Tarih Araştırmaları
Müzisyen Ayhan Başkal Larnaka'yı Anlatıyor | Müzisyen Ayhan Başkal Larnaka'yı Anlatıyor |
|
|
| Cuma, 23 Kasım 2007 | ||||||||||||||||||
|
Sevgül Uludağ
Larnakalılar’ın ünlü tiplerini, lakaplarıyla birlikte, “Zumbur Minare” klibiyle ölümsüzleştirmeye çalışan müzisyen Ayhan Başkal, bize eski Larnaka’yı, Larnaka’nın eski çalgıcılarını, müzik topluluklarını, kendisinin müzik yaşamına nasıl atıldığını anlatıyor... Babutsa Mahallesi’nden müzik yaşamına...
Sevgül Uludağ Larnakalılar’ın ünlü tiplerini lakaplarıyla birlikte “Zumbur Minare” klibiyle ölümsüzleştirmeye çalışan Ayhan Başkal anlatıyor...
Babutsa Mahallesi’nden müzik yaşamına...
Larnakalılar’ın ünlü tiplerini, lakaplarıyla birlikte, “Zumbur Minare” klibiyle ölümsüzleştirmeye çalışan müzisyen Ayhan Başkal’la, bize eski Larnaka’yı, Larnaka’nın eski çalgıcılarını, müzik topluluklarını, kendisinin müzik yaşamına nasıl atıldığını anlatıyor...
Onunla röportajımız şöyle:
SORU: Kaç yaşındasınız? AYHAN BAŞKAL: Şu anda 44 yaşındayım... Larnaka doğumluyum... Küçük yaşlardan, abilerim ve yeğenlerim sayesinde müziğe hep aşinaydım, o çevrenin içinde yetiştim yani...
SORU: Ondan önce, annenle babanın isimleri neydi? AYHAN BAŞKAL: Annemin adı Sevim’di, babamın adı Ali Hindi’ydi... Lakabı daha doğrusu...
SORU: Niçin öyle bir lakabı vardı? AYHAN BAŞKAL: Dedem kalecilik yaparmış, iyi kaleciymiş, hindi gibi sekermiş oradan oraya! O sebepten, dedeme öyle bir lakap taktılar ki babam 8-9 yaşındaydı, dedem öldüğü zaman... O bile hayal meyal hatırlar babasını. Bu şekilde, bu lakap olayı, her yerde olduğu gibi, İskele’de de olmak zorunda olan bir şeydi...
SORU: Annenin ailesinin var mıydı lakabı? AYHAN BAŞKAL: Vardı ya... Annemin babasına “Terlikli” derlerdi... Mustafa Terlikli...
SORU: O zaman demek ki Aspiriler akrabanızdı... Çünkü Hanife kızkardeşi var, “Terlikli” derlerdi ona... AYHAN BAŞKAL: Evet... Aspiri’nin kızkardeşiyle benim dayım evlidir...
SORU: Nerede otururdunuz? AYHAN BAŞKAL: Babutsa Mahallesi’nde... Bazı babutsaları kesip ev yaptıydılar, o yaptıkları evlerden biri de bizimkiydi herhalde 1950’li yıllarda... Annemin akrabalarının toprağı vardı orada ve 1945-50’li yıllarda, Vadili’den dedem, nenem göç ettiler, Larnaka’ya geldiler. Ev yaptılar ve yerleştiler... Nenem dedem geldi yani ilk, sonra yavaş yavaş çocukları yerleşti, evlendi...
SORU: Babutsa mahallesinden ne hatırlan? Nasıl bir mahalleydi Babutsa Mahallesi? Çocukken nasıl büyüdün o mahallede? Kimlerle oynardın? Ne yapardın? AYHAN BAŞKAL: 1974’e kadar her çocuk gibi o dönemde, çocukluğum çalışmakla geçti... O ustanın yanında, berber yanında, sandalyecinin yanında, garsonluk, herşeyi yaptık o dönemde... Ve aynı zamanda okula da giderdik... Yedi kardeşiz, beş erkek, iki kız... Benden sonra iki tane kardeşim var...
SORU: Yaş farkları nasıldı kardeşler arasında? AYHAN BAŞKAL: Benimle mesela erkek kardeşim arasında bir yaş fark var... Mesela benden en ufak olanla aram sekiz yaştır... En büyükle aram da sekiz yaş... Yani ben tam ortadayım... 12 sene boyunca Larnaka’da yaşadım...
SORU: Yani annen 16 sene boyunca doğurdu... AYHAN BAŞKAL: Evet... Habire doğurdu, başka işi neydi o zaman? Tabii o arada onlar, 50’li yıllarda İngiltere’ye gidip yerleştiler, beş yıl da İngiltere’de yaşadılar, orada da çocukları oldu, tekrar buraya gelip yerleştiler, o zamandan beri Larnaka’da, 74’ten sonra da Trikomo’da, yani Yeni İskele’de...
SORU: Ailede müzisyen vardı dedin... AYHAN BAŞKAL: Benim aileden “Dalgalar” topluluğu elemanları vardı, iki üç tanesi teyzemin çocuklarıydı... Hüsnü, Ahmet ve Salih... Abilerim vardı, iki abimin “Menekşeler” diye bir grubu vardı...
SORU: Bunlar nerede çalarlardı? AYHAN BAŞKAL: Düğünlerde, partilerde, genellikle öyle yerlerde çalarlardı... Festivalde yarışmalara katılırlardı...
SORU: Birazcık bize o festivallerden söz eder misin? AYHAN BAŞKAL: Mesela en son Yalçın Sineması’nda yapılan, adanın her tarafından orkestraların katıldığı bir yarışma düzenledilerdi, çok büyüktü... Sanırım bu yarışma 72-73 yıllarındaydı... Adanın en iyi gitarcısı, en iyi basçısı, en iyi davulcusu, en iyi şarkıcısı ve en iyi grubu diye çeşitli dalları kapsıyordu.
