|
Larnaka’nın Balıkçıları Aylardan temmuz ayı, gün batımı saatleri. Herhangi bir gün, diğerlerinden hiçbir farkı olmayan, hep birbirine benzeyen yaz günlerinden biri. Güneş yavaş yavaş dağın arkasına saklanmaya ve yerini az sonra çıkacak ay ışığına bırakmaya hazırlanıyor.Günün bu saatlerinde deniz, mavi renginden sıyrılıp, gümüş rengine bürünüyor. Gün boyu izlediğinizde denizin ne kadar renk değişimi yaşadığını görürsünüz. Sabahın erken saatlerinde tıpkı kristal bir bardak rengindedir. Işıltılı, göz alıcı ve her kum tanesini görebileceğiniz kadar şeffaftır. Saatler ilerledikçe mavinin her tonunu barındırır. Akşam saatlerinde mordan laciverte dönüşerek inanılmaz bir renk cümbüşüyle geceye teslim olurken en güzel zamanın hangisi olduğuna bir tũrlũ karar veremezsiniz.Martılar sevinç çığlıkları atarak, balıkçı sandallarından kendilerine atılan akşamın son bahşişlerini paylaşıyorlar. Kasabanın sokak ışıkları birer birer yanmaya başladı. Karşı kıyıdan diğer köylerin ışıkları panayırı andırıyor. Bir kırmızı bir sarı yanıp göz kırpıyor karşı kıyılara.Her akşam bu saatlerde beyaz bir yelkenli hafif esen meltemin etkisiyle salına salına geliyor. Arkasından bembeyaz bir gemi. Belli ki yolcu taşıyor, alımlı çalımlı ve kendinden emin bir tavırla limana yaklaşıyor, yolcularına güzellikler yaşatmanın verdiği gururla. Bu gece dinlenip yarın yine, yeni yolcularına, mavi yolculuklarda, bambaşka güzellikler yaşatmak için.Limana yaklaşırken beyaz geminin arkasında, annesinin peşinden giden, oynamaktan yorgun düşmüş haylaz çocuklar gibi yalpalaya yalpalaya ilerleyen rengarenk balıkçı sandalları var. Denizin tepesinden onlara bakan yıldızlarda saklambaç oyunundaki gibi saklandıkları yerden bir bir çıkmaya başladılar. Denizin üstüne düşen ayın ışığı eve dönüş yolunu gösteriyor…Sevenler için uzaklardaki özlenen dost gibidir deniz. Zaman zaman kıskanç bir aşık gibi hiddetli, zaman zaman cilveleşen bir yosma gibi.. “Gel gel” diye çağırır kucağına mavi gözlü yar sevdiğini... Kaç kişiyi koynuna aldı, sonsuza kadar bilemezsiniz! Bir o kadar da tehlikeli!..Asla kayıtsız kalamazsınız. “Bugün de sağ salim eve dőnũyoruz, yarına Allah kerim” diyerek, güneşten yanık tenli esmer, güleç yüzleriyle ,ekmek teknesini denize emanet ederek, sabah olmadan tekrar denize açılmak üzere evin yolunu tutuyor balıkçılar...Hanımlar sofrayı hazırlamış. Penceresi açık evlerden gülüşme sesleri geliyor. Balkonlarına oturmuş denize karşı, akşam yemeklerini yemek için hazırlık yapanları görünce insanın neredeyse “perde açılsın şölen başlasın” diyesi geliyor...Almış eline orta yaşlı balıkçı, buzlu konyağını, gün boyu cebelleştiği denizi seyrediyor; simdi geçip karşısına hesaplaşmak zamanı! Aldıklarının karşılığında verdiklerinin hesabını sormak zamanı! Bu hesaplaşma her zamanki gibi şişenin ve gecenin sonuna denk gelir!..Ama her zaman deniz kazanır... Verdiği sadece çocuk çoluğun nafakası... Ama ya aldıkları? Daha on yaşımda ya vardım ya yoktum”diye anlatmaya başladı orta yaşlı balıkçı. “Babamı yuttu bu deniz”diye devam etti.” Günlerce aradı sandallarla kasabalı, “Ama deniz aldığını geri vermez ki!”dedi. “Bulamadık babamı. Bir sabah aldığım gibi sandalı denize açıldım, çok küçüktüm, motoru bile çalıştıramazdım, asıldım küreklere gidebildiğim kadar gittim, durdum denizin ortasında, ağladım ağladım, istediğim gibi denize küfür ettim, ama gene de babamı geri vermedi bana” dedi ve kısa bir ah çekerek devam etti; “Ama nasıl oldu ben da anlamadım. Farkına varmadan babamın hesabını sorayım derken denize, ben de balıkçı oldum çıktım. Denizin tuzunu bir kere yaladın mı, bir daha vazgeçemezsin” dedi. “İşte deniz böyledir. Bir kere alışan bu tuza bir daha vazgeçemez. Ne deniz fırtınası ne yağmur ne olursa olsun Allaha sığınıp, her gece çıkarız balığa; kaderde ne varsa balıkçı doğduk balıkçı öleceğiz. Başka bir iş bilmedim, yapabilir miyim diye de düşünmedim doğrusu. Babamın bıraktığı yerden devam ettik. Aldı da verdi da. Cefası çok ama geçtik mi karşısına, aldık mı bu havayı (havada tuzlu bir nem kokusu var) dünyanın ne başka yerinde yaşayabiliriz, ne de başka bir iş bizi memnun eder” diye sözünü tamamladı orta yaşlı balıkçı.. Öyle bir bakışı vardı ki denize, annesinden ayrılan çocuk gibi hüzünlü. Babasının matemini ise denizle paylaşıyordu, bakışları "Benden çok sevdin" diyerek. Babasını aldığı için denizi affediyordu sanki, öyle bir sevgi vardı nemli gözlerinde. Onu dinlerken anlamaya çalışıyordum. Bir deniz kasabasında, doğmuş yaşamış ve yaşlanmış bir balıkçının denize aşık olmasından, ondan vazgeçememesinden daha doğal ne olabilir ki! Ama ya o kasabadan ayrılmak ve başka yerde yaşamak zorunda kalmak ? Bildiğim bütün balıkçıların buna benzer birçok hikayesi var Larnaka’da.. Ve Larnakalılarda büyük bir deniz aşkı var. Hangimiz annelerimizden izinsiz kaçarak denize dalmadık ki? Erkek çocuklarının “İskelebaşı”na gitmeyeni var mı acaba? Hele yığın yığın tepe olan ficaların üstüne koşarak dalan, gece annelerimizin ninnileri yerine sandalların motor sesleriyle uyumadık mı? Sabahları denizin uyuyan halinden etkilenerek taş sektirmedik mi üstünde deniz uyansın diye... Larnaka deniz kasabası her zaman çok özeldir... Larnaka’yı özel kılan bu insanlara ve tüm deniz (Larnaka) sevdalılarına... Burada doğan ve burada yaşayan tüm balıkçılara... Denize gidip de dönemeyen dedem Mustafa Hindi’ye, sevgili dayım Hasan Kahgüllü’ye, eniştem Mahmut Şeytan ile Musmul’a, Pırlama’ya, Muhiga’ya ve tüm kaybettiğimiz Larnakalı balıkçılara selam olsun... Selam olsun Larnaka’ya gönül verenlere... Emete Başkal-Nisan 2010 Bu Yazıya İlk Yorum Yazan Ol | İzleme: 136 |