| Lambirolar-Hitay Hanım Anlatıyor |
|
|
| Cuma, 09 Kasım 2007 | ||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Sevgül Uludağ Lambiroların ilginç yaşamı... "Şu anda Kıbrıs’ta yaşayan tek “Lambiro” o olsa gerek... Onu bulabildiğim için şanslıydım... Hitay Hanım, 1965 yılında “Teşkilat”ın vurup öldürdüğü, sonra da “Kayıplar Listesi”ne koyduğu Behri Lambiro’nun akrabasıydı... Onunla Lambirolar’ın Mısır’dan başlayan yolculuğunu, Kıbrıs’a yerleşmelerini, Kıbrıs’ta Lambirolar’ın neler yaptığını, Larnaka’da geçen yaşamlarını konuştuk."
Kıbrıs:Anlatılmamış Öyküler Sevgül Uludağ
Lambirolar’ın ilginç yaşamı...
Hitay Torgut, Mısır’dan kaçıp Larnaka’ya yerleşen Kabasakal’dan başlayan aile tarihçesini anlatıyor...
Uzun yıllar önce Mısır’da bir adam yaşarmış... Bu adamın Mısır’ın kralı ya da paşası olduğu anlatılıyor... Günlerden bir gün, Mısır’da isyan çıkmış ve bu adam da, canını, ailesini ve servetini kurtarmak için Mısır’dan kaçmak zorunda kalmış...Bir gemiye eşini, kızlarını, altınlarını yükleyip Mısır’dan yola çıkmış... Vardığı yer, Larnaka olmuş...
Buraya yerleşmeye karar vermiş. Yanında getirdiği altınlarla, Larnaka’dan araziler satın almış ve ailesiyle birlikte Larnaka’ya yerleşmiş... Ona “Kabasakal” diyorlarmış ancak zaman içinde ailenin adı “Lambiro”ya dönüşmüş...“Lambiro” belki de, tüm Larnaka’da görüldüğü gibi bir lakaptı çünkü Larnakalı Kıbrıslıların lakapları vardı...
“Lambiro”, aslında Rumca bir sözcük ve “Parıltı” ya da “Işıltı” anlamına geliyor... Böylesi bir lakabı, herhalde Mısırlı Kabasakal’ın altınlarına yakıştırma olarak seçmiş ahali ve zaman içinde “Lambiro”, lakap olmaktan çıkıp, bir soyadına dönüşmüş... Bir diğer söylentiye göre, “Lambiro” aslında “korkuluk” demek... Ancak kimsecikler “Lambiro” sözcüğünün neden ailenin lakabı ve soyadına dönüştüğünü hatırlamıyor...
İnternette bir arama yapacak olursanız, “Lambiro” soyadının çok ender bir soyadı olduğunu görebilirsiniz... Yüzlerce, binlerce Lambiro yok... Yalnızca birkaç aile Amerika’da, birkaç aile de İngiltere’de ve neredeyse tümünün kökeni de Larnaka...
Lambirolar, yurtdışına göç ettiğine göre, izlerini nasıl sürebilirdim? İmdadıma Larnakalı Musa Bey yetişti, Kumsal’da, Lambirolar’ın kızlarından birinin yaşadığını, adının Hitay Torgut olduğunu, Alpay Durduran’la da akraba olduklarını anlattı. “O zaman işim kolay” diye düşünüverdim... Artık, rahatlıkla Lambirolar’ın hikayesini öğrenebilirdim...
Hitay Hanım’ın oğlu Nidai Torgut’u aradım, sonra da Hitay Hanım’ı... Onunla Kumsal’daki evinde oturup konuştuk... Şu anda Kıbrıs’ta yaşayan tek “Lambiro” o olsa gerekti... Onu bulabildiğim için şanslıydım... Hitay Hanım, 1965 yılında “Teşkilat”ın vurup öldürdüğü, sonra da “Kayıplar Listesi”ne koyduğu Behri Lambiro’nun akrabasıydı... Onunla Lambirolar’ın Mısır’dan başlayan yolculuğunu, Kıbrıs’a yerleşmelerini, Kıbrıs’ta Lambirolar’ın neler yaptığını, Larnaka’da geçen yaşamlarını konuştuk.