SORU: Şimdi böyle bir şey yapılmaz!... AYHAN BAŞKAL: Hayır!... Larnaka’da yapılan bu ilkti ve bir daha da yapılmadı... 74’ten sonra hiç tekrarlanmadı bu anlamda böylesi bir yarışma... Ufak tefek Omorfo’da yapılmıştı, ilk zamanlarda, hatırlarım... Portokal Festivali etkinliği çerçevesinde... Ama onun kadar kapsamlı, onun kadar büyük değildi... Düşün adanın en iyi grupları katıldıydı – Lefkoşa’nın mesela SILA 4’ü, Fırtınalar’ı... Baf’tan Rintler... Adanın her tarafından gelen gruplar, Larnaka’dan da olan gruplar ve bunlar zaman zaman, Rum tarafındaki yarışmalara da katılırlardı – Rumlar’la, İngilizler’le... Dalgalar mesela çok iyi bir gruptu, onların birincilikleri var, ikincilikleri var, Rumlar’la birlikte katıldıkları yarışmalardan... Dolayısıyla bu hep beni itekleyen güç oldu başta... Sürekli onların çalışma yerlerine giderdim – gerek teyze oğullarımın, gerek abimlerin çalışma yerleri vardı... Sürekli onlarla beraber ben de pişerdim...
SORU: Larnaka Deniz Panayırı’nda başka ne yaparlardı? AYHAN BAŞKAL: Deniz Panayırı’nda ses yarışması yaparlardı ki ben onu yıllar sonra devraldım ve onun üçüncüsünü yaptık geçenlerde İskele Festivali’nde... O da, ada çapında, ünlü bir olaydı. Hatta o sebepten bir sürü şarkıcı da yetişti... Mesela Kubilay gibi, Gurşuniler’den birkaç kişi gibi, Osman diye bir arkadaşımız var, o da İngiltere’de...
SORU: Gurşuniler da Larnakalı’ydı... AYHAN BAŞKAL: Evet... İlklerdendiler diyebilirim... İnce sazlar, Türk müziği aletleri olarak ilklerdendiler... Ama Larnaka’da ilk kurulan grup, sevgili Erol Baybars’ın başlattığı “Four Lights” topluluğuydu... Erol Baybars, Larnaka’ya ilk gitarı getiren, dolayısıyla adaya ilk elektrogitarı getiren adam olarak bilinir. O da aslen Larnakalı, sonra evlendi Tuzla’ya yerleşti. Bu şekilde müzikte çok uğraşlar verildi...
SORU: Menekşeler, Gurşuniler... Bunlar hep Babutsa Mahallesi’nden mi çıktıydı? AYHAN BAŞKAL: Gurşuniler, Babutsa Mahallesi’nden değildi... Orman dediğimiz bir bölge vardı, mezarlığa yakın, şu anda Larnaka’da mahkemelerin bulunduğu bölge... Gurbetlerimizdi onlar, çok kalabalık bir aileydiler... Gurşuniler onların çocuklarıydı ki onlar da dedelerinden aldıydılar bu işleri...
SORU: Geçen akşam bir Kıbrıslırum arkadaşıma Larnakalıları anlatırken, bana şöyle bir şey anlattı: “Bilir min?” dedi... “Larnakalı olmayan Rumlar, yani Leymosunlular, Lefkoşalılar falan, Skalalılar’a yani Larnakalılar’a “Büyücü” derlerdi... Çünkü bir hayle gurbet vardı ve bu gurbetler, kalaycılık yapardı ve fal da bakarlardı... Ve ondan Larnaka’nın ünü vardı, diğer şehirlerdekiler ‘Bunlar büyücüdür, cadıdır’ derlerdi Larnakalılara...” Böyle bir şey anlattı bana... Yani yoğun bir gurbet nüfusu mu vardı Larnaka’da? AYHAN BAŞKAL: Vardı ama yerleşmiş... Ben bildim bileli, yerleşiktiler... Gurbetler, dünyanın her yerinde gezginci insanlar... Bunlar, tarihini bilmiyorum, dedeleriyle röportaj yaptıydım ben, Sancaktar, bunlara baraka gibi bir şeyler yaptı, “Orman” dediğimiz yerde... Daha önce gezen, göçebe insanlardı ve Sancaktar’ın emriyle “Bunlara ayrı bir bölgede bir yer yapalım ve otursunlar” dendi... Artık yerleşip kaldılar. İlk zamanlarda en fazla İngiltere’ye giden insanlar onlardı... Daha 5-10 sene öncesine kadar, her yıl, oradaki düğünlere, sünnetlere hep onlar giderlerdi... Bir çok ülkeye giderdi Gurşuniler, Avustralya’ya, Türkiye’ye... Ve ben onları, İskele’de müzik akımı bakımından, ayaklı radyo olarak algıladım çünkü onların başladığı dönemlerde, düşünün ki plak yok, pikap yok, teyp yok, bant yok... Adam Türkiye’den taş plak getirtir, gramofonu var, gramofonda şarkıyı dinler, sonra işe gider! Gittikleri işler mesela Larnaka’dan Poli’ye, Baf’a, başka bir yere, bir hafta düğüne gidiyor adamlar... Ve düşünün ki o şarkıyı ne kadar ezberlemiştir çünkü nota bilmiyor, kaydı yok... Bir kişi oturur dinler, bir şeyler çıkarır, aklına yazar... Şarkıyı çalar... Sonra ne zaman işe gider, o şarkıyı çalmaya başladığı andan itibaren, kendilerine göre düzenliyorlardı şarkıyı... Belli bir zaman sonra bakıyordunuz ki şarkı tamamıyla değişmiş, onların aranje ettiği şekli çıkmış – sözler değişmiş, melodiler değişmiş... Ve bu şekilde bunlar bu tür müzikleri taşıdılar, adanın her yerine. Onun için, bana göre, onlar ayaklı radyolar idi... Memleketin ayaklı radyolarıydı... Ondan sonra memleketin pop müzik grupları çıkti – Dalgalar gibi... Bunlar, sürekli İngilizler’le irtibat halinde olan, özellikle 60’lı yıllarda, dünyada yaygınlaşan Beatles gibi, Shadows gibi gruplardan çok beslendiler...
