Anasayfa arrow Tarih Araştırmaları arrow Larnakalı Kayıp Abuzetler'in Öyküsü
Larnakalı Kayıp Abuzetler'in Öyküsü Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Çarşamba, 10 Mart 2010
“Kayıp” Abuzetler’in öyküsü... 

Sevgül Uludağ

Onlar iki kardeşin çocuklarıydı... Mehmet, Mustafa’nın dayısının oğluydu. 
Mustafa da Mehmet’in halasının oğluydu.Kıbrıs’ta eskiden yaygın olduğu üzere ailede akrabalar arasında bir evlilik gerçekleşmiş ve Mehmet’in kızkardeşi Emine, halasının oğlu olan Mustafa’yla evlendirilmişti.

Hem Mehmet, hem de Mustafa’nın soyadları aynıydı: Abuzet.

Ve her ikisi de 1964’te “kayıp” olacaktı. Emine Ergazi, hem eşini, hem de kardeşini birkaç ay arayla kaybedecekti...
İşte Larnakalı Abuzetler'in hazin öyküsü...

 

24/01/2010 - YENİDÜZEN

 

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

Sevgül Uludağ 

“Kayıp” Abuzetler’in öyküsü...   

Onlar iki kardeşin çocuklarıydı... Mehmet, Mustafa’nın dayısının oğluydu. Mustafa da Mehmet’in halasının oğluydu.Kıbrıs’ta eskiden yaygın olduğu üzere ailede akrabalar arasında bir evlilik gerçekleşmiş ve Mehmet’in kızkardeşi Emine, halasının oğlu olan Mustafa’yla evlendirilmişti.

Hem Mehmet, hem de Mustafa’nın soyadları aynıydı: Abuzet.

Ve her ikisi de 1964’te “kayıp” olacaktı.

Emine Ergazi, hem eşini, hem de kardeşini birkaç ay arayla kaybedecekti...  Ama ilk baştan başlayalım ve onun öyküsünü anlatalım.

Mehmet Abuzet’in kızkardeşi, Mustafa Abuzet’in eşi Emine Ergazi’yi dün ziyarete gidiyorum... Bu emekçi kadın bugün yatalak – Mormenekşe’de (Limnya) dün onu ziyarete gidiyorum. Aslında bu ziyareti aylardır planlıyorum ama hep araya başka şeyler giriyor. Mormenekşe’de yaşayan ve babası “kayıp” olan Nurten Öztürk ona benden bahsetmiş, bunun üzerine kızı Sıdıka beni aramıştı. Birkaç kez sözleştiğimiz halde, hep bir aksaklık çıkmıştı... Nihayet dün onu görmeye gidiyorum... Evin girişinde, yatağında oturuyor, arkasında birkaç yastık var. Yatağın yanında yürüteci duruyor. Bu yürüteç yardımıyla kalkıp tuvalete gidebiliyor.

 

Yanında telefonu duruyor, her gün YENİDÜZEN’deki sayfamı okuyor – ayrıntıları çok iyi biliyor... Civisilli sağır-dilsiz “kayıp” Yusuf Emir Hasan’la ilgili yazdıklarımı okumuş, onu köyden hatırladığını söylüyor... Larnaka’dan ya da Larnakalılar’ın deyişiyle İskele’den söz ediyoruz. Hayır, şimdiki Yeni İskele’den (Trikomo) değil, eski İskele’den yani Skala’dan... Lambirolar’dan, Cemmedolar’dan, Süleyman Aspriler’den, Haşim Arap’tan, “Kayıp Otobüs”ten...