Röportajımız şöyle:
SORU: Hitay Hanım, kaç yaşındasınız? HİTAY TORGUT: 70 yaşında oluyorum, 23 Kasım 1936 doğumluyum... Larnaka’da doğdum...
SORU: Nasıldı aileniz? Biraz söz eder misiniz? HİTAY TORGUT: Babam ilk öğretmendi, sonra polis idi. Adı Nidia Hulus idi. Annemin adı da Adalet Hüseyin Lambiro’ydu... Hüseyin’di dedemin adı, Lambirolar’dandı işte... Babam o zaman İdadi’yi bitirmiş... O zaman İdadi vardı ya? İdadi’yi bitirmiş. Öğretmen idi. Annayonda Gadayyonda diye bir köy varmış o zaman bu Beşparmak dağlarının altında. Oraya öğretmen yollamışlar babamı. Ama ıssız bir yer... Çok ıssız bir köymüş...
SORU: Öğrencisi var mıymış? HİTAY TORGUT: Sadece 4-5 tane öğrencisi varmış... Babam birkaç gün kaldıktan sonra, kalktığı gibi kaçmış oradan! “Ben böyle öğretmenlik istemem!” demiş. Kalktı gitti köyüne, kendi da Konedralı’ydı ya...
SORU: Annemin ailesi da Konedralı’ydı, “Yabaniler”... Ya da Gulleler... HİTAY TORGUT: Biz da “Hulusi Hocalar”danık... Hulusi Hoca, öğretmenmiş o zaman tabii, Galatya’da... İlk o da öğretmenmiş, sonra imam olmuş... Köyün imamıydı son ihtiyarlık zamanında... O da Konedra’nın zenginiydi – o da Karamanlar’dan gelme, Türkiye’den gelmeymiş onun babasının babası da... Babam, altı sene İdadi’yi okurken burada, tabii hep kasabada okumuş diye, köyde de kalmazmış zaten hiç... Bir taneymiş zaten... Yedi sene sonra doğurmuş onu nenem da çok şımarık büyütmüş... Nenemin adı Ayşe Hulusi... Benimle eşim iki kardeş evladıyız... Mesela Ayşe teyzemle annem kızkardeş idi, Mustafa eniştemle Nazım amcam vardı, onlar da ikiz idi...
SORU: Sonra ne yapmış babanız? HİTAY TORGUT: Bıraktığı gibi kaçmış... Birkaç zaman sonra, gazetelerde ilan çıkmış... Birinci Dünya Savaşı’ymış... Babam 1900 doğumluydu... Polis ararlarmış o zaman, polis yazılmış... Sonra Larnaka’ya becayişliği çıkmış. Ve Larnaka’ya polis olarak gitmiş... Bir müddet sonra annemi görmüş, annem çünkü Larnakalı, Adalet hanım, Larnaka’nın zengini, babası Lambiro... Tabii ablaları var, dayıları, kardeşleri var ama o zaman annem evdeymiş daha...
SORU: Lambirolar’ı anlatır mısınız bana? HİTAY TORGUT: Dedemin annesi Kabasakallar’danmış. Mısır’da... Mısır’da kral zamanının kralıymış, kralmış... Ama ihtilal olmuş. Ve dedemin annesi ve o Kabasakal denen kişi, almış ve kaçmış kendilerini... Üç oğlu varmış zaten, bir da nenem... Benim dedem, onun oğluydu...
SORU: Yani dedenizin babasına “Kabasakal” idi... HİTAY TORGUT: Evet... Almış evlatlarını ihtilal olunca, kaçmışlar... Köfünnan altınlar getirmişler... Onun üç oğlu vardı, bir da kızı. Oğlularından biri İstanbul’a yerleşti fakat adını hatırlamam... Biri Baf’a yerleşmiş, biri da Larnaka’ya... Kendi da kızıyla beraber Larnaka’ya yerleşti... Kabasakallar bunlar... O zaman krallığı indirmiş Mısır, cumhuriyeti mi ne kurmuş...
