| Niyazi Cemmedo Olayı- Eşi Nazime Cemmedo Anlatıyor |
|
|
| Cuma, 02 Kasım 2007 | ||||||||||||||||||
|
Sevgül Uludağ
"Nazime Cemmedo, inanılmaz bir kadındı... Eşi Niyazi Cemmedo, bir zamanlar TMT’nin “Vur Timi”ndeydi... Molotof kokteyli atılarak öldürülen bir Kıbrıslırum’la ilgili olarak 1958’de tutuklanmış, Rauf Denktaş onun savunmasını yapıp, onu idamdan kurtarmıştı... Cemmedolar, giderek güçleniyordu ve “Teşkilat”taki bazı insanlar, onların önünü kesmek istiyordu... Larnakalılar böyle anlatıyordu...
"1965 ylında, Temmuz ayının 10’unda, horoz güreşi veya bir çörek nedeniyle kavga eden iki kişiden biri, gidip Niyazi Cemmedo’yu bulmuş, kavga ettiği kişiyi şikayet etmiş, o da atılıp kavganın olduğu yere gitmiş, arkadaşını koruma güdüsüyle, kavgaya taraf olan B.’un üstüne yürümüştü. Kıbrıs: Anlatılmamış öyküler... Sevgül Uludağ
Niyazi Cemmedo’nun öyküsü...
Niyazi Cemedo’nun varlığından haberim yoktu – Yeni İskele’de (Trigomo) Haşim Arap’ın sevgili eşi Fatma Mercaoğluları’yla röportaja gittiğim zaman, Cemedo’yu bana o söylemişti... Niyazi Cemedo’nun eşi Nazime Cemedo da Yeni İskele’de yaşıyordu, üstelik kızı Alev’in evi, Fatma Hanım’ınkine çok yakındı. Fatma Hanım’a, “Şansımı deneyeyim, belki bana konuşur” diyerek, Alev Hanım’ın evine gittim... Annesi, torunundaydı... Alev Hanım’ın kızıyla arabaya atlayıp, torununun evine, Nazime Hanım’ı bulmaya gittik. Bizi çok iyi karşıladı... Oturup konuştuk, sonra Nazime Hanım’ın evine giderek, eşinin ve evlatçıklarının duvarlarda asılı fotoğraflarından fotoğraf çektik... Bu konuda artık giderek “uzman” olmaya başladığımı söyleyebilirim! Çünkü geçmişten kalan ancak birkaç fotoğraf bulunuyor insanların elinde ve bunlar da onlar için çok değerli. O nedenle fotoğraftan fotoğraf çekip bunları okurlarımla paylaşmaya çalışıyorum... Nazime Cemedo, inanılmaz bir kadındı... Eşi Niyazi Cemedo, bir zamanlar TMT’nin “Vur Timi”ndeydi... Molotof kokteyli atılarak öldürülen bir Kıbrıslırum’la ilgili olarak 1958’de tutuklanmış, Rauf Denktaş onun savunmasını yapıp, Cemedo’yu idamdan kurtarmıştı... Cemedolar, giderek güçleniyordu ve “Teşkilat”taki bazı insanlar, onların önünü kesmek istiyordu... Larnakalılar böyle anlatıyordu... 1965 ylında, Temmuz ayının 10’unda, horoz güreşi veya bir çörek nedeniyle kavga eden iki kişiden biri, gidip Cemedo’yu bulmuş, kavga ettiği kişiyi şikayet etmiş, Cemedo da atılıp kavganın olduğu yere gitmiş, arkadaşını koruma güdüsüyle, kavgaya taraf olan B.’un üstüne yürümüştü. Bunun üzerine B. ona silah çekmiş, bu da Cemedo’yu daha da sinirlendirmişti... B., Cemedo’ya ateş etmemiş, korkup kaçmaya başlamıştı... Cemedo da onun peşine düşmüştü... Ancak dönemin şeflerinden A. K., Cemedo’yu engellemeye çalışmış, “Boşver, bak senden korktu kaçtı, gitme!” demişti. Cemedo silahını da yanına almış, B.’nin peşinden gitmek istiyordu. A. K. ise onu engellemeye çalışıyor, “Peşinden gidersen seni vuracağım” diyordu... Cemedo, bu kez A. K.’la takışmaya girişmiş, bir anda silahlar ateş almıştı... A. K., Niyazi Cemedo’yu vurarak ağır yaralamıştı, Cemedo’nun kardeşlerinden biri de gidip A. K.’