 Duvarda çerçeveli bir fotoğraf var: Yusuf Tosun’un cenazesinden çekilmiş. Genç bir asker, Larnaka’dan Dikelya’ya giderken “kayıp” edilen otobüsün şöförü Yusuf Tosun’un fotoğrafını taşıyor bu cenaze fotoğrafında. Meğer o, Emine Hanım’ın toruncuğuymuş... “Nene, aç televizyonu da bak, fotoğrafı ben taşıyacam cenaze töreninde” demiş, Yusuf Tosun gömüleceği zaman... “O cenazeye ben da gittiydim...” diyorum Emine Hanım’a...“Televizyonu açtım, 10.00 oldu yok, 11.00 oldu yok, sonra 12.00’deki haberlerde görünce ağlamaya başladım... Acaba bize da nasip olacak mı, bulalım ve cenaze töreni yapıp gömelim diye...” diyor... Gözyaşları esmer yanaklarından süzülüyor... Sevgili kızı Sıdıka ve oğlu Mustafa ile toruncuklarından biriyle de tanışıyorum. Eşi “kayıp” olduğu zaman en küçük çocuğu Tanyel altı aylıkmış. Sonra onun adını değiştirmeye ve ona babasının adını koymaya karar vermişler. Böylece altı aylık Tanyel’in adı Mustafa olarak değiştirilmiş. “Bu adı gururla taşıyorum” diyor Mustafa. Tıpkı babasına benziyor... Kahvelerimizi içtikten sonra Emine Hanım bana hayatının hikayesini anlatıyor... Mehmet ve Emine’nin babası Mustafa, kasaptı. Larnaka’nın çok yoksul aileleri arasındaydılar. Gün işleyip gün yiyen, Kıbrıs’ın gerçek emekçilerindendiler. Emine Hanım çok küçükken annesiyle babası ayrılmış, babası yeniden evlenmişti. Emine Hanım, “üvey anne” elinde büyüdüğü için erken yaşta evlendirilip, o ortamdan alınmıştı. Emine amcasının oğluyla 1952’de evlendirilmiş, 1953’te ilk bebekleri Sıdıka çakır gözlerini dünyaya açmıştı. Ailenin her iki tarafı da olağanüstü güzellikte gözlere sahipti... Tenleri esmer, gözleri yeşildi... Emine’nin eşi yani aslında halasının oğlu olan Mustafa da gün işleyip gün yiyenlerdendi. Ama gönlü zengindi. Yemeyi içmeyi çok severdi. Her gece ille de evde ateş yanacak, bir gece kebap, bir gece tavuk, bir gece balık yapılacaktı... Emine Hanım, “Yemeyi içmeyi çok severdi, bugün buldum yeyim derdi... Boğazına düşkündü” diye anlatıyor...Kıbrıs’ta bir zamanlar insanların kapıları açık dururdu – sabahları evler erkenden temizlenir, tertiplenir ve bütün kapılar ve pencereler açılır, içeriye hayat dolardı! Yatak odalarının kapıları da açık dururdu – eve girdiğinizde her bir odayı görebilirdiniz... Hatta tuvaletin pencerecikleri bile hep açık olurdu... Eski Kıbrıs’ta bir açıklık, bir ferahlık, sizi o evdeki hayata dahil eden bir samimiyet vardı...Evin açık duran sokak kapısından yoldan gelip geçen ahbapları, komşuları, tanıdıkları görürdünüz ve onlara seslenir, muhabbet ederdiniz. Mustafa Abuzet işte o eski Kıbrıs’ın insanlarındandı... Bir dönem üslerde çalışmıştı... Sonra ne iş bulsa çalışırdı – elindekini avucundakini eşiyle, dostluyla, komşusuyla paylaşmazsa rahat edemezdi.Eskiden mangal yoktu, avluya koyduğu taşların arasında ateş yakardı ve bu mangal işlevi görürdü. Kebap yaptığında, önce komşusu Osman ve Fatma Celal’a gönderirdi Mustafa Abuzet çünkü eskiden insanlar “Kokusu var” diye düşünürdü, evinizde pişen yemeğin kokusu süzülüp komşuya giderdi ve onların belki bu yemeği yapacak gücü olmayabilirdi ya da canları çekebilirdi ve o gün diyelim ki kebap yapacak durumları olmayabilirdi. Bu Kıbrıslılar’ın bir inceliğiydi... Mustafa Abuzet de her ateş yaktığında, ne pişirirse pişirsin, önce komşunun payını ayırır, sonra ailesi ve kendi yemek yerdi... “En çok kebabı severdi” diye hatırlıyor Emine Hanım... Karısını çok kıskandığı için, onu fazlaca gezmeye tozmaya götürmezdi. Emine Hanım’la Mustafa Bey’in Larnaka’dayken üç çocukları olmuştu, sonra Civisil’e taşınmışlardı – kirayı ödeyemeyecek duruma gelince, Mustafa Abuzet’in annesiyle babasının yaşadığı Civisil köyüne gitmişlerdi. Civisil’de de üç çocukları olmuştu. Böylece en büyükleri 11 yaşında, en küçükleri de altı aylık olmak üzere tam altı çocuk sahibi olmuşlardı...Emine Hanım, arada bir Servet halasını ziyaret etmeye giderdi – Servet hanımın evi, Lambirolar’ın bahçesinin ve Larnaka’nın ünlü diş fabrikasının yakınındaydı. Sanırım burası Cemmedolar’ın “alanı”ydı... Buraya bir de çarşı yapılmıştı – burada daha çok zerzavat satılırdı çünkü artık Kıbrıslıtürkler’le Kıbrıslırumlar’ın alışverişi yasaklanmış, Larnaka da başka yerlerin olduğu gibi ikiye bölünmüştü.  

Mustafa  Abuzet’in Kayboluşu

Mustafa Abuzet, Civisil’de bir arsa satın almış ve “Ömrüm yeterse buraya ev yapacağım” demişti. Ancak bu da hiçbir zaman kısmet olmamıştı... Civisil’de kirada oturuyorlardı ve kirada oturdukları evin bir köşesi yıkılmak üzereydi. Mustafa Abuzet’in ömrü satın aldığı arsaya ev yapmaya yetmemişti. 25 ya da 26 Şubat 1964’te (resmi kayıtlara göre 25 ama aileye göre 26 Şubat’ta) motorcuğuyla Larnaka’ya akrabalarını ziyarete gitmiş, ve en son görüldüğü yer Larnaka’nın ortasındaki Aylazaro Kilisesi civarı olmuştu. Motoruyla birlikte “kayıp” edilmişti. Emine Hanım, en büyüğü 11 yaşında, en küçüğü altı aylık tam altı çocukla acılar içinde kalakalmıştı. 