SORU: Lambiro sözcüğünü sordum ben Rum arkadaşlara ve bana “Parlaklık” anlamına geldiğini söylediler... Herhalde o altınlardan ötürü takılmış bir lakaptı... HİTAY TORGUT: Evet, çok zengin imiş annesi zaten ve buraya geldiğinde kızını bir avukatla evlendirmiş. Paraları da vermiş... Daha ziyade Tuzla’da kalırlarmış ilk... Sonra o altınları bozmuş da vermiş Lambiro dedeme ve bütün zenginlik ondan, sermaye etti, zengin oluşu ondan... Annemle babama gelince... Babam, annemi görmüş sahilde gezerken, istemiş... Lambiro da vermez olur-olmaza kızını! Beş çocukları olur, bir abim ve dört tane kız...Hulus, Nezire, Ahter, ben üçüncüyüm, sonra da Bilge gelir dördüncü...
SORU: Bu isimler çok değişik, “Ahter”, “Hitay”... HİTAY TORGUT: Annem okumuş insandı... Bir romanda okumuş “Hitay” adını... Hun Türkleri’nden gelmedir, öztürkçedir... Eski tarih kitaplarında yazar benim ismim... Çin’in güneyindeki Moğollar’ın, komutanın eşinin ismiymiş...
SORU: Hatta galiba “Hitaylar” var... HİTAY TORGUT: Evet, kavim olarak var... Şehir ismi da var, kavim olarak da var... Onların komutanının karısının adıymış. Romanda kahraman olarak varmış, romanda okumuş ve koymuş benim ismimi...
SORU: Babanız polislik yapardı... Anneniz herhangi bir iş yapar mıydı? HİTAY TORGUT: Annem çalışmazdı, hiç ihtiyacı yoktu. Anneme oturduğumuz evi, dedem vermiş zaten doğrudan... Larnaka’nın göbeğinde otururduk, Kenanlar’ın oturduğu mahalledeydik, Işık Sokağı, Numara 4’te kalırdık...
SORU: Lambiro Sokağı! HİTAY TORGUT: Vallahi Lambiro sokağıydı çünkü karşımızda da büyük amcam kalırdı... Mısır’dan gelen Kabasakallar’dan ninemin ismi Hatice’ymiş... Hatice ninemin üç oğlu, iki da kızı vardı. Dilber halam ve Namiye halam... Rifat dayım ve Fuat dayım... Fuat dayım, senelernan Lefkoşa’da garutsacılık yaptı...
SORU: Siz çocukluğunuzu nasıl hatırlarsınız? HİTAY TORGUT: Bizim çok rahat bir çocukluğumuz oldu tabii, hep Larnaka’da kaldık çünkü... Babamı becayiş etseler bile, biz gitmezdik köylere hiç. Annem katiyen köylere hiç gitmezdi... “Çocuklarımı sinek yer” derdi... Titiz bir hanımdı diye, annem hiçbir yere gitmezdi. Hatta hatırlarım, İkinci Cihan Harbı’nda, herkes köylere gittiydi, okulları bile taşıdıydılar... Biz gitmedik hiçbir yere! Babam da polisti diye “Kocamın olduğu yerde, ben da ölürüm” dedi ve hiçbir yere gitmedi... Borular çaldığında hatırlarım, tam kapımızın önündeydi sığınaklar, koşturarak iskemleciklerimizi kapar, giderdik sığınakların içine... Hiç köylere gitmediydik... O cihetten rahat bir çocukluğumuz oldu yani... Dediğim gibi, asıl Lambiro dedem... Hüseyin dedem... Zengin olduydu... Üç arkadaş kalkmış bunlar, ortaklık kurmuşlar, onu anlatayım sana... Dr. Fazıl Küçük’ün babası Mehmet Küçük, dedem ve bir de Bardak derlerdi... Bardaklar’ı tanın, değil mi? Şu Tahtagala’da otururlardı... Tahtagala’da meydanlıkta, iki katlı bir evleri vardı... Bardaklar derlerdi kendilerine, Karabardaklar...
