Anasayfa arrow Tarih Araştırmaları arrow Köfünye (Geçitkale) Olayları- İsmail Hakkı Aktüren Anlatıyor
Köfünye (Geçitkale) Olayları- İsmail Hakkı Aktüren Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Salı, 09 Ekim 2007

 

Larnaka'ya Bağlı Bir Köyümüz ve...

Tarihimizde bir dönemeç:  Köfünye Olayları (1)+(2)    

Sevgül Uludağ  

"15 Kasım 1966'da ilk kez Türkiyeli bir komutan Köfünye'de vurularak öldürülüyor.  Komutan Günay Bey neden öldürüldü? Günay beyin yerine gelen  Çetin komutanın çılgın uygulamaları nelerdi? "

"15 Kasım 1967'de Grivas'ın komutasındaki rum ordusu köye neden saldırmıştı? Saldırının ardından gelişen  ve hayatımızı değiştiren olaylar... "

"Ve nihayet 20 Temmuz 1974 savaşında köyde neler oldu?"

Eski mücahitlerden İsmail Hakkı  Aktüren  o günleri anlatıyor...

 

Yeraltı Notları, 14 Temmuz 2005

Sevgül Uludağ

 

Tarihimizde bir dönemeç: Köfünye olayları

Sevgül Uludağ

Küçük bir çocukken, “Köfünye olayları”nı Naciye Teyze’den dinlerdim... Naciye Teyze komşumuzdu ama bana annem kadar yakındı... Uyuyamadığımda, annem ona götürür, Naciye Teyze’nin anlattığı masallarla ya da söylediği ninnilerle uykuya dalardım... Kokusunu hala unutamadım... Naciye Teyze’nin eşi Hüseyin Ozanlı, ya da ona seslendiğimiz şekliyle “Çavuş Dayı” polisti... 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ilanıyla birlikte Köfünye’ye jandarma çavuşu olarak tayin olmuştu... 1963 olayları ardından köye Türkiyeli komutanlardan biriyle takışmış, ardından Larnaka’ya tayin edilmişti... Türkiye’den gelen kimi komutanlar, bölgede olayları yatıştırmaya çalışırken, kimileri de olayları provoke etmeye çalışmış, anlatılanlara göre adeta “yangına körükle” gitmeye çalışmışlardı... Tüm bunlar söylenti şeklinde anlatılıyordu...

Şimdi artık hayatta olmayan o sevgili büyüğümüz Naciye Teyze’den dinlediğim Köfünye olayları hakkında günün birinde röportaj yapacağımı bilemezdim...

Aytotoro ya da Boğaziçi ile Köfünye ya da Geçitkale köylerinde 1967 yılında yaşanmış olan olaylar, tarihimizde bir dönemeci simgeliyordu... Sanki de Kıbrıs coğrafyasında birileri, masada bulunan kartları toplayıp, karıştırıp yeniden dağıtmak için anlaşmıştı... Aytotoro ve Köfünye olayları ardından Kıbrıs’ta kartlar yeniden dağıtılmış, yeni bir oyun başlamıştı... 

Yakın tarihimizin bu kesitine daha yakından baktığımızda, neler görüyorduk?

Köfünye (Geçitkale) olayları ardından, saldırının mimarı Grivas Yunanistan’a geri çağrılmıştı... Grivas, 1971’e kadar adaya geri dönmeyecekti... Köfünye olayları ardından Yunan askerleri adadan ayrılmak zorunda kalmıştı... Rauf Denktaş’ın Ankara sürgünü sona ermiş, adaya dönüş yolu açılmıştı... 15 Kasım 1967’de, Grivas önderliğinde, Köfünye’ye Rum askerleri saldırmış, 28 Aralık 1967’de ise Kıbrıs Türk toplumunun tüm yönetim işlerini Dr. Fazıl Küçük başkanlığında yürüten Geçici Komite feshedilerek, yerine “Geçici Türk Yönetimi” ilan edilmişti... Geçici Türk Yönetimi’nin başkanlığını Dr. Küçük, Başkan Yardımcılığı’nı ise Rauf Denktaş yürütecekti... Dr. Ahmet Gazioğlu’na göre “Oluşturulan Yürütme Organında, Kıbrıs Cumhuriyeti Hükümeti'ndeki 3 Türk Bakana ek olarak ilgililerce atanmış 6 üyeye daha Bakanlık düzeyinde görevler verildi. 1960'da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Meclisi'nin Türk üyeleri ile Türk Cemaat Meclisi üyeleri ise, Geçici Türk Yönetimi'nin Yasama Meclisi'ni oluşturdu. Ayrıca Türk toplumunun Yasama, Yürütme ve Yargı işlerini düzenlemek için 19 maddelik bir 'Temel Kurallar' metni kaleme alındı...”  (http://strateji.cukurova.edu.tr/KIBRIS/10.asp)