Mehmet Abuzet’in Kayboluşu…

Aradan çok değil üç ay geçmeden, bu kez kardeşi Mehmet Abuzet, arkadaşı İbrahim Osman’la birlikte bir kamyonla Larnaka’dan Lefkoşa’ya sebze-meyve taşımaya gitmişti. Larnaka’dan getirdikleri sebzeleri ve meyveleri çarşıya indirmişler, sonra da Lefke’ye gitmişlerdi. E307 plakalı kamyonu Lefke’de portokalla doldurmuşlar ve Lefkoşa’ya dönerken “kayıp” edilmişlerdi.  Geçtiğimiz günlerde bir Kıbrıslırum okurumun anlattığı Koççinotrimitya barikatında durdurulup alınan ve “kayıp” edilen portokal taşıyanlar, belki de onlardı, kim bilir? Koççinotrimitya’da “Laumya” denen sırakuyular kazıldığı zaman, belki de onları bulabileceğiz – tabii başka bir yerden alınmamışlarsa...  Mehmet Abuzet de geride üç çocuk bırakmıştı. Çocuklarından birine Emine Hanım’ın eşi Mustafa’nın adını vermişti çünkü Mustafa ile Mehmet Abuzet çok yakındılar. Ancak Mehmet Abuzet “kayıp” olduktan kısa bir süre sonra, oğlucuğu Mustafa da denizde boğulmuştu... Emine hanım önce Şubat 1964’te eşini, sonra da Mayıs 1964’te kardeşini yitirecek ve altı çocuğu besleyip büyütmek için canını dişine takacak, tarlalarda, ovalarda ekin biçmeye, vigo biçmeye, çappa çekmeye, patates toplamaya, hatta yollarda asfalt dökmeye bile gidecekti. Kendi evini evlatçıklarıyla birlikte kendi inşa edecekti: Evin temellerini kendi kazacak, çimentosunu yoğuracak, temelleri dökecekti. Bir usta tutacaktı ama kendi ve çocukları da ustaya yardım edecekti...Bu harika kadın, tek başına altı evladını yetiştirmeye çalışırken, köylüleri de ona yardımcı olacaktı...Emine Hanım, Civisil’de çalışıp çabalamaya ve hayatta kalmaya çalışıyordu... Altı çocuğunu besleyip büyütmek zorundaydı. Eşi “kayıp” olduktan dokuz ay sonra ona 5 Kıbrıs Liralık bir maaş bağlamışlardı. Aile toplam yedi kişiydi ve her bir kişiye bir lira bile düşmüyordu! Bu yüzden ovalarda, tarlalarda, yollarda çalışıp duracaktı Emine Hanım...Ona dokuz ay sonra maaş bağlandığı zaman, 9 aylık geriye dönük 45 Kıbrıs Lirası verilmişti. Emine Hanım bunu bankaya koyacak ve 5-10 keçiciğini de satıp onun parasını da bunun üzerine ekleyecekti.Sonra köyün muhtarına gidecekti:“Osman Efendi, kocamın aldığı arsa köyün dışında sayılır, tek başıma gidip oraya ev yapıp oturamam. Onu size vereyim, siz da bana köyün içinden başka bir yer verin, yardım edin ki evimi yapabileyim” demişti.Muhtar da ona “Bak Kilise’nin yanında hali araziler var, ben sana elimden gelen yardımı yapacam, git bak, beğenirsan oraya evini yapabilin” demişti.O günlerde köye karargah yapılmış ve malzeme artmıştı.Muhtar, “Artan demiri ve malzemeyi da sana verecem” demişti.Emine Hanım, “Ben kadın başıma İskele’ye (Larnaka) gidip inşaat malzemesi satın alamam. En iyisi bankadaki parayı çekip size vereyim, siz malzemeyi alın” demişti.Köyün muhtarı Osman Efendi (Osman Civisilli), bu yoksul kadına yardım etmişti. Gidip malzemeyi almıştı. Evin temellerini kendi elleriyle Emine Hanım, çocuklarıyla birlikte kazmış, temelleri de kendi dökmüştü. Bir de usta tutmuştu ama kendi de, çocukları da ustaya yardım ediyordu.Sonuçta ev bitmiş ama parası çatıyı kapatmaya yetmemişti.Emine Hanım, gene muhtara gidip çatıyı kapatmaya parasının yetmediğini anlatmıştı.Osman Efendi, “Merak etme, yakında köyümüze Köfünye’deki komutan ziyarete gelecek. Ona söylerim ve bize yardım eder” demişti.Komutan köye geldiği zaman muhtar sözünde durmuş ve komutana Emine Hanım’ın yaptığı evi göstermişti. Komutan da Emine Hanım için bir çek çıkarttırmıştı. Ancak çıkarılan çek evin çatısını ancak çinkoyla kaplamaya yetecekti.“İçeriden da seloteks kaplamıştık. Kapı pencere yaptık ama cam bile koymadıydım, sadece kanat koyduydum” diye hatırlıyor Emine Hanım...Böylece eşi “kayıp” olduktan iki yıl kadar sonra, evlatçıklarıyla kendi yaptığı evine taşınmıştı.Emine Hanım eşini beklemeye devam ediyordu. İnsanlar binbir çeşit şey söylüyordu. Kızı Sıdıka, “Neler neler söylerlerdi...” diye hatırlıyor. “Yok Yunanistan’daymış, yok yerin altındaymış, sakalları uzamışmış... 1974’te bu tarafa geçinca umudu kestik...”Mustafa Abuzet’in “kayıp” olduğu 26 Şubat 1964’ün her yıldönümünde onu anmışlar, onun için mevlit okutmuşlar. Ama bugün bile oğlu Mustafa “Onu hala bekliyoruz” diyor. Çok çılgınca gelse bile, adı Tanyel’den Mustafa’ya değiştirilen ve babasının adını taşıyan Mustafa Ergazi, babası Mustafa Abuzet’in akibetini öğrenmeyi bekliyor... “Onun bulunmasını o kadar çok isterim ki...” diyor kızı Sıdıka. “Bir mezarı olsun, gidip onu anabilelim... Gerçi onu anmadığımız gün yok ya...” diyor.Mormenekşe’deki (Limnya) evdeki duvarlarda hem Mustafa Abuzet’in, hem de Mehmet Abuzet’in kocaman fotoğrafları asılı duruyor. Sıdıka Ergazi, “Damak” adını verdiği hellim ve yoğurt üreticiliği yapıyor, üretmekle kalmıyor, ürettiklerini köy köy gezerek pazarlıyor. Dağıtıma çıkmadığı tek gün Perşembe... O nedenle Perşembe günü buluşuyoruz... Emine Hanım, kızı Sıdıka ve oğlu Mustafa’yla yaptığım röportajları yarın yayımlayacağız...     