SORU: Karabardaklar’ı bilirim... HİTAY TORGUT: İşte onlar... Onların babası, Küçük ve bizim Lambiro, üçü ortakmış... Bunlar hayvan toplarlarmış. Biri hayvan toplarmış, bir semtten, öbürü öbür semtten, Ortaköy’den, dedem de Larnaka’dan toplarmış... Toplarlarmış hayvanları ve giderler Beyrut’a, hayvan satarlarmış.. Beyrut, Lazkiye gibi Arap ülkelerine hayvan götürürlermiş, senelernan ticaret yapmışlar bu şekilde... Onların kalkınması da böyle olmuş, duyardım yani anlatılanlardan... Daima annem anlatırdı, dedem geldiğinde torbayla dökermiş altını masanın üzerine... Satarlarmış ve torbayla altınları getirirler, otururlarmış üç kişi ve altınları pay ederlermiş. Annem “Ben da küçücüktüm, küçücükleri toplardım, urubileri...” derdi. Teyzem vardı Nafia, o irilerini toplarmış! Anlatırlardı bunları ve dinlerdik yani!... Böyle bir hayat geçirdik biz... Nemelazım, annemin evi de güzeldi yani çok... Her çeşit eşyamız vardı...
SORU: Kaç odası vardı? HİTAY TORGUT: Çok odası vardı! Bir odası vardı, bütün düğünler o odada yapılırdı, ince uzun bir odaydı... Bir kısmında hep oymalı eşyası vardı, bir kısmında dolapları vardı. Bir odası vardı, minderli odamız, konsollu, aynalı... Çok odamız vardı yani, başka türlü, anlatamam sana... Biz odalarda oynardık ama misafir odasına gidemezdik... Hiç giremezdik! Yasaktı orası! Mısır’dan yemişler getirirlermiş daima bizim eve... Örülmüş kaseciklerde, dut yemişi gibi bir yemiş getirirlermiş kendilerine...
SORU: Yani Mısır’la bağları demek ki devam ederdi... NİDAİ TORGUT (Hitay Torgut’un oğlu): Zaten sonradan, bu Hatice Hanım vardı, bir araştırma yaptı Mısır’da, ailenin dönümlerce arazisi... Ama hala ispat edemiyorlardı... Hala duruyor orada ama hiçbirinin elinde bir kanıt yok...
HİTAY TORGUT: Kanıtları yok ettiler... Söylerdi Haticabam... Namiye halamın kızı çok üstüne düştü, Kabasakal’ın mirası için... Hatta Efkaf’a gittiğinde, yok etmişler hep Evkaf’ta dosyaları.. “Çünkü” derdi Haticabam, hiç unutmam, “Elçiliğin olduğu yer ve mezarlık, benim dedemin idi” derdi... Kimin tarafından yok edildiğini hiç bulamadıydık... Ölene kadar uğraştıydı Kabasakal’ın Kıbrıs’taki ve Mısır’daki mirasını ortaya çıkarsın diye... Kabasakal’ın İstanbul’daki oğlunun da çok araştırması olmuş... O da gitmiş, avukat tutmuş, hiçbir netice çıkmadı dediler... Bulduysa kendinin oldu? Bulmadıysa... Biz böyle darmadağın olduk çünkü... Benim babam, beni evlendirdikten sonra, annemi da aldı, Amerika’ya gitti, senelerce Amerika’da yaşadı... Benim büyüğüm doğrudan Amerika’ya evlendiydi... Ben burada, Kız Lisesi’nde okuduydum, Viktorya derlerdi o zaman... Bir sene kaldım koğuşta, ondan sonra Larnaka’ya gittim geldiydim...
SORU: Bir da Lambirolar’ın otobüsleri vardı... Onu anlatır mısınız bize? HİTAY TORGUT: Annemin abisinindi o otobüsler... İlk bir otobüs almışlar, Bedford... Hüseyin Lambiro yani... Annemin öteki abisi Osman Lambiro, Amerika’ya kaçtıydı o, 1918’lerde... Genç delikanlıymış ve ansızın üç arkadaş, vapurlarla dövüne dövüne gitmişler Amerika’ya... 32 sene sonra geldi Kıbrıs’a. Geldiğinde, Hüseyin dayıma bu otobüsü almış... Bir otobüsten başladılar, sonra Hüseyin dayımın oğlu İsmail Lambiro büyüttü o işleri... Ama sonra hepsini bıraktı gitti İngiltere’ye...
SORU: Bana, Larnaka’da kaybolan otobüsün de Lambirolar’a ait olduğunu söylediydiniz... HİTAY TORGUT: Evet, tabii... Haftalıkçı şöförler vardı orada... Eşim o zaman hesaplarını tutardı Lambirolar’ın...