ı saklandığı yerde bıçaklamıştı... Cemedo ölmüştü... Karısına göre, “bu bir pusuydu” ve kavga da gerekçeydi... Nazime Hanım’a göre, Cemedo, ilkyardımın bulunmadığı Larnaka Hastanesi’nde ikibuçuk saat öylece bırakılmıştı. Ancak ikibuçuk saat sonra Birleşmiş Milletler gelerek onu İngiliz hastanesi BMC’ye götürmüş ancak çok geç kalındığı için yolda ölmüştü... Arkasından vurulmuştu... Nazime Hanım’a göre, arkasından vurulduğu için, ailesine kimliği ve öteki eşyaları da verilmemiş, kendisine yalnızca ayağındaki sandalın teki gönderilmişti! Larnakalılar’a göre, Cemedolar’ın gücünü kırmak için böylesi bir “kumpas” kurulmuştu... Çünkü Cemedolar güçlenmiş, çeşitli konularda kafa tutabilecek durumdaymış... Ve “karşı gelmek”, “kafa tutmak”, böylesi teşkilatlarda hiçbir zaman “rağbette” olamazdı...
Sonuçta Niyazi Cemedo ölmüş, geride Nazime Cemedo altı çocukla kalakalmıştı... Üstelik hamileydi ve 36 gün sonra yedinci çocuğunu dünyaya getirecekti...Bir insan bir defa ölür ama geride bıraktıkları hayattayken, canlıyken, dipdiriyken, tekrar tekrar ölür... Ama bir yandan da hayatta kalmak zorundadırlar... Bir düşünün: Yedi çocukla bir kadın nasıl hayatta kalabilirdi? Nazime Hanım hayata dört elle sarılmış, sürekli çalışmış, çalışmış, çalışmıştı... Çünkü evlatçıklarına bakmak, onları büyütüp yetiştirmek zorundaydı. Tarlalarda çalışmıştı, patateste, nohutta, fabrikalarda, toz fabrikasında, saçma fabrikasında, komposto fabrikasında... Çocuklarını yanına alıp Denktaş’a gitmiş, “Ne olur yardım edin, bir aylıcık olsun bağlayın” demişti – çünkü kocası uzun yıllar TMT’nin “Vur Timi”nde bulunmuştu. Ancak Nazime Hanım’ın anlattığına göre Rauf Denktaş onun bu talebini kabul etmemiş, “Türk, Türk’ü vurduğunda, maaş bağlanamaz” demişti. Bu yüzden Nazime Hanım, herhangi bir yardım almaksızın hayatta kalmak zorundaydı ve bu yüzden seneler boyunca çalışmış, çalışmış, çalışmış, en sonunda da ancak sigorta emeklisi olabilmişti...
Nazime Hanımı, herkes tanımalı – onun nasıl da gerçek bir emekçi kadın olduğunu yakından görmeli, hayatına, çektiği acılara, geçirdiği sıkıntılı ömre ve tüm bunlara karşın, gülümsemesini ve sevgisini yitirmeyişine tanık olmalı...
8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Nazime Hanım gibi emekçi kadınlar çıkmalı sahneye, onlar konuşmalı, onlar anlatmalı, onlar onurlandırılmalı... Çünkü Nazime Hanım gibiler, yeryüzünde toplumlarımızın ayakta kalmasını sağlayan gerçek emekçiler...
