böyle... Ta ölsün, yanımdan hiç kaçmadı... SORU: Anneniz ta sizi bulsun, kaç tane doğurdu!... NURTEN ÖZTÜRK: Ya!... Ben Menevi'de şu doğdum, Türkçe'ynan Rumca'yı hep birden öğrendim. Hatırlamam Rumca'yı ne zaman öğrendim çünkü anadili gibi, iki dili birden, bilerek büyüdüm - kendimi bildiğimde, iki dili birden bilirdim... SORU: Ne güzel!... NURTEN ÖZTÜRK: Çünkü hepsi ciraydı diye, götürürdü beni annem yanında, zeytin toplamaya, üzüm kesmeye... Bakıcı yoktu, abim işlerdi... Götürürdü beni beraberinde, küçücük... Ciraların konuşmasını duy duy öğrendiydim ben da Rumca'yı... SORU: Babanızı köylünüz Tohli ihbar ettiydi dediniz. Sonra ne oldu o adama? NURTEN ÖZTÜRK: Babamı bizim köyümüzden Tohli ihbar ettiydi, mücahitlere ekmek götürür diye... Başka Rum köylüler da söylediydi bize ki babamı Tohli ihbar etti. Ondan sonra annem yatır kalkar beddua ederdi, "Kim yaptıysa felç olsun, nüzül olsun, etleri erisin, yatak yesin etlerini, kemik gitsin mezara!" diye. Tohli, tam bir sene sonra felç oldu, çocuk gibi kaldı... Devamlı ağlardı çocuk gibi, yedirirsan yerdi. Kakasını üstüne başına ederdi. Annemnan rahmetlik Cemal abim gitti gördü kendini... Bunları görünca ağlardı, kim bilir biraz galiba hissetti bir şey... "Ağzından böyle yemekler dökülürdü yere, eğilirdi, yemekleri alır topraklı topraklı, ağzına sokardı" derdi annem. Çocuklaştıydı ve öldü gitti... Kemik öldü... Hatta ciralar dedi anneme "Nazime Hanım, yaptığın bedduayı nasıl yaptıysan, öyle buldu! Tam yaptığın beddua gibi buldu! Ettiğin beddua tam tuttu!..." O zaman babam kaybolduğunda Tohli'nin karısı Maria, bizim köydeki Türk kadınlarına, Mormenekşe'de, "Çıkın Amber Hanım dışarı, çıkın, korkmayın... Onu şu isterdik, yaptık... Size bir şey yoktur, çıkın Amber Hanım da korkmayın. Biz istediğimizi yaptık, çıkın dışarı, korkmayın, size bir şey yapmaycayık..." dermiş. O Amber Hanım'ın oğlunu da 21 Aralık'ta şehit ettilerdi, tam 22 yaşının üstünde... Aralık'ta çıktı ya harp, ovada mantar bulurlardı, birkaç Türk... Ve bu oğlan da onlarla beraberdi. Mormenekşe destebanıydı bu oğlan, 22 yaşında. Adı Mehmet Salih'ti ama biz Salih derdik kısacası... Bisikletinin lastiği patlamış, Rum polisi görmüşler, cip gelir üstlerine doğru. Salih'in yanındakiler "Be, saklanalım" demişler, bir tanesi da Özdemir Dayı - Londra'ya kaçtı o adam, korkusundan... Demiş bu da "Yok be, polistir gelen, yardım isteycem, benim tekerlek patladı, atsınlar beni köye kadar..." Öbürleri saklandı ama Salih yürüdü cipe doğru. Onlar saklandığı yerden gördüler, bu üstlerine gülerek gidermiş böyle, tam gülerkana taradılar kendini, kaldı oraşta ölüsü... Bisikletini sürerek gidermiş, gülerek, desin ki "Patladı bu bisikletin lastiği, atın bizi köye..." Vurdular kendini, kaldı... O insanlar, saklı olanlar şok oldu! Geldiler köye, koştur, koştur, dilleri tutulmuş ta anlatsınlar ne oldu... Birkaç gün sonra, bir tanesi, Ricelya'da (Dikelya'da) işlerdi, korktu, aldı çocuklarını ve kaçtı hemen. Yani yılbaşı olmadan kaçtı Londra'ya hemen Özdemir Dayı. Seneler etti gelsin... Şimdi bizim köyde, Mormenekşe'dedir... SORU: O Rum polisleri tanırlar mıydı? NURTEN ÖZTÜRK: Çite'nin polisi... Gelirlerdi bizim köye devriye da tanırlardı ya... Vurdular oğlanı, nikahlıydı