SORU: Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra ne yaptıydınız? HİTAY TORGUT: Evlendim... Eşimle yeğendik zaten, o da Larnaka Amerikan Akademisi’ni bitirdiydi. Lefkoşa’ya gelin geldim, 1956’da... Dört sene kaldık Lefkoşa’da... Çünkü eşim Kıvanç Torgut, burada CEPO derlerdi, daire vardı ve bütün sivilleri idare ederdi...Sonra İngiliz kaçacak tabii, 60 anlaşmaları oldu, dediler ki “Larnaka’ya mı, Piskobu’ya mı? Yoksa istifa edecen...” “Yok” dedi Kıvanç, “ben Larnaka’ya giderim” dedi... Biz tekrar 1960’ta Larnaka’ya gittik, zaten aile orada, malım mülküm çok... Anneme Lambiro’dan düşen mallar hep onda... Hem anneme düşen mallar, hem da Kıvanç’ın annesine düşen mallar...
NİDAİ TORGUT: Babamın babasıyla, annemin babası kardeşti...
SORU: Yani Hitay Hanım’ın kaynatası, aslında amcasıydı... Ve aynı zamanda teyzesinin oğluydu evlendiği adam...
NİDAİ TORGUT: Evet...
SORU: Behri Lambiro’yu anlatır mısınız? HİTAY TORGUT: Behri da İsmail’in kardeşiydi, dayımın oğluydu... Behri’nin bir hanımı ve bir oğlu var Amerika’da... Hanımının adı Fatma, oğlunun da Caner... Onlar New Jersey’de... Florida’da da, İsmail Lambiro’nun küçük kardeşi Rifat Lambiro var... Behri, Fatma Hanım’ı aldıydı... Bir tane çocukları vardı sadece, Caner...
SORU: Larnakalılar’ın anlattığına göre otobüslerle ilgili bir kavga çıkmış, “Teşkilat” devridir, silahlar çekilir... Bir kavga çıkar... Sonuçta Behri Lambiro’yu alırlar ve Kale’ye götürürler... Ne olduydu? HİTAY TORGUT: Onu kimse bilmez.. Aspiri’leri kim öldürdü?...
SORU: Hatta Behri Lambiro’yu telle boğduklarını ve bağırmalarını Larnakalılar’ın dinlediğini da anlattılar... HİTAY TORGUT: Ölü bulundu ve gömüldü da... Gömüldükten sonra söylendi...
SORU: Nereye gömüldü? HİTAY TORGUT: Herhalde mezarlığa... Mezarlık bizdeydi, Türk tarafındaydı...
SORU: Peki karısı, çocuğu ne olduydu ondan sonra? HİTAY TORGUT: Nolduydu? İsmail bakardı kendilerine... Para verirdi... Abileri çok baktı kendilerine... Öbür dayıları, amcaları da para yollardı kendilerine... Ondan sonra da Amerika’daki amcası aldı gitti Caner’i, yerleştirdi kendini...
SORU: Neydi nedeni? Behri Lambiro’nun birine bir zararı yoktu herhalde... HİTAY TORGUT: Yoktu... Mağdur idi... Durmadan para çekerdi İsmail’den... Yani bir iş yaptığı yoktu hiç... İsmail öderdi, öderdi kendini, “Hiçbir şey vermedin bana” derdi...
NİDAİ TORGUT: Bir da Eşref vardı kardeşi Behri’nin, 74’ten sonra Larnaka’da kaldıydı... O da öyleydi... O iyiden mağdurdu... Engelli yani...
HİTAY TORGUT: Hiçbir şeyi yoktu kendini gördüğünde ama tez sinirlenirdi... Bütün kusurları, tez sinirlenirdi...
SORU: Otobüs sürer miydi? HİTAY TORGUT: Yok, yok... Doğrudan her gün akşamüstü giderdi yazıhaneye Behri ve İsmail’e “Ver bana gündeliğimi” derdi... Eşref küçüktü... En büyükleri İsmail’di.... Bir da Tünay vardı... Bunlar dayımın oğlularıydı...
SORU: Siz vurulup öldürüldüğünü duyduğunuzda ne hissettiydiniz? HİTAY TORGUT: Ne diyebilin kızım? Üzüldük tabii çok... Üzüldük ama bir şey deyemezdik ki... O zaman hiçbir şey konuşulamazdı! Öbür ölenler nasıl öldüydü?...