SORU: Çokkültürlüydü Larnaka, bir, liman şehriydi... Bir de Dikelya vardı yakınında... AYHAN BAŞKAL: Çok şey taşıdı Dikelya’dan bu gruplar... Tabii daha bilinçliydiler – Gurşuniler gibi nota bilmeyen değil, daha da bilinçliydiler. Şu anki gruplar gibi düşünemesek de onları...
SORU: BFBS Radyosu Dikelya’da mıydı? Bir dönem ben çok dinlerdim BFBS’i, çaldığı müzikler nedeniyle... AYHAN BAŞKAL: Evet, BFBS Radyosu Dikelya’daydı... Dikelya, Larnaka’nın müzik kültürünü çok geliştirdi... Başka yerlere taşıdı... Tabii, yıllar sonra, Türkiye’deki arabesk akımı çıktı... Düşünün ki bir gurbetler topluluğu var, bir de pop müzik topluluğu var... Özellikle o arabesk akımı Türkiye’de başladığı zaman, bu ikisini birleştirdiler. Batı’yla Doğu’yu, enstrüman olarak da, düzenleme olarak da bir harmanlama yaptılar. Belki yanlış yönlere gitti ama bugünkü pop müzik, onların birikimi, onların analizi, onların bir araya getirilişinden bugünkü Türkiye pop müziği ortaya çıktı. Bizim için de aynı – şu anda biz de kullanıyoruz, zamanında gurbetlerin kullandığı enstrümanları... Mesela keman, cümbüş, kanun, ud gibi aletleri kullanıyoruz ama Batı sazları içinde. Daha değişik bir sound yakaladık ama onlardan beslendiğimiz için... Onlarda melodi zenginliği vardı, batıda armoni zenginliği vardı... Biz yıllar sonra, bunları birbirine geçirdik ve Kıbrıs’ta başka türlü bir akım çıktı, SILA4’le birlikte başlayan, başka bir akım... Bana göre Larnaka öncülüğünü yaptı, çalgıcılığın öncülüğünü yaptı ama, müzisyenliğin değil. Çalgıcı, sadece enstrümanı iyi şekilde çalan adam olarak algılanır. Çok iyi çalgıcılar vardı; enstrümanını çok iyi kullanan, çok hakim bir şekilde kullanan... Mesela Gurşuniler’den bir İbrahim Gurşuni vardı ki şu anda kemancı ama o zaman udçuydu – bana göre, başka bir rengi var, çalma tekniği var... Nota bilmediği halde... Ama nota bilmemek demek, boş değil yani – müzik yapmak için ille de nota bilmek de gerekmez. Çok örnekleri var çünkü... Adamın artık genlerinde olan bir şey yaptırıyor adama! Mutfağa bakmamak lazım bence, çıkan yemeğe bakmak lazım, adam gerçekten çalar, bilmese bile... Bunun gibi iyi müzisyenler vardı Larnaka’da. Erol Baybars gibi, gitarcı, döneminde hiçbir şey yokken, kendince öğrenmiş, okula gitmemiş, nota bilmemiş, bir hocadan ders almamış – bu şekilde başlayan bir adam. Ve bunlar gibi çok örnekler var Larnaka’da, iyi çalgıcı olarak... Hiçbir zaman bunu sanata dönüştürmedi... O akım, o hareket, o kabiliyet, o bilgi ve birikim, Larnakalılar’ı hiçbir zaman çalgıcılıktan bir adım öne geçiremedi. Hem arşivcilik meraklarının olmayışı – o kadar iyi gruplar vardı, şu an elimizde, onlarla ilgili hiçbir şey yok gibi... Ne yaptıkları kayıtlar, ne kendilerine ait şarkılar, besteler veyahut da plak, kaset... Bu gibi şeyler yok... Bir tek Dalgalar topluluğu yaptı, onlar da İngiltere’de Long Play plak yaptıydılar. Mesela Gurşuniler’in yok, Menekşeler topluluğunun yok, hiç elle tutulur bir şeyimiz yok... Lefkoşalılar gibi, SILA4 gibi, Fırtınalar gibi, diğer gruplar gibi yok...
SORU: Olanaklar mı kısıntıydı? AYHAN BAŞKAL: Olanak vardı... Hatta daha da fazla vardı olanak... Bence tembellik, bunun başka bir adı olamaz... Ben, kendimce, 78-80 yıllarından itibaren belki farkına varmışımdır bunun – belgelenmesi, gelecek kuşaklara taşınması gerektiğinin yani... En azından İskele’de yapılanların... Ve kendi “home studio”mda hem kendi kayıtlarımı, hem de tutabildiğim, Gurşuniler gibi, Dalgalar gibi, Menekşeler gibi, en azından yakalayabildiğim elemanlarının kaydını yapıp arşivlemeye çalıştım. Bildiğim kadarıyla benim haricimde bunu Larnaka için kimse yapmadı... Müzik sanatı adına yani...