da... SORU: Başka benim sormadığım, sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı? NURTEN ÖZTÜRK: 1958'lerde şu sokak kavgaları olurdu, böyle sokak kavgalarında EOKAcılar'ı İngilizler tutar, hapse götürürdü. Larnaka'da... Babam da bekçi... Koyarlardı onu da nöbet beklerdi yanlarında. Bu EOKAcılar aç susuz... Ne ekmek, ne su... Bir iki gün geçmiş aradan, o EOKAcılar içeride bağırırlar su isterlermiş... İngiliz komutan verdirtmezmiş su, "Bırakın bunları gebersinler" dermiş, "kavga çıkarırlar..." O kaçtığı zaman babam, acımış ve maşrappa maşrappa su taşımış, vermiş, içmişler... Sonra Türk olduğunu da öğrenmişler.. "Dayı" demişler kendine, "Sen hiç üzülme, biz EOKAcıyık ama biz hiçbir zaman sana kötülük yapmayacayık... Nerede karşılaşırsak bir zaman, sen bizim iyiliğimizi görecen..." E, 64'te öldü tabii... Onlar yoktu ama gene da EOKAcılar öldürdü... Daha EOKAcılar'a su verdiydi hapishanede... Benim babamın babası da, bir zamanlar Atatürk savaşında hasta olmuş da yattı hastaneye. Softalar'dan getirdi kendini ustası da yatırdı hastaneye. İskele'nin Rum hastanesine. Onun adı da Hasan'dı, hastanede ölen abimin adı da Hasan'dı... Dedemin ustası mal sahibi, çobandı - "Nasılsın be Hasan?" demiş... "İyiyim, doktor dedi yarın çıkacakmışım" demiş. Ertesi gün gitti ustası, bulmadı. "Nerededir?", "E öldü...Tuzla mezarına gömüldü... Nenem da gider yok... Rahmetli babam da arkasında, böyle 7 yaşında... Yayan, Softalar'dan İskele'ye... Fakirlik vardı o zaman çünkü... "Oradan da gittik Tuzla'ya" der babam, "taze bir mezar gördü annem, yattı üstüne ağladı, kalktı ağladı, yattı ağladı, kalktı ağladı... Bir daha da ne gittik, ne ettik, döndük, Softalar'a gittik, o fakirliknan ne mezarlığa gittik, ne bir şey" derdi babam... Atatürk zamanında gene hastanelerde öldürürlermiş hastaları, öldü derlerdi, halbuki "İyiydi" der ustası, "bir gün evvel gittim, iyiydi" der. Çünkü Atatürk onda savaştık sonra, bunda da bunlar biraz kıstıklarını... Yani dedem da aynı, onun oğlu, torunu... Üç nesil gitti... SORU: 1974'te neler yaşadıydınız? NURTEN ÖZTÜRK: 1974'te harp çıktığında, bir iki gün köy direndi. Üçüncü gün Rumlar aracı koydu, Yunan askeri, Rum askeri geldi. Bir koca top diktiler Türk mahallesine, dediler "Ateş açmayın! Ateş açarsanız o top bütün Türk mahallesini uçuracak! Hepinizi öldürecek! Teslim olun!..." Teslim oldular, bütün silahları verdiler, götürdüler Birleşmiş Milletler'e. İlk önce okula çağırdılar kadınları, çocukları, gittik... Rum polisi konuştu, çavuş, Çite'den... "Gidin evinize, korkmayın, hiçbir şey olmayacak" dedi. "Artık bizim idaremizdesiniz" dedi, gidin evinize... Biz döndük kaçtık... İkindine doğru çağrı yapıldı, erkekler toplansın kahveye da, bu defa Rum polisi erkeklere konuşacak diye. Hep erkekler gitti... Rahmetlik o Cemal ağam da, İsmail ağam da gitti. Diğer kardeşim nikahlıydı Ötüken'deydi o da... Çıktılar gittiler, bir da baktılar, bir koca bas (otobüs) geldi. Doldurdular hep erkekleri içine kahveden, çektiler Çite'ye, damına da topu koydular. Köyün çıkışı bizim göçmen evlerinden görünürdü, "Aman anam" dedim anneme, "bas çıkar köyden! Bir da koca top üstünde!" "E galiba aldılar o topu, giderler" dedi annem da... Birazdan baktık, kadınların