SORU: Siz 1960’tan 74’e kadar Larnaka’daydınız... O dönemi, gergin günleri nasıl yaşadınız? HİTAY TORGUT: Kocam Kıvanç Bey, üslerde birinci sınıf memurdu... Gene CEPO’ya gittiydi, üslerdeki polislerin, askerlerin, sivil insanların falan bütün ödenekleriyle uğraşırdı Dikelya’da. Sonra da posta müdürü olduydu Dikelya’da, postada çalışırdı, ölmesinden evvel... Dikelya’da çok işledi bu millete... Mesela 1963’e kadar ben onun ne olduğunu bilmezdim. Gelmezdi eve. “Neredesin?” derdim, “Over-time işlerim” derdi. Meğer bu TMT’yi kuranlardandı... Bunda, Lefkoşa’da 1957’de kuranlardanmış... Bu Karakaş Bahçesi’nde, TMT’yi kuranlardan biriymiş... 63 olaylarında farkettiydim ben... 63’e kadar ben onu hiç farketmedim...
SORU: 63’te nasıl farkettiydiniz? HİTAY TORGUT: 63’te olaylar çıktı, bu arandı tabii karargaha... Gitti... Ben, Larnaka’ya gittiğimde annemin evine gittiydim. Annemin kiracısını çıkarıp, annemin yerine yerleştiydim. O büyük büyük odalar falan... Ablam da hudutta kalırdı, o da geldiydi bana göçmen olarak... Sonra efendimin babası, Bahçalar-Softalar diye bir köyde öğretmen idi, onu da Rumlar esir aldıydı, gitti Birleşmiş Milletler’nan, kurtardı kendini, topladı eşyalarını, onu da getirdiydi benim eve... Düşün üç aile, onun içinde kalırdık. Bakarım bu ansızın, asker elbiseleriyle geldi, omuzları dolu! Omuzlarında işaretler! “Ne bu kıyafet?” dedim. “Ben komutanım! Bilmen?” dedi. “Yoook!” dedim, “nerden bileyim?” O kadar sene düşün, bilmezdim...
SORU: O zaman durdu muydu işten, Dikelya’da? HİTAY TORGUT: Hiç durmadı... Ve bana söylemediği devreler bile o kadar uykusuz kalırmış... Sonunda anlattı bana... “Giderdim” diyor “yüznumaraya, beş dakika uyurdum yüznumarada, sonra gider devam ederdim işime...” Fakretmesin İngiliz diye... Öyle sıkı çekti bizimkiler da noldu? Hiçbir şey verilmedi kendine, hiç kıymeti bilinmedi, o kadar senenin kıymeti bilinmedi, yanar yanar, ona yanarım...
SORU: Sonra 74’te ne yaptınız? HİTAY TORGUT: Esir düştü... Gene aynı şekilde giderdi çünkü... Herkes aylık alırdı o zaman, “Hayır” derdi, “ben azdan çoktan gider gelirim...” Ateş içinde gitti geldi Dikelya’ya... Herkes bildiği halde, o gene attı canını ateşin içine ve gitti geldi, aylığını alsın üslerden diye, hükümetin parasını almadıydı, kendine aylık bağlasın istemediydi, “Olmayanlar alsın” derdi... Gözü göynü toktu... Ve bu tarafa geçtikten sonra, “Hiç olmazsa bana bir tekaütlük olsun bağlayın” dedi, bağlamadılar...
SORU: Kıvanç Bey, postada ne zaman çalışmaya başladıydı? HİTAY TORGUT: 1974’ten sonra... Bu kadar güzel, dürüst çalışırdı, İngilizler çok severdi kendini, “Mr. T” derlerdi kendine... Bütün Dikelya’da Posta’da öyle bilirlerdi kendini... “Torgut”un kısaltılmışıydı, “Mr. T”... Subaylar, albaylar, komutanlar, onu hep öyle çağırırdı.