SORU: Bir taraftan okula giderdin, bir taraftan çalışırdın ve bir de müzikle ilgiliydin çünkü ikliminde o vardı, o günlerin... Denizle aran nasıldı? AYHAN BAŞKAL: Denize gider miydin denmez aslında, denizden çıkar mıydın denir! Bizim evimiz, Larnaka’nın Kale Yolu dediğimiz yoldaydı... Tam denize sıfırdı, denizle evi üç metrelik bir yol ayırırdı... Hatta çok zaman, kışın su da girerdi eve. Ben yüzmeyi ne zaman öğrendiğimi hiç bilemedim – nasıl öğrendim? Annemin babamın dediğine göre, küçükken hepimiz evden kaçıp pat denize düşerdik! Nasıl yüzme öğrendiğimi bilmem! Hayatımız denizde geçti... Balıkçı bir aile... Genelde zaten ya askerlik, ya balıkçılık yapardı insanlar. Bizde turizm yoktu, tarım hiç yoktu... Tabii, her çocuk gibi, 60’lı yıllardan 74’e kadar, adanın her yerinde olan, bizde de oldu... Çocuklar işe gönderilirdi... Çocuklar sabahtan öğlene kadar okula gider, öğleden sonra da işe giderdi ve bu büyük bir çoğunluk için böyleydi çünkü herkes fakirdi. Önce babamın bisikletçi dükkanı vardı – babam askerlik yapardı, askerliğin haricinde de bu bisikletçi dükkanını yürütürdü ve biz yedi çocuk hepimiz göreve giderdik mecburen. Bir saat biri, iki saat biri, o şekilde o dükkan çevrilirdi, babam asker olduğu için. Bu sayacağım işler; ondan sonraki hayatımda hep yaptığım işlerdi. Sandalyecilik yaptım ondan sonra, hasır sandalye örme işini yaptım, ondan sonra çok işime yarayan sanatlar öğrendim. On parmak, on marifet derler, benim herhalde elimde on parmak yirmi marifet vardır! Mobilyacılık mesela veya kendi enstrümanlarımın tamirini yaptım... Elektronik merakım vardı, usta yanına gittim küçükken, radyocuk, madyocuk derken, şu an stüdyomu kurmak için çok faydalandım o bilgilerden. Sonra mesela sandalyeci dükkanı açtım 74’te burada, tabii yürümedi çünkü bir ganimet zamanı vardı – insanlar para verip sandalye almak yerine, gider ganimet bulurdu, bedava alırdı... Yürümedi yani, bir yıl kadar yapmaya çalıştım o işi, kapattım. Sonra müzisyenliğe başladım yani çalgıcılık dediğimiz işe başladım... Larnaka’dayken giderdim abilerimle ama başlamış saymam onu... Çünkü zaten bir şey çaldığım yoktu, def, darbuka gibi ufak tefek alet taşıma gibi, giderdim... Ama çalma anlamında, 74’te geldiğimizde abim bana bir gitar hediye etti... Dedi ki “Al bu gitarı...” Çok ısrar ettiydim bana öğretsinler diye gitar çalmayı... O bana bir gitar hediye etti, orta 1’e başladıydım, aynı zamanda gitarı öğrenmeye başladım. Çok kötü bir şeydi, çok bozuk bir gitardı, kırık dökük falan... Bir şeyler yapmaya çalıştım... O gitar, iki sene beni müziğe müthiş derecede neredeyse kenetledi yani. Başka hiçbir şeye ilgim alakam kalmadıydı. Mesela futbola, spora çok yeteneğim vardı, okul takımına girdim sonra sırf bu müzik tutkusu nedeniyle vazgeçtim. Uzun atlama, yüksek atlama, 100 metre, tabii deniz çocuğu, bir de dalardım... Sporcu bir yanım vardı ama maalesef müzik yaptırmadı işin o tarafını. Döndüm ondan sonra, 76 yılında okul müsameresi vardı... Okulda popüler bir çocuktum, bu sebepten dolayı... İnsanlarla sosyal ilişkilerim iyiydi, diyalog kurabilirdim, şarkı söylerdim, ses yarışmalarına katılırdım... Öğretmen kaldırdığı zaman, işte biri şarkı söylesin diye, en önde kalkardım...
Hoca dedi ki, “Bak sesin güzel, müsamere gecesi olacak, sen da birşeyler yap, çık.” Üç tane orkestra vardı o zaman, müsamere gecesinde çıkıp çalacak olan... “Alet da var, kendine bir ekip kur, çık” dedi bana. “Yahu hocam, olur mu?” falan dedim, zorladı beni...
SORU: İlk sahneye çıkışın mıydı o? AYHAN BAŞKAL: İlk sahneye çıkışımdı... 1977 yılında, orta üçüncü sınıftayken müsamerede çıktım, Bekirpaşa Ticaret Koleji’nde... Üç şarkı çaldım, iki arkadaşımla birlikte. Bu arkadaşlarımdan biri futbolcuydu, müzikle hiç alakası yoktu. Bir tanesinin de babası kebapçılık yapardı, Zumbur dediğimiz kişinin oğlu Kubilay. Ben birine bas gitarı öğrettim, ötekine de davulu, bildiğim kadarıyla! Çıktık, üç şarkı çaldık. Bir tanesi “Natilus” diye enstrümental bir şarkıydı. Bir nükleer denizaltıydı bu, battıydı bir dönemde. İki tanesi de benim bestemdi. Biri “Garipler”, diğeri de “Seviyorum” diye iki şarkı yapmıştım – şu anda hiç kayıtları yok onların. Çünkü hiçbir şey bilmezdim – ne nota, ne bir şey, ne de yazdım... Grubun adını da “Garipler” koymuştuk... O gece o şekilde çaldım, söyledim ve ertesi günü, İskele’de “Dönüşüm” diye bir grup vardı – onlar düğünlerde, sünnetlerde, pavyonlarda falan çalardı... Bana teklif ettiler ertesi günü, “Güzel gitar çalıyorsun, gel bizimle beraber, çalışalım” dediler. Ama küçüğüm daha, orta üçüncü sınıf! Boyum uzundu gene ama... “Tamam” dedim, “gelirim... Ne yapacağız? Nereye gideceğiz?” Dediler ki “Mağusa’da bir yer var, orada çalışacağız...” “Nasıl bir yer?” dedim. “Pavyon” dediler. Eskiden ya pavyonda çalınırdı, ya otellerde çalınırdı... İyi müzisyenler otellerde, kötü müzisyenler pavyonlarda! Gerçi şu anda öyle bir şey kalmadı, iyiler, kötüler yok, herkes her yerde çalar! Halbuki o zaman herkesin bir sınıfı vardı.. “Tamam” dedim, “nasıl bir yer? Ne yapacağım orada?” “İşte” dediler, “bayanlar var orada.... Dışarıdan erkekler gelir, tanışırlar, sohbet ederler, orada içki içerler... Biz da müzik yaparız...” Ben çocuğum tabii daha... Pavyon olduğunu zaten söylese de ben anlamazdım ne olduğunu! “Tamam” dedik... “Beş lira gecede alacan” dediler. Beş lira da o zaman çok iyi para! Hatta işe girdim, ertesi günü bin liralık gitar almıştım borçla!