Yenidüzen Gazetesi
http://www.yeniduzen.com/

04/03/2010 - YENİDÜZEN

 

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler... 

Sevgül Uludağ 

Larnaka çıkışında “kayıp” olan Mustafa Abuzet’in eşi Emine Ergazi anlatıyor... 

“40 gün Çite’ye gidip geldiydi...” 

Larnakalı eşi Mustafa Abuzet, Larnaka çıkışında 26 Şubat 1964’te “kayıp” olan Emine Ergazi’yle Mormenekşe’deki (Limnya) evinde konuşuyoruz.

Emine Ergazi’yle “kayıp” eşi Mustafa Abuzet’e ilişkin röportajımız şöyle:  

SORU: “Abuzet” soyadını neden bıraktınız?

EMİNE ERGAZİ: Vermediler... Biz da “Ergazi” soyadını aldık... 

SORU: Doğma büyüme Larnakalı’ydın... Hangi mahalledeydin?

EMİNE ERGAZİ: Bekirpaşa Ortaokulu vardı ya, o mahallede otururdum. Annemin adı Şaziye, babamın da Mustafa Abuzet... Yani ben kocamnan iki yeğendik... İki kardeşin çocuklarıydık... 

SORU: Yani hem babanın, hem kocanın adı Mustafa Abuzet idi... Baban ne iş yapardı?

EMİNE ERGAZİ: Babam kasaptı, kebapçılık da yapardı. Annem evhanımıydı. Biz üç kardeştik. Biri Mehmet, biri Hüseyin, biri da ben. En büyükleri benim...  

SORU: Eşinle yeğendiniz. Nasıl yeğen olurdunuz?

EMİNE ERGAZİ: Halamın oğluydu. Halamın adı Fatma Abuzet. Eşim Mustafa Hüseyin Hüsnü Abuzet diye yazılırdı.  

SORU: Kaç yaşında evlendiydin?

EMİNE ERGAZİ: 17 yaşında doğurdum kızımı, Sıdıka’yı... 24 Aralık 1953’te doğurdum kızımı.  

SORU: Demek ki 1952’de evlendiydiniz. Larnaka’da mı evlendiydiniz?EMİNE ERGAZİ: Evet, Larnaka’da evlendiydik... Aile öyle karar verdiydi. Babam annemi bıraktıydı, ben üvey anne elindeydim, bir an önce beni o ortamdan kurtarmak istediydiler, aile öyle uygun gördü ve iki kardeş evladını evlendirdiler.  

SORU: Kocan ne iş yapardı?

EMİNE ERGAZİ: Vallahi o sıralar, karayollarında çalışırdı...  

SORU: Larnaka’da otururdunuz...

EMİNE ERGAZİ: Evet... Üç tane evladımı orada doğurdum. Sıdıka, ikinci Şaziye ve üçüncü Ertoğrul Gazi... Bu üçünü Larnaka’da doğurdum. Ondan sonra Civisil’e gittim... 

SORU: Niçin gittiydiniz Civisil’e?

EMİNE ERGAZİ: Vallahi işten durduydu, çıktıydı işten o zaman... Ev kirası ödeyemedik... Onun için mecbur kaldık. 

SORU: Civisil’de tanıdığınız mı vardı?

EMİNE ERGAZİ: Kaynanam ondaydı – kocamın annesi yani halam oradaydı. Kızkardeşi vardı, oradaydı.  

SORU: Halanın kocası yani kaynatan Civisilli miydi?

EMİNE ERGAZİ: Civisilli da değilidi, başka yerliydi ama nasıl oldu buldu kendini işte, evlendiler. Civisil’de Hüseyin’i, Mehmet’i doğurdum. Tanyel altı aylıktı babası “kayıp” olduğunda – babası “kayıp” olunca Mustafa diye değiştirdik onun adını... Köyümüzün idarecisi vardı Civisil’de, eşim “kayıp” olunca, “Mustafacık’tır bu, Mustafacık’tır bu” derdi... Bu da büyüdüynan kabullendi. Altı aylıktı babası “kayıp” olduğunda... 

SORU: Civisil’de iş buldu muydu eşin?

EMİNE ERGAZİ: Civisil’de onun bunun yanında çalışır, traktör sürer, tarla sürerdi. Çalışırdı öyle yani da geçinirdik... 

SORU: “Kayıp” olduğu günü hatırlan herhalde...

EMİNE ERGAZİ: 26 Şubat 1964... 25 Şubat da olabilir...  

SORU: O gün nereye gidiyordu?