çığlıkları gelir, Türk kadınların, bağıran bağırana... Koşturduk kahvelere biz da, bayılanlar, ayılanlar... Erkekleri topladılar gittiler! Koşturdu bizim köyün muhtarı, bizim köyün papazı Çite'ye hemen... Mormenekşe'de Rum muhtarımızın adı Yorgi Muzuro idi. Mormenekşe köyünün papazı da Kliatti'ydi... "Korkmayın" dedi muhtarla papaz bize, "sizin erkekleri biz kurtaracayık" dedi. Gittiler Çite'ye... Çite'de da bu katil, Harrides, askerin başına komutan oldu, rütbe aldı... Türk öldürürdü, komutan oldu, rütbe aldı... Hep bu aldıkları erkekleri koydular Çite polisine.. Ondaki köyün muhtarı da şu babamı kurtarmaya çalıştığında 18-19 yaşındaydı, muhtarın oğluydu o zaman, 74'te muhtar olduydu. Bu muhtarın adı Panayi'ydi hatırladığım kadar. 64'te onun babası Çite köyünün muhtarıydı, 74'te da kendi muhtar olduydu Çite'ye... Haber aldı o da.. Onun da dedesi Türkümüş Çite'de eskiden da Türkler'e çekerdi, kayırırdı.. Çıktı geldi o da, bizim köyün papazları da hep gittiler, köyümüzün Rum muhtarı da.. "Bu Türkleri öldürmeyeceksiniz" dermiş Harrides'e... Harrides "Kurşuna dizecem" demiş. "Öldüremezsiniz" demiş adam. "Biz bunları kurtaracayık..." Bir da baktı, rahmetlik Cemal ağam arkalara saklanır, sıraya dizdiler... Harrides, "Çık re Halili" demiş, babamızın adını çağırmış kendine... "Çık re Halili önüne... Sen bir zaman bana haber ettin..." Babamın ölümünden sonra abim haber etmiş kendine, "Türk askeri gelecek adaya, seni tankın arkasına bağlayıp da sürükletecem..." diye... "Sen beni sürükleycektin tankın arkasında" demiş abime, "çık bakalım en önüne... Şimdi en önüne ben seni kurşuna dizeyim da gör!" demiş, "sürükle beni tankın arkasında! Türk askeri o yanda kaldı, gelmez ya bu yannı!" demiş. "Aman anam, napacayık?" der ağam... Sarardı, hiçbir şey yapamaz... O Çite muhtarı demiş, "Bu insanları öldürmeycen, bizim köyün içinde katliam olmaycak!" Bir hafta esir tuttular bizim köylüleri, bir hafta o muhtar, oraşta yatırdı, kalkardı, çocukları kendine ekmek getirirdi... Bizim köyün papazı giderdi, gelirdi, Rum muhtar giderdi, bakarak olurlardı... Gelirmiş o Rum askerleri, yanında işermiş Çite muhtarının yattığı yerde..."İşeme" dermiş, "istersan s.ç afeden, kaçmam buraştan! Kaçmam! Ben kaçarkandan Türkler'i öldüresiniz? Ben kaçmam!" Dibine işermiş Rum askerler, yüzüne çıngılar gidermiş, adam kaçmaz! Dedesi Türkümüş da çekermiş Türkler'e o Urumcuk... Çok iyiydi o insanlar, o aile... Bir iki tane kadın gittiler kocalarını, gençleri görsünler, sağ ve iyi olduklarına dair... Mesela yengemin teyzesi da gitti, Cemal ağamın da teyzesi sayılırdı, karısının teyzesi yani... Demiş ona Cemal ağam, "Teyze, gidin, Birleşikler'in (BM'nin) kampı var bizim Menevi köyünün yanında, yakındır o köyler, kampa bizi bildirin, bildirdiğinizde öldüremezler..." "E nasıl gideceyik?" der kadın gelir köye, ağlar! Söyler, tuttu hepsimizi birden bir ağlama!... Nasıl gideceyik?... Etrafımız Rum askeri sarılı, çıkıp da gidemen kampa, cesaret ister... Rumlar'a söylerik gizlin, onlar korkar... "Kampa gidelim görsünler bizi? Bizi da öldürsün Rumlar" derler.. Ondan sonra yavaş yavaş, bir hafta sonra, o muhtar dediğini yaptı. "Koycayık bu insanları basa, köylerine gidip indireceyik" demiş, "hiçbir