SORU: İlk gitarını nereden satın aldıydın? AYHAN BAŞKAL: Mağusa’da ganimetçi bir adamdan! Edmond diye sarı bir gitardı... Elektrogitar... Bin Türk Lirası idi... Ben gecede beş lira alırdım... Çok büyük paraydı bin lira! İşe başladım o gece, “Ama ben bilmiyorum fazla, onun için sizinle birlikte çalışayım, alışayım ve yapabileyim yani...” “Tamam” dediler. Geceyi asıl taşıyan gitarcı ve şarkıcı, ilk gece bana dedi ki, “Küçük bir işim var...” Aslında hovarda bir arkadaştı! Ve beni satacak oraya, kendisi de gidecek, hanıma da “İşte ben işteydim” diyecek! Nitekim gittik, beni bıraktı, kendi da hovardalığa gitti! Benimle birlikte iki kişi daha vardı, davulcu ve bas gitarcı... Şimdi çıktık, oradaki patron da belli ki, asıl gitarcı ve şarkıcıdan şikayetleri vardı. Yani adam, yana yana kendine bir alternatif arar durumdaydı. Şimdi beni gördü, çaldık orkestrayla birinci şarkıyı, “Natilus”... Çok güzel bir şarkıydı zaten. Patronun dikkatini çekti... “Yahu kimdir bu Arapçık?” dedi... “Vallahi bilmiyoruz, herhalde yeni bir elemandır” dediler. Adam baktı, bitti şarkı, insanlar alkışladı. İkinci şarkıyı çaldım benim bestelerden, “Seviyorum” diye... “Afferin be, Arapçığa bak, bu tamamdır!” dedi. “Bir içki gönderin Arapçığa benden” dedi... Oysa ben o zaman hayatımda içki içmedim... Beyaz bir şey geldi! Süt gibi! “Herhalde ayran mayran bir şeydir” dedim ben, içtim! Arkadaşa dedim “Bu ne yahu? Acı bu! Ayran değil!” “Rakıdır” dedi arkadaş, “rakı!” Rakıyla ilk tanışmam öyle oldu o akşam... Üçüncü şarkıyı da çalınca patron “Afferin be! Ben Hasan’ı atacam işten, seni alacam!” demeye başladı... Bizim şarkılar bitti ama! Üç tane bilirdim çünkü, tekrar döndüm birinciye, ikinciye, üçüncüye... Birinciye döndüğümde “Herhalde çok beğenildi, istek aldı ve tekrar çalar” demiş... Bir daha tekrar, bir daha! Herhalde üç-beş sefer tekrarlandı! Ama sonlara doğru adam artık tahammül edemedi, anladı ki bir şey yok bende! Yaşlı ve çirkin bir fahişe vardı orada, ayıptır söylemesi ama... Ayşe, Fatma neydi adı... Patron “Yahu bu Arap’tan bir b.k olmaz! Git al mikrofonu da insanlar şikayet edecek şimdi, nedir bu müzik gibisinden...” dedi. O yaşlı fahişe geldi, mikrofonu aldı, gayet ağır bir şekilde bana “Şu şarkıyı biliyor musun?” dedi... “Abla” dedim, “bilmem...” “E onu, e bunu?” diye sormaya başladı... “Bilmem” dedim. “E ne bilin?” dedi... “Natilus, Seviyorum, Garipler” dedim! “Bu ne yahu?” dedi... “Tamam” dedi, “ben giriyorum şarkıya...” “Ne?” dedim. “Yürü kervanlarım yürü...” dedi. Bir türkü o zaman ki kimse bilmez, hala kimse bilmez... “Ben girecem, sen takip et” dedi bana! Kadın şarkıya girer, ben takip etmeye çalışırım... Ama gitar, bu kadar sapı var, öyle bir nota yok! Kadının çıkardığı ses, o gitarın üzerinde yok! Aradım aradım, kadın şarkının yarısına kadar devam etti... Yarısında döndü bana, mikrofon elinde, “Senden bir b.k olmaz!” dedi, bir savurdu mikrofonu ve gitti! O gece eve geldim, sabaha kadar uyumadım... İlk vazgeçmeye karar vermiştim, “Bu kadar” dedim, “üç tane şarkıyla ben bu işi nasıl götüreceğim? En iyisi vazgeçeyim” dedim. Gitarı da daha almadıydım, hemen ondan sonra aldıydım... Sonra düşündüm ve “Devam edeceğim, vazgeçeyeceğim ve günün birinde o kadına göstereceğim, nasıl gitarcı olduğumu ama bu ne kadar zaman sürecek bilemem...” dedim. Ertesi gün işe gittiğimde, o üç şarkı 10 oldu... Bir gün sonra 15 oldu... Neredeyse 16 saat, 17 saat gitar çalışır, şarkı çıkarırdım... Düşün o dönemde kaset de yoktu, her istediğin şarkıyı bulamazdın... Beğendiğim şarkıları radyoda dinlerdim, bazan koşardım, birşeyler yazmaya çalışırdım, alabildiğimi alırdım... Ertesi gün tekrar çalarsa gene koşardım. O şekilde öğrendim ilk... Ben o kadına çok minnettarım yani, buna sebep olduğu için! Arkasından çok sıkı çalıştım, üzerinden hatta