Onunla röportajımız şöyle:
SORU: Nazime Hanım, kaç yaşındasın? Bize biraz çocukluğundan bahseder misin? NAZİME CEMEDO: 73 yaşındayım. Doğmacam Kalavason... Rumlar’la Türkler’in karışık olduğu bir köydü ama Rumlar fazlaydı orada, Türkler azdı. Dört kardeştik biz, ben sonuncuydum... Babam çiftçiydi, rençber, adı Mehmet Ali, annemin adı da Emine... Annem Tatlısulu’ydu, evlendi, oraya gittiydi. Babam öldüğünde 41 yaşındaydı, ansızdan hasta oldu da öldüydü. Ben da kaldım 11 aylık, babasız. Annem aldı çocuklarını, gitti annesinin yanına. Babam öldüğünde, en büyük kardeşim 13 yaşındaydı. Anneannem Tatlısu’daydı. Sonra aracı girdiler, evlendirdiler annemi Civisil’e. Civisil’e getirdi beni annem, birbuçuk yaşındaydım o zaman. 15 sene besledi beni üvey babam, vefat etti. Üvey babamın adı Fehmi’ydi, evvel okuyanlara “Mulla” derlerdi, ona da Mulla Fehmi derlerdi. Okurdu yani, Kuran olurdu, başka şeyler okurdu. Rençberlik yapardı. Felç olduydu sonra, gözleri görmezdi...
SORU: Niyazi Cemedo’yla ne zaman evlendiydin? NAZİME CEMEDO: Ben, 18-19 yaşında evlendim, 9 Aralık 1951’de evlendim. Larnaka’ya evlendiydim...
SORU: Niyazi Cemedo, Larnakalı mıydı? NAZİME CEMEDO: Sindeli’ydiler da oraya geldiler oturdulardı. Larnaka’ya geldiğinde Niyazi 9 yaşında bir şeydi...
SORU: Onlar kaç kardeşti? NAZİME CEMEDO: Niyazi, Hasan, Esat, Ali, Mahmut... Beş oğlan, bir kızdılar... Cemedo’nun babası Larnaka’da, Dr. Küçük’ün hayvanlarına bakardı. Polisin arka tarafında Dr. Küçük’ün mandrası vardı, hayvanları vardı, onlara bakarlardı.
SORU: Larnaka’ya evlendiğinizde, nerede kalırdınız? NAZİME CEMEDO: Kayınpederim, kayınvalidem, kayınlarım ve görümcemnan beraber kalırdık. Bir odada onlar, bir odada da ben... Mehmet Ali Efendi Sokağı’ndaydı bu ev...
SORU: Nasıl bir hayatınız oldu Niyazi Bey’nan? NAZİME CEMEDO: Vallahi hayatımız güzel geçerdi, geçmeye... Benimki hammallık da yapardı, limanda işlerdi, gümrükte... Gezmeyi pek sevmezdi ama yeme-içmeyi severdi. Titizliği çok vardı, çok titizdi... Çamaşırlarının üstünde hep ismi yazılıydı! Çoraplarının, kilotlarının, atletlerinin, yastık yüzünün, çarşafının, hepsinin... Hep ismi yazılırdı, hepsi da ütülenirdi...
SORU: Kaç çocuğunuz oldu? NAZİME CEMEDO: Altı kız, bir oğlan, yedi çocuğumuz oldu. Çocuklarımın adları Ayşe, Emine, Fatma, Günay, Alev, Mustafa ve en küçük olanı da, babası öldükten sonra doğan, Meliha...