şekilde dokunmayacaksınız kendilerine..." Koydular basa hep Türkler'i, getirdiler köye, göyverttiler o kahvelerin önünde. Kucaklaşan kucaklaşana! Cemal ağam da en önüne annemnan beni kucakladıydı... Ağla, ağla, ağla... Aldı çocuklarını, bir iki hafta sonra kaçtıydı köyden çünkü korktu, bakan gelir öldürürler... En evvel o kaçtıydı köyden o zaman... Ondan sonra yavaş yavaş hep aileler kaçmaya başladı. Cemal ağam 1984'te öldü, maraz maraz, babamın kayboluşunu da yaşadı diye, beyin kanseri olduydu, yaşamadı... Karısı Mormenekşeli'ydi diye, o da Mormenekşe'ye evlendiydi, kiraladılardı ev.. 64'ten sonra evlendiydiler... 74'ten sonra da bizim köye, buraya Limya'ya (kuzeydeki Mormenekşe) yerleştiler. Ötüken'deki kardeşim Şener, nikahlıydı orada. Çıktı geldi Mormenekşe'ye, bizden haber alsın, hem lambasuyu alsın da gitsin. İki gün üstüste geldi bizi görsün. Gördü Rumlar. Adamlar gitmiş, o köyü sardığında, demişler "Bu köyün lideri kimdir?" O lider olan, mücahitlerin başında, Ötükenli lider olan kaçacağında, "Şener'dir!" demiş. Bunu yakalattı! O kaçtı! Aldılar bunu, ovaya çıktılar... Şener da 24 yaşlarında, nikahlı o köye, bir senelik! Aldı kendini Rum askerleri, çıktılar ovaya, küreknan çappayı verdiler eline, kazdırdılar bir çukur kendine... Dizboyu bir çukur kazdırdılar... Tuttular kendini bir dayağa, "Söyle! Lidersin!", "Ben değilim, ben Menevili'yim, Mormenekşe'de göçmenik, anneme gider gelirdim, annem duldur onda..." Vur vurmamısın, morarttılar, kararttılar kendini... Dipçiği koyup arkaya çekerlermiş, "Bayılırdım" der, "su dökerlerdi bana da gene döverlerdi.." Son, askerlerin içinde Tersefanlı bir Rum askeri bulundu. Softalar'dan o yannı, Tersefan köyü var... "Sahidir" demiş, "bu o ağanın oğludur, Menevili'dir bu oğlancık, doğrudur söylediği, Mormenekşeli'dir, yeni nikahlıdır, nerden liderdir?" Sonradan tanımış kendini... Da kaldırdılar, oturttular, tarakla taramışlar saçını başını, üstünü silkelediler Rum askerleri. Bıraktılar kendini oracıkta yaralı, kaçtılar! Bu yavaş yavaş köye gitti, bir Volkswagen'i vardı... Nikahlısına demiş, "Ben kaçıyorum, gelecen?" Nikahlısını ve 15 tane da genç! Volkswagen'de üstüste! Kimse inanamadı! Yolda durdururmuş polisler, "Türk'ten kaçarık!" dermiş, "göçmenik!" O zaman Rumlar da kaçardı ya! Karmakarış ortalık! "Türkler'den kaçarık, Ricelya'ya (Dikelya'ya) sığınacayık" dermiş. Geldi, geçti, sığındı Lefkoşa'ya... O da öyle... 8 Haziran 2007 Yenidüzen Not: Kızı Nurten Öztürk'ün elindeki belgeye göre, annesi rahmetli Nazime Halil, Kayıplar Komitesi'ne verdiği ifadenin bir bölümünde şöyle demişti: "Bayan Nazime Halil 17 Mayıs 1964'te kocası Halil Ziya Desteban'ın kendi arabasıyla (Kayıt no: 8157) Larnaka'ya götürmek üzere zerzavat almak üzere Menevi köyünden öğleden sonra ayrılmış ve köye dönmemişti. Nazime Halil bir Kıbrıslı Rum kaynaktan, kocasının bazı Kıbrıslı Rumlar tarafından Çite köyünden geçerken kaçırıldığını öğrenmişti. Buna göre kocasını kaçıran Kıbrıslı Rumlar, Pervolya köyünün Padcha isimli papazının küçük oğlu Harrides ile büyük oğlu Andreas, Pervolya köyünün öğretmeni Antonakis Koççinios ve yine Pervolyalı Mavropullos'un en büyük oğlu İdi. İzleme: 1833
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4 |