bir on yıl kadar geçmişti... Benim çok iyi gitarcı olduğum söylenirdi o dönemlerde... Bir yerde çalarken, hayatımda bu şarkıyı daha sonra çok sevdim, çok yerde okudum, bana yakışan bir şeydi herhalde – birçok insanın da duymadığı bir şarkıydı ve nerede çalarsam çok beğenilerek dinlendi... “Yürü kervanlarım yürü” şarkısından söz ediyorum yani... Kimsede yoktu bu şarkı, kasetçilere baktıydım, bilmiyorlardı. Türkiye’den gemici arkadaşlardan kasedini buldum, getirttim, öğrendim, çalmaya başladım ve en sevdiğim şarkılardan biriydi bu... Bir akşam on yıl sonra, öyle bir yerde, o şarkıyı çaldım. Bir baktım, yaşlıca bir kadın yanıma geldi...Bana dedi ki “Aferim, çok güzel okudun bu şarkıyı ama nereden öğrendin, merak ettim” dedi. “Teyzeciğim, ayıptır söylemesi ama bir 10-15 yıl önce bir fahişeden öğrenmiştim bu şarkıyı” dedim. “O, bendim” dedi kadın... 77 yılından sonra, 80 yılına kadar çok şiddetli bir şekilde aşık oldum – müzik artık benim hayatımdı... Zaten başka bir iş de yapmadım, sadece müzisyenlik yaptım. 80 yılında askere gittim – 80 yılına kadar nota diye bir şey yoktu hayatımda. Hep kulaktandı... Askere gittiğimde, bando bölüğüne gittim, iki yıl orada “adam gibi şeyler” öğrendim, arkadaşların da zorlamasıyla. Gönyeli’deydim, Güçsüzler Yurdu’nun olduğu yerde bando bölüğü vardı... Hatta ilk bestelerime orada başladım... Ondan önce, o unuttuğum bestelerin dışında, 80 yılında “Babutsa” diye bir şarkıyla başladım...
SORU: Babutsa neyle ilgiliydi? Mahalleyle mi ilgiliydi? AYHAN BAŞKAL: Onun da hikayesi var.. 80 yılından sonra askerden çıktığımda, bu şarkıyla birlikte daha bir sürü şarkı yapmıştım o dönem. Ama o zaman BRT tek kanal, bir tek TRT vardı... Yerli sanatçılara çok fazla yer vermezlerdi... Ben bunu yadırgardım – niye bizden birileri çıkmasın bizim televizyonumuza diye... Hep birşeyler yapar, BRT’ye giderdim... Çalmazlardı... Yok kalite iyi değil, yok türü şudur, yok detone okudun gibi binbir türlü zorluklar çıkarırlardı ama aynı zamanda da SILA4’ün şarkılarını çalarlardı... Birkaç grubun haricinde – ki bunlar Lefkoşalı gruplardı – onların haricinde kimseye yer vermezdi BRT’ciler o dönem... Bunların bir tanesi de Erdinç Gündüz’dü... Birgün gittim, “Abi yahu sen müzisyensin, bu kadar müzisyen var memlekette, sadece bunlara yer veriyorsun, bize imkan tanımıyorsun... Biz nasıl öğreneceğiz? Nasıl geliştireceğiz kendimizi?” dedim. “Tamam, getir şarkılarını, dinleyeceğim, tamamsa seni televizyona çıkaracağım” dedi. “Tamam” dedim. Çok güzel üç şarkı yapmıştım o dönem. Orkestrayla hazırladık, banda aldım, gidip dinlettim. “Yok, bu arabesktir, buzuki çaldın vs.” dedi. “Abi bu türü beğenmedin, ne tür istiyorsun?” dedim. Bana “Gel sana bir şarkı dinleteyim, yeni çıktı... Bu tür bir şey yap” dedi. Neydi? Gazi Set’in “Portokal atışalım” şarkısıydı... Herkes o şarkıyı söylerdi... “Tamam” dedim, “gün verebilirsen, ben sana şarkı yapıp getireceğim, bunun gibi” dedim. “Tamam” dedi. Eve geldim, “Portokal atışalım”a o zaman Babutsa” dedim. Onların portokalı var, bizim da babutsamız var dedim... Dönemin en popüler tarzı o zaman reggae müziğiydi – 80’li yıllar, Bob Marley’nin öldüğü zamandı... Bir anda reggea tarzı patladıydı. Ben da o reggae tarzında “Babutsa” şarkısını yaptım. Gittim... Onu da dinledi, onu da bırakmadı tabii.. Gene başka şarkılar çaldık... Bu arada düğün, sünnet derken, bölgenin en fazla iş yapan gruplarından biriydik o zaman, “Gölgeler” diye bir grubumuz vardı... Biz her yerde bu şarkıyı bağıra bağıra çalardık! Radyodan, televizyondan değil, böyle yerlerde duydu insanlar bu şarkıyı ve çok istediler. Nitekim ben o şarkıyı, Erdinç Gündüz BRT’den gittikten sonra, BRT’de çaldırabildim. Bana zaten söylemişti “Ben burada olduğum sürece o şarkıyı çaldırtmam” diye. Bu şekilde “Babutsa” çıkmış oldu.