SORU: Ne zaman esir düştüydü? HİTAY TORGUT: 20 Temmuz’da, düşünce Larnaka, aldılar kendini, götürdüler Bekirpaşa’ya o zaman, hepsini da... Bekirpaşa Ortaokulu vardı, oraya kapattılardı bütün esirleri o zaman. Hiç unutmam, Rumlar bizi pastacının oraya topladılardı, epey konuşmalardan sonra eve dağıldık... Eve geldiğimizde, yıkandı, temizlendi, traş oldu ve ona göre gitti...
SORU: Ne kadar esir kaldıydı? HİTAY TORGUT: 66 gün... En son gelenlerdendi. Biz geçtik bu yannı, sonra çıktı o...
SORU: Siz ne zaman geçtiydiniz kuzeye? HİTAY TORGUT: İkinci harekattan sonra... O 9 Eylül 1974’te esirlikten çıktığında, biz bir haftalık gelmiştik...
SORU: Eşyalarınızı ne yaptıydınız? HİTAY TORGUT: Herşeyim kaldıydı, o güzel evimde kaldıydı... O gün sabah, eniştem kalırdı bizde... Eniştem rahmetlik, Musa Efendiler’den derlerdi, bilmem duyduysan... Çekti arabasını Kıvanç’ın garajdan, Birleşmiş Milletler de böyle geçermiş sahilden. “Ne çıkardın arabayı?” demiş kendine... “Hiç” demiş eniştem, “oğlunu ister, Dikelya’dadır, gelemedi Mr. T” dedi “da götüreceğim kendini görsün” dedi... “Hayır” demiş Birleşmiş Milletler, “kaçırıyorsunuz kendini... Yazıklar olsun, bu güzel evi da bırakıyor ve kaçsın?” demiş. Ben ağlardım yukarıda... “Yok” demiş eniştem, “göresin, akşama geleceğim” demiş... Aldı bizi, koydu böyle, elimde yalnız bir çanta, güya Dikelya’ya gidiyorum, oğlunu görsün diye... Polislere hep öyle söyledim... Oğlumuz Nidai 14 yaşındaydı o zaman. Dikelya’ya gitmedik, doğrudan Pergama’ya bıraktı bizi eniştem. Pergama’dan bir oda kiraladık, gittik, orada kaldık. Eniştem döndü tekrar arabaynan belli olmasın diye. Ondan da geldik biz Lefkoşa’ya... Ondan sonra da, Kıvanç çıkınca esirlikten, gitti evime... Evimde ablam otururdu, Sümer’ler vardı, onları kaçıracaktı, kızlar vardı, onları kaçıracaktı. Gitti yani Kıvanç, gitti geldi, Larnaka’dan Dikelya’ya gitti geldi evimize. Pek çok eşyamızı annemin evine taşıdıydık... Annem 1972’de döndüydü Amerika’dan ve evine yerleştiydi... Bu defa olaylar çıkınca, annem Amerikan tabasıydı diye her gün Konsolos gider ziyaret ederdi kendilerini. Bütün değerli eşyalarımı hep taşıdıydık annemin evine ve ondan yavaş yavaş kaçırttı bana kendilerini...
SORU: Deniz kabuklarıyla bezeli bu sandığı, lamincanayı falan nasıl yapardı Kıvanç Bey? HİTAY TORGUT: Beraber yaptık... 63 olaylarından sonra şu kapalıydı Larnaka, dalardı denize, çıkarırdı bu kabukları...
SORU: Kendi toplardı deniz kabuklarını!... HİTAY TORGUT: Tabii, tabii... Dalar denize çıkarırdı... Onları evvela kaynatırdık, sonra içindeki hayvancıkları iğneyle çıkarırdık... Ama napsan kuyrucuğu kopar içine, o kalırdı içinde... Onları da deste deste, her karınca yuvasına götürür, korduk... Karıncalar da onları yerdi içinden... Sonra parti parti yıkardık tekrar kendilerini kokmasın diye... Onları çıkarmazsan kokar çünkü... Hep onları senelernan biriktirdik zaten... Sonra oturup yaptı işte... Bu bir hobisiydi, hep kendi aklından geliştirdi... Hobisiydi... Evvela başladı küçüklerden yapsın, sonra da büyüklere döndü... İşten gelirdi, giderdi askere. Askerde işini yapar, gelirdi otururdu, bunları yapardı...