EMİNE ERGAZİ: Vallahi 21 Aralık’ta çıktı ya olaylar, bizim köyümüze yani Civisil’e göçmen gelen kişiler oldu. Anafodiya’dan, Softalar’dan, Bahçalar’dan, Alitürke’den gelenler olduydu... O gün da bizim köyümüzün Cemal Hüdaverdi diye bir şöförü vardı... Üslere yolcu taşırdı, hem öğrenci getirirlerdi. Ne zaman da geldiler İskele’ye (Larnaka) duyunca olayları, kaçtılar köye gelsinler. Ve bir da Klavyalı adam, şöför o da, ikisi beraber – adı Mehmet Ali idi. Gelip köye haber verdiler ki “Böyle böyle bir dava... Olaylar çıktı...”Ve Aletürke tarafından geldiler... Aletürke bir Rum köyüdür. Oradan dönüp gitmediler tekrar, bu yandan, Çite’den (Kiti) kaçtılar. Ve Çite polisi durdurdu kendilerini ve yakaladı kendilerini, üstlerinde tabancaynan... İkisinin da üzerinde tabanca vardı. Bir haber geldi köye, “Böyle böyle oldu...” E ne olacak? Bu defa geldiler, benim kocama dayandılar. “Hade gel git...”Tabii köyün da zenginlerindendi Cemal Hüdaverdi...“Gel git, ağana yemek götür...”O kadar akrabası varken, kardeşi varken, yeğenleri varken, hiçbirini çağırmadılar gitsin. Benimkini buldular şey... “Gel git, ağana yemek götür...”Öğlen gelirler, “Hade git ağana yemek götür!...”Ben söylenirim, kızarım ben. “Gitme! Çünkü bileğine güman etme! Bunların silahları var, arkadan vurur, önden vurur, yandan vurur!...”Ben söylenirim “Gitme!” diye.Gece gelirler, tekrar kapıya dayanırlar, “Gel git ağana yemek götür!”Ben söylenirim...40 gün gitti geldi kocam oraya, Çite’ye (Kiti), yemek götürdü o adama... 

SORU: Neynan giderdi?

EMİNE ERGAZİ: Motoru vardı, motornan gider gelirdi, büyük motordu ama hatırlamam markasını... Biner gider götürürdü, gelirdi. 40 gün gitti geldi yani, 40 gün sonra koyverdiler kendilerini. Ama ben arada, otobüs giderdi tabii İskele’ye (Larnaka), ailem vardı, babam vardı, elimde bir kuruşum yoktu zaten. Ekmek parası dahi bile yoktu çocuklarıma yedireyim, bir kuruşum yoktu... İskele’ye giderdim, babam verirdi, halamlar yardım ederdi bana. Çünkü bir yerde işlemezdi o sıralar, korkarlardı çıksınlar dışarı. Ondan sonra ben birkaç sefer gittim geldim İskele’ye (Larnaka), o gün kalktı kendi da gitsin İskele’ye...“Sen giden, aileni görün” dedi bana, “ben da gideceyim” dedi.“Gitme” dedim, “binip da gitme motorunan” dedim kendine. “Sen kıskandın ben gidiyorum diye” dedi bana.“Gel bindireyim seni da motorun arkasına da gidelim beraber” dedi.“Yok” dedim, “ben geçen gün gittim, ne işim var da gidecem?”Bakan da ben da giderdim...  

SORU: O gün yani 26 Şubat 1964’te sen da gitseydin eşinle, altı çocuğun tamamen öksüz kalabilirdi...

EMİNE ERGAZİ: Tabii... Bakan ben da giderdim beraber... 

SORU: Ya da sen da yanında olduğun için bir şey olmazdı..

.EMİNE ERGAZİ: Bilmem artık. Aileme gitti, orada yedi işti, hoş-beş etti. Halama gitti, babama gitti gördü... İskele’de otururdu Servet Kaymakam halam, ona gittiydi. “Teyze hade ben kaçıyorum” dedi, babama da seslendi. Aylazaro tarafından yani İskele’nin içi, yani Türkler’nan Rumlar’ın arası çok değildi orada. Hatta orada Kozma isimli bir yazıhane vardı, taksi-otobüs yazıhanesi. Kozma Rum’dur tabii... Oraya kadar görenler oldu kendini. Ondan sonra görenler olmadı.İskele’nin dışında gördüler motorunu yanarken... Öyle dediler bize... Bekirpaşa kemerlerinin altında bir motor görmüşler yanarken...Gece oldu, gece olduynan, duyardık insanları tutarlar yollardan bellerden. Gelmediynan ben şüphelendim. Bunlar da hep küçük, oturdum sandalyeye, topladım etrafıma evlatçıklarımı. Başladım ağlamaya bağırmaya, sinir da buldu beni. Duyan komşular geldi, orada görümcem vardı, geldi. En büyüğü 11 yaşındaydı, en küçüğü altı aylıktı çocuklarımın, obirlerinin da tam iki yaş yoktur araları. Devrisi gün gelmediynan tabii şüpheye düştüm. Çıktım geldim İskele’ye. Gittim halamın evine. Halama dedim, “Mustafa bunda yok?”“Yook” dedi bana, “Niçin? Köye gelmedi?”“E gelmedi...”E herhalde dedik, tuttular kendini Rumlar. Gelmediynan şüphelendim zaten, kalktım sabah sabah geldim İskele’ye, aldım halamı da beraber gittim. Yazdırdık.  

SORU: Polise mi yazdırdıydınız “kayıp” diye?

EMİNE ERGAZİ: Polis değil da birileri vardı ki yazardı. Yazıhanecik gibi bir şey...  

SORU: “Teşkilat”ta kim varsaydı, o...

EMİNE ERGAZİ: Bilmem, birileri yazardı işte. Söyledik işte böyle böyle oldu, yazdı. Çocukların ismini söyledik, yazdılar işte. Ondan sonra da artık hiç ne haber aldık, ne birşey aldık... Ondan sonra hiçbirşey duymadım... 74’e kadar zaten Civisil’e Rum giremezdi, nereden duyacaktık? 

SIDIKA ERGAZİ (Mustafa Abuzet’in kızı): Klavyalı Asım Nizamoğlu vardır, ben ona giderdim süt alayım ve bir gün bana “Be? Bilin senin babanı nerede vurdular?” dedi bana. “Nerede vurdular?” dedim. “Ben motorunu gördüm, Bekirpaşa su kemerlerinin orada yanardı” dedi. Dedim “Gördün babamı da?”, “Yok” dedi. “Motoru gördüm” dedi.  