Belki de, tüm bunlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nden “ayrı bir devlet” ilanının ilk adımını oluşturuyordu...Köfünye olayları ardından, 1968’in Nisan ayında Rauf Denktaş adaya dönmüştü.  6 Haziran 1968’de ise Kıbrıs Türk tarafını temsilen Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum tarafını temsilen Glafkos Klerides arasında “toplumlararası görüşmeler” başlamıştı... Köfünye olayları ardından Kıbrıs’ta iki toplum arasında bir tür “normalizasyon süreci” yaşanmaya başlanıyor ve bu süreç, 1974’e kadar devam ediyordu...
Geriye dönüp o günlerde Aytotoro (Boğaziçi) ve Köfünye’de (Geçitkale) olaylara tanık olmuş olanları bulmaya çalıştık... Yalnızca Kıbrıslıtürkler’den değil, Köfünye saldırısına katılmış bir Kıbrıslırum’dan da olayları anlatmalarını istedik... Bir döneme damgasını vurmuş, tarihimizde bir dönemeci oluşturmuş “Aytotoro-Köfünye olayları”na resmi tarihin gözlükleriyle değil, olayları yaşamış olan yurttaşların gözleriyle bakmaya, o bölgede neler olup bittiğini anlamaya çalıştık... Ama en önemlisi, Kıbrıslıtürk olsun, Kıbrıslırum olsun, bu olayların insanlarımızın yüreğinde nasıl bir iz bıraktığını, yaşamlarının nasıl etkilendiğini anlamaya çalıştık... Resmi tarihin görmezden geldiği, gizlediği, önemsiz kıldığı olayların insan yüreği üzerindeki etkilerini öğrenmeye çalıştık...
İlk röportajımız, İsmail Hamit Aktüren’le:
Soru: İsmail bey, kaç yaşındasınız?

İsmail Hamit: 53 yaşındayım... Boğaziçi’nde (Aytotoro) doğdum... 

Soru: Nasıl bir aileniz vardı? Kaç kişiydiniz?

İsmail Hamit: Ailemiz küçük bir aileydi, bir tek ablam vardır. 11 yaş farkımız var... Annemin adı Rahme, babamın Hamit... Babam bahçeciydi, işçiydi yani o dönem... Annem de evdeydi ama mesela harup, zeytin toplama, orak gibi işlerde çalışırdı... O işlerle meşgul olurdu... 

Soru: Peki, Aytotoro nasıl bir köydü? Karma bir köydü...

İsmail Hamit: Aytotoro karma bir köydü, ortasından bölünmüş bir köydü... Köyün ortasında köprü vardı... Köprünün güney kısmında Rumlar, kuzey kısmında da Türkler vardı... Bir tek girişi vardı genelde... Bir Alaminyo köyünün girişini hesaplamazsan, bir tek giriş, bir tek de çıkış vardı köyden. O yol, Limasol-Lefkoşa yolundan gelirdi. Oradan köyümüze gider, oradan da denize giderdi bu yol... Şu anda çok güzel bir yol yaptılar, denize giden çok güzel bir yol oldu. Gelişti orası da... 

Soru: Siz küçükken Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar’ın ilişkileri nasıldı? Hatırlar mısınız? Mesela oynar mıydınız birlikte?