SORU: Zor değil miydi, o kadar çocukla hayat? NAZİME CEMEDO: Kayınvalidemle beraber yaşardık, o da yardımcı olurdu. Benimki TMT’deydi – 58’de Rum-Türk kavgası oldu ya, benimki TMT’deydi. Bir Rum’un ayaklarına şişe attılardı, molotof yani... Bir Rum ölmüş... İddia ederlerdi ki Niyazi yaptı. Da Denktaş avukatlığını yaptıydı Niyazi’nin ve idamdan kurtardıydı kendini... O zaman da Günay’a hamileydim, 53 gün gittik geldik hapishaneye, yollarımızı keser, indirirlerdi bizi da yoklarlardı... Onlar silahlarla, bizimkiler nacaklarla... Kale’yi 15 gün tuttu benimki dört kardeşiynan... 58’di... Geldi eve yıkansın, bir haber kendine, “Gel da Kale’ye Rumlar baskın yaptılar, alıyorlar” diye, yıkanmadan gitti ve 15 gün Kale’yi tuttuydu. Hiç teslim etmedi. Benimki korkmazdı ya, silahın hep üstüne giderdi... Onun için bunlar, arkadan yaptılar kendine yapacaklarını... Benimki TMT’deydi, komutandı, kendi askerlerinin başındaydı. Ankara’ya kadar gitti, eğitimini orada gördüydü... Kocatepe’deydi... O gün, iki kızımız var, Fatma’ynan Günay, bir yaş araları var, yedi-sekiz yaşlarındaydılar, onları ellerinden tutar, mevziden gelirdi. Mevziden gelirken, çarşının içinde kavga çıktı, gitti içeri, ayırdı onları, öteki da tabancayı çekti, yürüdü üstüne... B. derler kendine. Benimki “Koy tabancayı yerine da gel adamcasına konuşalım” demiş. Gene o koymadı, benimki da tabancadan falan korkmazdı. Çocuklarını bıraktı orada, düştü peşine. Gitti arkasından, B. girdi saklandı içeri. Benimki da kızkardeşinin babası kaza yapmış da öldüydü iki sene evvelisi, demiş kendine “Aman Niyazi kardeş, kardeşimi bağışla bize, kalmayalım öyle” demiş ve benimki dönmüş. Döndüğünde, arkadan geldi ayağına kurşun, tabancaynan attılar kendine ve bu diz çöktü. Diz çöktüğünde haber verdiler, A. K. var ya? Ona çağırdılar – gece onunla beraber gece yemek yediydi – içkisi yoktu benimkinin ama yemek yediydi... Ona haber verinca da bu yandan da geldi silah, benimki zannetmiş ki o attı. Atmış benimki kendine, ondan sonra işlediler kendini. Ben zannederim ki pusudur bu, yükseldik sonra yükselirdi ya? Kıskançlık vardı.
SORU: En küçük çocuğunuz kaç yaşındaydı, kocanız öldürüldüğünde? NAZİME CEMEDO: Karnımdaydı... Hamileydim, 36 gün sonra doğurdum kendini...Doğurdum da 40’ladılar kendini ertesi gün... Gece yani, 40’ladılar.
SORU: Kocanızın vurulduğunu nasıl duyduydunuz? NAZİME CEMEDO: En küçük kaynım Mahmut var... Öteki kaynım, benim Niyazi’nin ufağı, mevzideydi... Benimki küçük kaynımı yollamış, dolabın anahtarı bozulmuş da onartsın. Onardırken silah sesleri çıktı... Ben kaynıma “Aman silah sesleri çıkar, sanki da taramadır” dedim. O da döner, der bana “Dünya ateş alsa, benim içinde bir şeyim yok!” Bu durdu, yıkandı, giyindi... Çocuklar geldi! “Amcaa! Babamı vurdular! Amcaaa! Babamı vurdular!” Koşturdu çocuklar! Kaynım koşturdu ama gittiğinde iş işten geçtiydi...
SORU: Öldü müydü artık? NAZİME CEMEDO: Ölmedi! Götürdüler kendini hastaneye, Larnaka Hastanesi’ne götürdüler ama ilkyardım yok! Arkadan vurdular kendini, arkadan vurdukları için ne kimliğini verdiler, ne da hiç bir şey vermediler... Götürdüler kendini... İkibuçuk saat kaldı hastanede... Ama benimki da vurdu yani A.K.’ı... Onu kaldırdılar götürdüler BMC’ye, benimki ikibuçuk saat kaldı orada... İkibuçuk saat sonra Birleşmiş Milletler geldi, aldı kendini! Pile Boğazı’nı çıkarken, demiş “Oğluma iyi bakın çünkü ben gittim” demiş kendilerine ve orada, Pile Boğazı’nda öldü... Götürdüler kendini Dikelya’ya... Doktor indiğinde bakmış kendine, demiş “Bana getireydiniz bir çeyrek önce, ben onu üç günde atacaktım...” Çünkü kalınbarsağın damarları kopmuş... Üstelik da açılan ateş tabancadan değildi... Pergama’ya gömdülerdi kendini, örfi idareye girdiydi her taraf... 24 ay sonra oradan çıkardığımızda kendini getirdik Larnaka’ya, bu kadar büyük kurşun çıktı karnından, tunç... Tabanca kurşunu değil o... Bu olay 1965’te oldu, 10 Temmuz’da... Eylül’ün 20’sinde yaş dolduracaktı, 37 yaşında öldü.