SORU: Bunu Kayıplar Komitesi’ne söylediniz mi hiç?

SIDIKA ERGAZİ: Yok, söylemedik... Bence Çite’ye gidip geldiği için Rumlar mimlediydi babamı. Çünkü Cemal Hüdaverdi üstünde silah bulunduğu için Çite (Kiti) polisinde esir idi. Köyün ileri gelenleri, babamın her gün Cemal Hüdaverdi’ye yemek götürmesine karar verdiydi. Babam her gün Çite polisine gider, Cemal Hüdaverdi’ye yemek götürürdü. Hatta ve hatta, çıkarırlarmıştı kendini, soyarlarmıştı poliste ve fotoğraflarını da çekerlermişti. Yani onlar için aranan kişiydi babam.  

MUSTAFA ERGAZİ (Mustafa Abuzet’in oğlu): Köyün ileri gelenleri babama böyle bir görev verdiydi. Ama acaba İskele TMT’nin bundan haberi var mıydı? Bunu bilir miydi? Bu adam gider bir Türk’e yemek götürsün, belki da duyuldu İskele’de... Belki da aksi şekilde duyuldu bu İskele’ye... Ne bilin?  

SIDIKA ERGAZİ: Her taraf ateş içinde, aile korkup gitmeyiyor, bizimki cesur, altı tane çocuğu düşünmeden motora biner giderdi. Gönderirlerdi kendini ama da giderdi...  

SORU: Büyük olasılık bunu Çite polisindeki Rumlar mimledi, “40 gün kaldı Cemal Hüdaverdi, silahla yakalanan TMT’nin adamına 40 gün bu adam yemek taşıdığına göre herhalde teşkilatın adamıdır” diye...  

SIDIKA ERGAZİ: Öyle... Zaten çok sürmedi...  

SORU: Cemal Hüdaverdi hapisten çıktıktan ne kadar sonra baban “kayıp” oldu?

SIDIKA ERGAZİ: Cemal Hüdaverdi hapisten çıktıktan birceez hafta sonra “kayıp” oldu...  

EMİNE ERGAZİ:  Rumlar 1955’te EOKA’yı kurdulardı, tek bir başına gitti, bir başına Rumlar’ın içine girdiydi... 

SORU: Ne yapmaya gittiydi?

EMİNE ERGAZİ: İskele’ye Rumlar giriyordu... 

SORU: Cemmedolar’ın hikayeleri...

EMİNE ERGAZİ: Tamam! Öncülüğü bizimki yaptı. Onlar o tarafta beklerdi, bizim kaldığımız yer, ha ha giriyorlardı evlerimize... 

SORU: Galafaca’daydı?

EMİNE ERGAZİ: Galafaca’da. Tam o okulun yanından... Ben derdim Mustafa’ya, “Bırak hepsi salsın, sonra sen salasın ha! Bekle hepsi salsın da sonra sen!”Ben çocuklardan birine gittim bir şey vereyim, bu yandan kaçtı gitti Mustafa! Nere gitti? Nere gitti? Bin tane Rum’un içine gitti, girdi! Vurdular başına demirnan o zaman. Başından kanlar süzülür, gider... Cebinde küçücük bir bıçacık vardı, çekmiş o saat onu... 

SORU: Bilin niçin olduydu bunlar değil?

EMİNE ERGAZİ: ENOSİS istedi Rumlar, değil? 

SORU: Hatırladığım kadarıyla – umarım yanlış hatırlamam – Baf’ta Abdullah Çavuş diye birisini öldürdüydü bazı Rumlar. İngiliz polisine çalışırmış iddiasıynan öldürdüydüler. Sanırım 1956 idi... O dönem Türk olduğu için vurmazlardı daha, İngilizler’e çalıştığı için polisleri vururlardı. Rumlar’ı da vururlardı, Türkler’i da vururlardı. Bir hayle da Rum polis vurduydular. Abdullah Çavuş’u vurunca, Volkan, Kara Çete bilmem hangisi, bir tanesi, “Bir’e karşılık beş”ti sloganları. Ona karşılık bunlar da sanırım beş kişi vurdu o dönem. Yani bir Kıbrıslıtürk öldürülürsa, beş Kıbrıslırum vurma kararı aldıydılar. Sloganları buydu. “Bire beş!” Onun üstüne çıktı olaylar... Yani “Pire ısırdı, çık daha yukarı”, hep öyle gider – yani durup dururken gelip saldırmadıydılar, arka planı da var bunların, öncesi da var... Çünkü daima şöyle anlatılır: “İşte biz çok masumuduk, ansızın bu deliler saldırdı bize da öldürdü bizi!” E öyle değil yani, sen da yapardın, o da yapardı... Mesela Mustafa Abuzet’in “kayıp” olduğu 25-26 Şubat 1964’te Kıbrıs’ta başka neler olduydu? Ona bakmamız lazım... Bir şeyin intikamı mıydı bu?

 

EMİNE ERGAZİ: Galafaca’da çok ölü verdirdilerdi Rum’a... Mustafa yaralandı, kanlar dökülür ama bıçacığını çıkarmış ve uğraşırmış şey etsin...  

SORU: İngiliz devri olduğu için, İngiliz bu olaylara karışanları aramaya başlamış. O dönem sanırım mahkemelerde çalışan bir Kıbrıslıtürk, bu olaylara karışanlardan bazıları için “Yok efendim, onlar benim evimi tamir ederlerdi” diye ifade vererek, onları hapisten kurtarmış. Hatta Türkiye’ye göndermişler bazılarını... 1964’te kocan “kayıp” olduktan sonra altı çocukla nasıl geçindin?