SORU: İlk kasetini ne zaman çıkardın? AYHAN BAŞKAL: 1985 yılında. O dönem Türkiye’den hazır şarkıları alıp üzerine okurdu insanlar çünkü burada henüz öyle bir teknoloji yoktu. Ahmet Belevi’nin stüdyosunda... Ardından ilk “adam gibi” diyebileceğim kasetim 1990 yılında çıktı – “Babutsa” adlı kasetti bu... Bu da Guiness Rekorlar Kitabı’na girebilecek bir kasetti çünkü ben besteledim, ben çaldım, ben söyledim, stüdyo kaydını, herşeyini ben yaptım ve piyasaya sürdüm – üzerindeki fotoğrafı kendim çekmenin dışında! İçinde 11-12 şarkı vardı – hepsinin sözlerini, müziklerini, stüdyo kayıtlarını, herşeyini tek başıma yaptım, kendi stüdyomda yaptım. O dönem kaset formatı vardı. Sonra ilk daha ciddi çalışmam bir CD’ydi. Zumbur Minare... Benim çabam ilk CD’yi yapan olmaktı burada – kayıtlarını bitirmiştim, gene maddi sorunlardan dolayı birinciliği Grup Net’e kaptırdım. İlk onlar CD formatına geçti, ikinci de ben yaptım 1998’de. Aynı şey devam etti... Sadece ben çaldım, ben okudum, benim şarkılarımdı... Sonra “Sen de Söyle” çıktı 2001 yılında. Bu ikisinin arsında her zaman hayalim olan, enstrümental bir albümüm vardı – hiçbir zaman bunu piyasaya çıkarmadım, benim kariyerimi sağlayan çok önemli parçalar bu albümde... 1999’da yaptım bunu – çok özel yerlere verdim. Mesela Doğu Akdeniz’e verdim, film müziği olarak kullanıldı, belgesel yapıldı... En son, “Aşkolsun” diye bir albüm var – bunu da piyasaya sunmadım çünkü ondan sonra karar verdim böyle yapmamayı... Çünkü herşeyini siz yapacaksınız, herşeyiyle siz ilgileneceksiniz. Ben bu işin sadece sponsorlarla olabileceğine inandım ve inancım da aynen devam ediyor... Eğer sponsor yoksa ben artık albüm çıkarmayacağım... Ben sadece sanatçıyım, müzisyenim, besteciyim... Ben işimi yapacağım – her gün buna devam ediyorum zaten. Ama albüm yapıp piyasaya çıkarmak, artık yapımcıların işi... Gelsinler, desinler “Ben sana sponsor olurum, bu ticareti yaparım, parasını da ben alırım” – ben onlara açığım, kendim yapıp satmayacağım. Ama radyolara, televizyonlara, yayın kuruluşlarına vereceğim, dinleyicilerden kendimi mahrum etmeyeceğim... Onun ardından dernek başkanlığını yaptığım Müzik Üretenler Derneği var – karma bir albüm yaptık, “Songs of Cyprus” MÜDER’in... Dernek adına yapılmış bir şeydi... Ve geldik en son, geçtiğimiz günlerde “Zumbur Minare”ye... Bunun müzik hayatımda çok önemli bir yeri var... Öncelikle bir görev olarak... “Zumbur” bir isimdir, Hüseyin adlı bir adamın lakabıdır. “Minare” de Mustafa diye bir amcamızın lakabı... Hüseyin Zumbur, bu albüm çıkmadan bir hafta önce rahmetlik olduydu... Çok iyi bir insandı... 12-13 yıl oldu ben bu şarkıyı yapalı... Yaptıktan 2 sene sonra piyasaya çıktı – daha doğrusu evde sadece annem, babam, eşim, yakın dostlarım dinlerdi bu şarkıyı... Lakaplar var şarkıda... Bu lakaplar, 74’ten öncesine aitti. 74’te soyadı kanunu geldiği için, insanlar artık lakap olayını bıraktı, soyadına geçti. Ben bir sanatçının görevinin, yaşadığı dönemi gelecek nesillere aktarmak olduğunu düşündüm. O dönemde lakaplı bir şarkı yapmaya karar vermiştim. Başta, ada çapında yapmayı düşünmüştüm, hatta aylarca araştırma yaptım, adada en popüler lakaplar hakkında. Bir lakabı söylediğiniz zaman, “İşte bu Lefkoşalı’dır, bu Mağusalı’dır” falan diyebilecek bir şeylere başladım – bir yere geldim, artık tıkandım. Çünkü insanlar lakaplarını kabul etmiyordu o dönemlerde. Bir adamın yüzüne “Sen Hindi’sin” falan demek, yürek isterdi eskiden! En iyisi ben, benim yaşadığım bölgeye döneyim diye düşündüm – en azından hatırımı sayacak, bana yardımcı olabilecek insanlar burada diye düşündüm. Ve İskele’ye döndüm... İskele’nin içinde günlerce, şarkıya uyabilecek, üstelik kabul edilecek isimleri aramaya başladım. Derken, şarkının sözleri ve müziği çıktı, kaydı yapıldı. İki sene de sakladım bunu evde... Bir gün, şans eseri, bir arkadaşımın kafeteryacığı vardı buralarda – bira falan içerdik akşamları... Üç-beş kişi vardı orada, eski hocalarım falan da vardı. Dediler ki “Böyle böyle bir şey yaptı Ayhan, İskele için, gırgır şamata bir şarkı yaptı...” Dediler ki “Getir dinleyelim...” Dedim “Hocam, çekiniyorum bunu getirmekten çünkü biraz şey, lakabını duyan gelip bir şey söylemesin...” “Yok yok, getir, biz dinleyeceğiz sadece burada...” O şekilde ben şarkıyı aldım, götürdüm, bira içerken dinlediler, “Aaaa, çok güzel! Bak falanın adı da var, filanın adını da koydun” derken, o kaset üç ay kayboldu oradan... O gece ben oradan ayrıldım, unuttum... Kasedin üç ay kaybolduğu dönemde, İskele’deki birçok insan bunu duymuş, aldılar, kopyaladılar! Her geçtiğimiz sokaktan, insanlar beni çeviriyor – korkuyorum ama belki kızacaklar, “Niye Minare diye hitap ettin, o Minare değil, Mustafa Menteş’tir” falan diye. Halbuki tam tersi oldu. Her durdurup da bir şey söylemek isteyen kişi, memnuniyetini ifade etti, “Çok güzel bir şey yaptın, tebrik ederim” derlerdi, bazıları da onların da lakabını koymadığım için şikayet ederdi! Ondan sonra çıkardığım albümde bu beni cesaretlendirdi ve ben bunu albüme koyacağım dedim. Albümde artık rahat rahat çalacağım, her yerde. Ve bunu bu şekilde yaptım – ilk albümden sonra da bayağı ada çapında en fazla duyulan şarkılarımdan biri oldu ki – o kadar daha güzel şarkılarım vardı ama insanlar onunla özdeşleşti herhalde... Adanın her yerinde bu lakap olayı çok hoş geldi insanlara...