SORU: Herhalde aklını başında tutmak için yapardı... HİTAY TORGUT: Evet, “Dinlendirir beni” derdi... Pul, eski para kolleksiyonu da yapardı... 74’ten sonra CEPO’dan kendini postaya aldılardı... Dikelya’daki posta müdürüydü... Senelernan TMT’de çalıştı, 74’e kadar... Dikelya posta müdürlüğünden emekli olmaya fırsat bulmadı, kalp krizi geçirdi. 1996’da kalp krizi geçirdi, 2001’de de öldü. 1996’da kalp krizi geçirdiğinde, mecburen durdu çalışmaktan fakat yaşı gelmezdi emeklilik için çünkü onlarda 65’tir emeklilik yaşı... 2001’de onu kaybettiğimizde 66 yaşındaydı... Oğlum Amerika’da okurdu, babası hasta olunca geldi...
SORU: Aksi halde çok yalnız olacaktınız... HİTAY TORGUT: Hiç sorma neler çektik... Sağolsun işte oğlum yanıma geldi...
SORU: Larnaka’yı düşündüğünüzde, ne kaldı size geriye? HİTAY TORGUT: Da neler kalmadı kızım... Bütün çocukluğum, gençliğim, hep onun içinde geçti...
SORU: Size göre nasıl bir yerdi Larnaka o zamanlar? HİTAY TORGUT: Çok samimi insanları, çok canayakın...
SORU: Zaten herkesin bir lakabı vardı... HİTAY TORGUT: Evet, evet... Bize de Lambirolar derlerdi... Annemin Lambiroları’ydık biz... Sahili... Eğlenceleri... Sonra bizim Kadınlar Birliği’yle beraber çok güzel eğlencelerimiz vardı, Müderrisoğlu’nun Sevgi Hanım’la beraber... Lambirolar’ın otobüslerini kiralardık, her hafta bir yere gezmeye giderdik, açılınca yollar...
SORU: Mesela nereye giderdiniz? HİTAY TORGUT: Nere gitmezdik? Baf’a kadar gittik! Hamamlar’a gittik! Bütün Trodoslar’a, her hafta bir yere giderdik... Çok samimi bir hayatımız vardı. Hiç unutamayacağım günlerdi o günler... Ama 74’ten sonra herşey zehir oldu, bıraktık geldik... Napalım?... Her Cumartesi eğlencelerimiz vardı mesela İstanbul Plajı’nda, balolar yapardık... Her Cumartesi masamız ayrılırdı, Kıvanç Bey’in masası her zaman ayrılırdı İstanbul Plajı’nda, mehtaba karşı... Otururduk...
SORU: Barikatlar açıldıktan sonra hiç gidip baktınız mı evinize? Ne hissettiniz evinizi görünce? HİTAY TORGUT: Gittik ya, gittik... Hazır düşeyim kalayım... Zaten sınırlar açıldığında ben bunda değildim, Avustralya’daydım... İnanamadım sınırların açıldığına! Sonra gelince gördüm... Gittik evime, girebildi miyim? Merdivenlerde düştüm kaldım... Tuttu çocuklar beni... İçeri giremedim... Çıkardın da yalnız deniz görünürdü, yol görünmezdi benim evimden...
SORU: Şimdi kim yaşar içinde? HİTAY TORGUT: Ne bileyim? Bir EOKA’cıymış, bir adam yaşar.. Bize o cihetten bir şey demedi... Hatta altında yaşayan da Maraş’tan çok zengin bir adamdır... Elbise satar, gömlek diker falan... Güzel muamele ettiler bize, “Buyur” dediler ama ben çıkmadım... Dayanamadım zaten... Annemin evine de gittik ama onun da kapısı açılmadı, kaç defa gittiysek...
SORU: Behri Lambiro’nun “Kayıplar Listesi”nde olduğunu biliyor musunuz? Vuranlar bilindiği halde, koydular kendini “Kayıplar Listesi”ne!... HİTAY TORGUT: Behri, “Kayıplar Listesi”ndedir? Olabilir... Kabul etmezler tabii ama kayıp değildir Behri...
Kaynak: Ağustos 2006, Yenidüzen NOT: Lambirolar'dan mesaj var... Yorum (Yenidüzen gazetesinin internet sayfsından alınmıştır.)
Yorum Yaz
İzleme: 2135
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4 |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki |
|---|