EMİNE ERGAZİ: Nasıl geçindim? İşledim da geçindim. Ovalarda işledim, tarlalarda işledim, vigo biçmede, bahçada onda bunda işledim. Dokuz ay, asfaltta işledim yollarda. Kocam “kayıp” olduktan dokuz ay sonra, devlet bana beş lira maaş vermeye başladıydı ayda. Altı tane çocuk, bir da ben yedi... 

SORU: Ayda bir lira bile gelmez!

EMİNE ERGAZİ: Yedi tane can, geçinebilirdik? İşlemeseydim geçinebilirdim? Bu yannı gelene kadar işledim... Hiçbir çocuğum işlemedi. Sıdıka okula giderdi, bir oğlum daha okula giderdi. Çocuklarım bu yannı geldikten sonra işlemeye başladı... 

SORU: Beklerdin herhalde çıksın gelsin...

EMİNE ERGAZİ: Çok bekledik ama olmadı. 46 sene oldu aha... Şimdiki davadır? Nasıl besledim ben bu çocukları? Gece hasta olurdum, safram vardı. Gece hasta olurdum, yatırdım, afeden gayederdim, Sıdıka kızardı bana, “Kalkma da, gitme da hastasın” derdi. Ama giderdim ovaya, işlerdim. Hepsi arada oturur dinlenirdi, ben da yatırdım, “Aman arkam!” diye bağırırdım. Öyle günler geçirttik. Babaları çok iyi bakardı kendilerine zamanında.  

SORU: Nasıl biriydi Mustafa Abuzet?

EMİNE ERGAZİ: Cesur tavırlıydı... İyi zamanı da olurdu, kötü zamanı da olurdu. Yeme-içmeyi çok severdi. En çok, kebap yapardık! En fazla kebap! Eskiden mangallar yoktu ya, havlıya taşları koyar, ateş yakardı, mangalda pişirirdi. Hatta bir komşumuz vardı, duvar aşırı böyle... Önce o kadına yollardı, “Kokusu var” diye, ondan sonra evlatlarına yedirirdi. Öyle bir tip idi. Bir gece et şiş kebabı yapardı, bir gece balık ızgara yapardı, bağzını çok severdi, “Böyün buldum yeyim, yarına Allah kerim!” derdi!... “Hiç da olmasa omurum değil ama yeyim!” derdi! Öyle bir insandı... O kaldı yanına... Ama gezme deme, çok kıskanç huyluydu, beni kıskanırdı. Öyle alsın beni bir yere götürsün, götürmezdi.  İngilizler gelirdi köye ve idarecimiz onu çağırırdı, tercümanlık yapsın diye... Hiç okula gitmediği halde, üslerde alıştıydı İngilizce’yi... Üslerde işlerdi... Ondan öğrendi. Sanki okula gitmiş gibi İngilizce bilirdi... Arpalık’ta çatışma çıktıydı ya o zaman, 1964’te? Bir polisin oğlu öldüydü çatışmada. Ve o Rum polis, demiş ki, “Bir kafanın yerine on tane kafa isterim! Türk kafası!”O gün gittiler, gömdüler cenazeyi, Anafodiyalı’ydılar. Ve dönüşte yolda, Lollo’yu buldular ve öldürdüler onları... O sağır-dilsiz adamı...  

SORU: Şevket Salih Sakallı ve Yusuf Emir Hasan...

EMİNE ERGAZİ: Evet... Ve o insanların koyunları vardı, beklerlerdi şu... Aldılar Mazoto’ya götürdüydüler – Mazoto yakın idi bizim köye. Ve afeden köpekleri bile koyunların yanından kaçmamış. Ve benim kocam gitti buldu o koyunları da, aldı getirdi kendilerine... Yani yardımsever bir insandı...  

SORU: Sağır-dilsiz “kayıp” Yusuf Emir Hasan’ın ve “kayıp” yeğeni Şevket Salih Sakallı’nın öyküsünü yazdıydım... Onu tanır mıydın?EMİNE ERGAZİ: Tanırdım ya... Aynı mahallede otururduk, Civisil’de. Yavaş bir ihtiyarcıktı yani... İyi bir insandı. Yeğeninin yanında yaşardı, koyunları beklerlerdi işte... El kol işaretiyle anlaşırdı.  

SORU: Kapılar açıldığı zaman güneye geçip Kayıplar Komitesi’ne gittiydiniz...

SIDIKA ERGAZİ: Gittik... Bir sürü evrak verdilerdi bize, 11 kişi Oroklini’de gömülüdür, işte nerede, nerede gömülüdür insanlar diye. Babamla ilgili kimden bilgi aldılar, Servet Kaymakam’dan... Öyle bir dosya... Ve nerede ne gömülü var...  

SORU: Babanın nerede gömülü olduğuyla ilgili hiçbirşey söylemediler size yani...

SIDIKA ERGAZİ: Söylemediler. Ben Oroklini’de tahmin ederdim, yakın orasıdır diye. Ama meğerlim 11 kişi, o kayıp otobüs çıktı işte. Zaten yakın değil onlarla ölümü, yakın mı? 

SORU: Yok, 13 Mayıs 1964’tedir onlar.

SIDIKA ERGAZİ: Bizim Şubat’tadır, onların Mayıs’ta...  

SORU: “Kayıp” kardeşin Mehmet Abuzet’i de anlatabilir min bize? 