SORU: Bir de “Yangından ne kurtarırsak” misali artık Kıbrıslılığa bir dönüş var ya... Onunla da örtüştü büyük olasılık... AYHAN BAŞKAL: Evet... Ardından, yıllar geçti... İnsanlar beni o şarkıyla o kadar çok bağdaştırdı ki artık her yerde onu çalar oldum, her yerde o istenir oldu. Hatta yurtdışına gittiğim zamanlarda da, mesela Mersin’e gittim, orada o şarkıyı istediler. İngiltere’ye, Almanya’ya gittiğimde de aynı şey oldu. Yıllar sonra ben bunu daha adamakıllı bir şey yapayım ki geleceğe daha doğru düzgün teslim edeyim dedim. Uzun bir çalışmaydı bu, eziyetli bir işti ama oraya kadar dayanabildim... Biliyorsun, bu işler, gönülle olmuyor, kesinlikle para da ister, her işte olduğu gibi... Herkesi, yaşayanları ve ölenleri, videoyla aktarmak istedim, bir çoğunu bulmuştum, kullandım zaten klipte. Onların görüntülerini birebir insanlara aktarmaktı amacım. Bulabildiğim kadarını koydum, bulamadıklarımı fotoğraflarıyla, sağ olanları bizzat gidip evinde, kahvede, orada burada da çektik. Burada en büyük katkıyı İskele Belediyesi koydu. O da işte, belediye başkanının İskele’yi çok seven bir insan olması sebebiyle, “Biz de böyle bir katkı koyalım” dedi. BRT’den Cemal Yıldırım arkadaşımız da çok büyük katkı koydu – sadece para için yapmadı bu işi. Tamam, profesyonelce yapar ama günlerce uğraştı, sırf işte bu kültüre bir katkı koymak, daha iyi aktarabilmek için... Her zaman vefa borcu taşıdığım Larnaka’nın o iyi müzisyenlerinin şu andaki elemanlarını da bir araya getirip, o görüntüleri de aldık... Erol Baybars, Hasan Soddi, Osman Berkel gibi... Onları da bir şekilde onore etmek istedim... Amaçlarımdan biri de oydu. Gece yapacağım dedim ve gecede bu müzisyenleri çağıracağım, onore edeceğim, teşekkür belgesi vereceğim ve insanlar nereden nereye gelebildiğimizi görebilsin. Ben İskele’yi çok seven bir insanım... Bu işi bu şekilde yapmış olduk... İskele Festivali’nde bunu gösterdim. Sadece televizyonlara vermedim – çok da sıcak bakmıyorum televizyonlara vermeye. Neden? Belki bir anlamda bir sitem onlara – Kıbrıs’taki sanatçıların maalesef bütün ürünlerini, aynen Türkiye’de yaptıkları gibi, 10 gün, 15 gün, bilemedin 20 gün habire habire çalıyorlar böyle, sık sık... Ardından da çöpe atılıyor, hiçbir şekilde çalınmıyor... Ben o kadar emek harcadım, gönül verdim bu işe... Bunun sadece gerçekten dinlemek, izlemek isteyenlere ulaşması için, onlara vermeyeceğim, ileriki bir tarihe kadar... İleride verilecek, yayınlayacaklar ama benim düşündüğüm şekilde. Gönlünüzle birlikte bir sürü para da atıyorsunuz bu çalışmalara, hiçbir telif hakkı da yok ortada... Koyduğunuz parayı zaten geri almamak var – ben Elektrik Kurumu’nda çalışıyorum, oradan aldığım maaşı buraya atacağım ve o para kesinlikle benim çoluğumun, çocuğumun rızkından, boğazından kestiğim ve attığım bir para oluyor ve onu kesinlikle yerine koymak zorundayım ben, hayatımı idame ettirmek için. Hiç kimseye satış için de vermedim. Dedim ki, isteyen gelip Ayhan Başkal’ı bulacak, alacak... Belki 20 tane satarım, belki 50 tane satarım ama o alanlar, kesinlikle istediği için almış olacak. Bülent Ortaçgil’in felsefesi gibi yani... O bana demişti ki “70 milyonluk Türkiye’de, 30 bin dinleyicim var... 31 bin kaset satamam Türkiye’de... Belki 70 milyona göre 30 bin çok azdır ama gerçek anlamda düşünürsen, çok popülist olmakla hedeflerine varamazsın...” Çok satmak değil, doğru yere ulaştırmak istiyorum... Zumbur Minare böyle... Yeni şarkılar yapmaya devam ediyorum... Bununla birlikte yeni çıkacak olan arkadaşlara da elimizden gelen yardımı yapıyorum... Gerek stüdyo, gerekse müzisyen olarak katkıda bulunurum. Oğlum Ziya, DAÜ Müzik Bölümü’nde bestecilik okuyor... Bu yıl son sınıf olacak, aynı zamanda o da müzisyen, onun da sahne hayatı var. Onunla birlikte, daha güzel birşeyler yapmak gibi bir sürü projelerimiz, planlarımız var. Hepsini inşallah gerçekleştireceğiz yavaş yavaş... Kaynak: 25 Ekim 2006, Yenidüzen Yorum Yaz
İzleme: 1731
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4 |
||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