SORU: Sonra siz 36 gün sonra doğurdunuz... NAZİME CEMEDO: Evet... Onun adı, Meliha... Ölmeden önce, beyan olduydu herhalde kendine, dedi bana, “Nazime” dedi, “oğlan olursa koy babamın adını, kız olursa, kızkardeşimin adını koy, Meliha” dedi. Ben da doğurunca da kız oldu, Meliha koydum.
SORU: Duyduğunuzda ne olduydu? NAZİME CEMEDO: Dövün dövün, çıktık dışarı ama aldı biri kendini ve göremedik... Biz 15 gün hiç dışarı çıkamadık, örfi idare vardı – son izin verilince çıktık, gittik. Mezarını gördük, mezarına bayrağımızı çektik. Pergama’daki Türk Mezarlığı’nda gömülüydü... Dikelya’dan Pergama’ya götürüp gömdüydüler.
SORU: Size hiç haber vermediler yani gömerken... NAZİME CEMEDO: Gidemezdik zaten, çıkamazdık dışarı... Kayınlarımın kimisini Kale’ye koydular, kimisini başka yere... Her birini bir yere dağıttılar, dağıttılar ki bir şey yapmasınlar...
SORU: Kimlik kartını niçin vermediler size? NAZİME CEMEDO: Vermediler çünkü arkasından vurdular kendini... Elbiselerini da vermediler, elbiselerini yaktılar zeytinlikte... Hiçbir eşyasını vermediler, bir sandalını yolladılar bana şu ayağından yaralıydı, o kadar... Hiçbir şeyini vermediler. Potinlerinin sadece bir tekini yolladılar... Dinlemedi kendilerini... İlerlerdi Niyazi... İlerledik sonra, kıskanma düştü halka, işte öyle oldu...
SORU: Peki ondan sonra size hiç herhangi bir biçimde maaş bir şey bağladılar mı? NAZİME CEMEDO: Yoook, hiç... Hiç yardım falan almadım. Ben, işledim. Ben gittim Denktaş’a, aldım küçük çocucuklarımı da gittim kendine. Da dedi bana, “Türk Türk’ü vurduğunda, olmaz, Maalesef hanım, senin Larnaka’nın üyelerine bildirildiğine göre, sana maaş bağlanamaz...” Demek ki, içeriden öyle bildirdiler.
SORU: Nasıl geçindiniz o kadar çocuknan? NAZİME CEMEDO: Benim kaynılarım da vardı bekar, onlar da yardım ederdi. Sonra ben Rum tarafında çalıştım. Ovada işledim, patateste, kompostoda işledim. Lefkoşa-Limasol arasında komposto fabrikası vardı, orada işledim, toz fabrikasında işledim, en son da saçma fabrikasında işledim... Son savaş çıktığında, 1974’te, ben orada kaldım, üç gün üç gece, o fabrikanın içinde kaldım. Larnaka’daydı bu fabrika... Fabrikanın sahibi Rum’du... Hiçbiri yokmuş, tek bendim ama alıştıydım – Cumartesi Pazarları da giderdim... Cira dedi bana “Nazime” dedi, “ne yapalım?” O da ekmekleri keser keser, koyardı fırına. Peksemet yapardı... “Patates de yapalım, yahni yapalım” dedim... Eleni’ydi adı, o da Larnakalı’ydı, Aytotoro’ynan bir alakası vardı, kızı vardı, oğlu vardı... İyi davranırlardı onlar bana, alıştılardı bana... İşlerdim çok, başkası gibi “Aman ustam yoktur da işlemeyim” demezdim, işlerdim. Yahnicik yaptık, yediydik o fabrikada, savaşta... Onlar önce Makarios’u öldürdüler sandıydılar, kendileri Makariosçu’ydu, aman ağla ağla bir hal oldular. Koydular beni bir ciraynan bir odaya, kapıda sürgü – yanımda kalmaz, kaçtı! Ne kadar iyiysa da, korkan... Çekti sürgüyü, kaçtı. Bütün gece uyumadım. Rahmetlik Curci Hüseyin vardı, sonra sendikacı oldu, o aradı beni, “Nazime