EMİNE ERGAZİ: O, İskele’de (Larnaka) kalırdı. İskele’de otururdu. Onun da iki taneydi çocuğu, karısı Dervişe üçüncü çocuklarına hamileydi. Ben onu da bilmezdim ya... Köyde olduğum için bilmezdim, ama İskele’ye gittiğimde, boşta olduğunda gelirdi benim yanıma. Kardeşim... “Hoşgeldin aba”, “Hoşbulduk...”“Noldu be? Doğurdu mu Dervişe?” derdim, çünkü hamileydi karısı. “Doğursun” derdi bana, “adını Mustafa koyacağım...”  

SORU: Vay be...EMİNE ERGAZİ: “Ama yok ki babamın adını ha, eniştemin adını koyacağım” derdi. Kocam da Mustafa’ydı ya, çok severdi kendini. “Eniştemin adını koyacağım” derdi... Dedim ki “Tamam...”Kardeşim Mehmet “kayıp” olduktan bir-iki ay sonra, karısı doğurduydu. Benim Tanyel da küçüktü ya, topladım bunun urubalarını, “Bundan sonra çocuk mu doğuracağım?” dedim, torladım topladım bütün küçük urubacıkları verdim kendine. Dedim “Ben napacam bundan sonra?”Benim altı tane çocuğum varken, bana köylü da yardım ederdi... Ve ben kendi çocuklarımdan kısardım ve götürürdüm, verirdim onlara da, dünyanın yasını ederdim... Gardaş gibi da olmaz, değil?Ondan sonra doğurdu... Adını koydu Mustafa... Ben halamla çıktım gittim, gene kısmet neysa, yastıcığın altına çocuğun para koydum. Rahmetlik babam yardım ederdi kendilerine, kasaptı ya yardım ederdi bana da, onlara da... Ondan sonra aile ilişkileri koptu... 

SORU: Kardeşinin “kayıp” olduğunu nereden öğrendiydin?

EMİNE ERGAZİ: Ben o gün İskele’ye gittiydim, haberim yoktu ya, gene halama gittiydim. O gün yani 15 Mayıs 1964, gene rastgele İskele’ye gittiğimde ve halama indiğimde, dediler bana “Gardaşın da kayboldu!”“Yok da!” dedim, gene başladım bağırayım, ağlayım... 

SORU: Yani Şubat’ta kocan “kayıp” oldu, Mayıs’ta kardeşin “kayıp” oldu...

EMİNE ERGAZİ: Evet, üç ay sonra da kardeşim “kayıp” oldu... Sonra karısı istemediydi bizi... Sonra evlendiydi... Adını Mustafa koyduğu çocuk denizde boğulduydu... 3-4 yaşında vardı... Küçüktü...  

SORU: Sıdıka, sen nasıl hatırlan babanı?

SIDIKA ERGAZİ: Babam çok milliyetçi bir adamdı. Ailesini çok seven, herkese hürmeti olan, bonkör bir adamdı. Böyle yedirsin, içirsin, çok hoşuna giderdi. Fakirdi, gün işlerdi, gün yerdi, cebinde bir kuruşu da olmazdı ama kapıdan geçen şahsa kahvesini içirirdi, yedirirdi – yani... 

SORU: Gönlü zengindi...

SIDIKA ERGAZİ: Gönlü zengindi... Bize da o merhamet, ondan kaldı ya... Kim geçse ya yedirecek, ya içirecekti... Lisanı da çok iyiydi, Rumcası, İngilizcesi...  

SORU: Mustafa Bey, siz hiç babanızı hatırlamadan büyüdünüz çünkü babanız “kayıp” olduğunda altı aylıktınız...

MUSTAFA ERGAZİ: Evet... Babamı sadece fotoğraflarından gördüm...

SORU: Büyürken ne hissederdin? Bekler miydin babanın dönmesini? 

MUSTAFA ERGAZİ: Hala beklerik... Hala daha hayalimiz var... Kemiklerini olsun inşallah buluruk, bulunur...  

SIDIKA ERGAZİ: Ha bugün, ha yarın çağıracaklar bizi diye beklerik. Ve en büyük arzumuzdur, sana söyleyeyim... 

MUSTAFA ERGAZİ: Herkesin hayalidir yani atasını bulsun... 

SIDIKA ERGAZİ: Bir yere bir şey koyduğun zaman, bilin ki “Aha bu benimdir...”Ama koymadığın zaman, içinde uhdedir. Acaba nerede gömülüdür? Acaba nerededir? Ama bulunduğu zaman da alın, götürün, bir yere gömen, giden üstüne ibadetini da yapan... Gerçi her ölüm yıldönümünde olsun, sair günlerde olsun, annem okutur, okuturuz... Anarık, her zaman anarık... Ama babasızlık bambaşka bir duygudur. Gerçekten, samimi söylerim sana... Ben devamlı kahrolurum babasızlığıma... En büyük evladıdım ben, ben çok iyi hatırlarım, her zaman kahrolurum... Bana verirlersa isterim, bulunursa isterim. Şehitliğe da gömülmesini isterim, adı anılsın, her zaman için milli günlerde anılsın ama hiç tahmin etmem yani öyle bir olanak doğsun bize da... Biz gariban büyüdük, herhalde gariban da öleceyik. Bulunsa da, biraz zor gömebilirik kendini şehitliğe... Mesela Mağusa’da şehitlik var, onda şehitlik var, bunda şehitlik var ama tahmin etmem...  Herhalde köy mezarlığına gömerik kendini...    


Yenidüzen Gazetesi
http://www.yeniduzen.com/

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 269

Bu Yazıya İlk Yorum Yazan Ol
RSS yorumları

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website