abla, nasılsın?” dedi. “Senden başka kimse yok, hepsi toplandı, geçtiler bu yannı” dedi. Beni telefonda aradıydı Curci. Şansıma bir emir çıktı, Yeşil Hat’tan geçelim, çarşıya gidelim diye... “Nazime, götürecem seni Yeşil Hat’ta da göyvereyim” dedi Rum ustam. Aldı karısını da, götürdüler, bıraktılar beni Yeşil Hat’ta, gittilerdi. Larnaka’nın içinde Yeşil Hat vardı, Aylazaro derler oraya... Böylece geçtim Larnaka’nın Türk tarafına... Çocuklar 13 tane mevlit adadıydılar, gideyim eve diye! Sonra Ekim’de geçtiydim kuzeye... Bir Süleyman Dayı vardı, Züğürt, balık tutardı falan... Varlıklıydı yani, balıkçılık yapardı. Komşunun annesi gidecekti ama azması varmış ve korktuydu denizden gitmeye... Bana söylediler, “Ben giderim” dedim, çünkü hiç kimse kalmadıydı yani... Yunanlılar geçerdi öyle kapı kadar, içeri bakarlardı, korkan artık, kimse yok çünkü... Geldiler, aldılar beni, götürdüler. O tarafta deri fabrikası vardı... Çocukları yollattıydım zaten. Hepimizi götürmezlerdi diye önce onları yollattıydım. Parti parti geçtik... Kaynanamı koyduk, yanında küçük kız benim, nenesi hastadır, bastonu tutar dedik, gitti onlar. Oğlum Mustafa’yı da yolladık, öbürlerini da Rumlar geçirdiydi... Götürdüler bizi kuzeye geçeceğimizde, 23 kişi bir teknenin içinde! Üstümüze siyah battaniye örttüler. Bir çeyreklik yolu geldik üç saatte! Yiro attı, yiro attı, getirdi bizi ama Dikelya’ya indiremedi, indirdi suyun içine! Ben da hayatımda suya inmemişim! Denizin içine girmedim hiç! Ararım ayağımı atayım, pat düşer ayağım! Ararım yukarı kaldırayım, yukarı çıkmaz! Kızım Fatma’nın kayınpederi meğer insanları taşırmış Dikelya’dan Pergama’ya, Fatma’nın beyi da, babasına yardım eder. Tuttu beni elimden, çıkardı, getirdi. Beyazlar derlerdi onlara... Güveyimin ailesi ama o zaman güveyimiz değildi... Getirdi bizi, ondan da geldi, kaynılarım aldı beni, getirdiler bu yannı. Çocuklarım neneleriynan kalırlardı, amcaları vardı yanlarında. Şimdi Yeni İskele’de kaldığım evde kalırlardı...
SORU: Sonra nasıl geçindiniz? NAZİME CEMEDO: İşlerdim canım gene!... Portokalda işledim, ovada işledim, nohut sökmede, çapa çekmede... En sonunda aldılar beni Kooperatif’in içine, kim sekretersa, onunla beraber işledim... Kaldıydı altı sene, emekli çıkayım. Hüseyin Duba vardır, Girne’de oturur şimdi – “Nazime abla, ben seni bırakmam ovada işleyesin, günahtır ezilesin elenesin” dedi bana, “gel buracıkta nohut çalka” dedi. “Nohutlar bittiğinde?” dedim. “Ben seni alacam” dedi, aldı beni oraya, senelernan işledim... Sonra sekreterleri durdurunca, beni da durdurdular. Fatma’nın beyi, Kanada’dan yollardı bana 100 dolar, iki ayda, üç ayda bir, onu yatırırdım... İşlediğimi bile kabul etmediler! Ev hanımı olarak kabul ettiler! En düşük basamaktan ödediler! Sigorta emeklisi oldum...
SORU: Kendi alın terinle, hiçbir devlet yardımı olmaksızın... NAZİME CEMEDO: Evet!
Kaynak: Ağustos 2006 Yenidüzen Yorum Yaz
İzleme: 1224
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4 |
||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