İsmail Hamit: 1963’e kadar çocukluğumuz beraberdi, oynardık ama gene da aramızda ayrı bir şey vardı sanki... Sürtüşme değildi de, birbirimize “Türk”, “Rum” gibi bakardık... Daha çok ayrıydık... 1963’ten sonra ortadan bölündü, hiç karışmazdık biz... 

Soru: Yani 63’ten önce yine o köprünün bir tarafı Kıbrıslırumlar, bir tarafı Kıbrıslıtürkler’in bulunduğu yerler miydi?

İsmail Hamit: Hayır... Karmaydı, karışıktı... 

Soru: Demek bir tür nüfus değişimi yapıldı...

İsmail Hamit: Evet, öyle oldu... Zaten 63 olayları çıktığında, Türk bölgesindeki Rum evlerine, Rum bölgesindeki Türkler, diğer tarafa da bizim bölgeden kaçan Rumlar yerleşti... 

Soru: Köyde çatışma mı çıktıydı ki böyle olduydu?

İsmail Hamit: 1963’te çıkmadı... Bizim ilk çarpışmamız 1964’te oldu... 

Soru: Yani çıkmadığı halde...

İsmail Hamit: Gene da korktuk birbirimizden, onlar bizden, biz onlardan korktuk ve ayrıldık 1963’te...

Soru: 1963’te kaç yaşındaydınız?

İsmail Hamit: 11 yaşındaydım... İyi hatırlarım yani... Şimdiki gibi birçok şeyle meşgul değildik diye o zaman, ondan aklımda kaldı... O zaman herkes yalnız o konuyu bilirdi...  

Soru: 1964’te ne olduydu?

İsmail Hamit: Bizim köyde 5-6 kere çarpışma olduydu... 

Soru: Ölen oldu muydu?

İsmail Hamit: 1964’te ilk çarpışmamız, altı gün, altı gece sürdü... Hiçbiri evden dışarı çıkmayacak şekilde... Tabii şimdiki gibi, o kadar da bilinçli askerlik falan yoktu. Herkesin elinde derme çatma tüfekler, piyadelernan... Bizim 64’te Emir  yaralandı, ayağı yaralandı, onun da ayağını kestiler... O malul gazidir... Onun vuruluşunu gördük ilk... Ondan sonra artık, biraz ilişki da varsaydı kendi aramızda, o da koptu. Bizim ilişkimiz yoktu, çocuktuk ama büyüklerin ilişkisi... Ondan sonra, onlar bir Türk vurdu...

 Soru: Peki, Emir bey yaralandığında, Türkler de Rum vurdu muydu?

İsmail Hamit: Hayır, vurmadı... Ondan sonra onlar bir Türk vurdu, biz bir Rum vurduk. Bir Türk vurdular, bir Rum vurduk... Böyle bir onlar, bir biz, gittik...  

Soru: Kan davası gibi...

İsmail Hamit: Evet, aynen öyle... Ama ne yazık ki o zaman ölenler, 70 yaşında bir ihtiyar... 80 yaşında bir Rum... Yani... 

Soru: Lüzumsuz yere öldürülenler...

İsmail Hamit: Afeden, eşeğini dövemeyen semerini dövermiş hali... Bir ihtiyarı koyunlarını beklerken, git da öldür... Hiç suçsuz bir ihtiyar adamı... İşte, eşek-semer hikayesi... Devam etti böyle olaylar...

 Soru: Peki sizin köyde TMT vardı herhalde... Sancaktar falan veya Türkiyeli bir komutan var mıydı?

İsmail Hamit: Şimdi bizim köy, köy olarak bölük idi... Geçitkale’ye (Köfünye) bağlı bölük idik. Geçitkale tabur idi... Geçitkale da İskele sancağına bağlıydı... Şimdi bizim köye 69’dan sonra geldi Türkiyeli komutan... Ancak 64 ve 67 arasındaki üç sene, Geçitkale’deki komutan – nasıl söyleyeyim – o dönemi çok kızıştırdık biz... Hem biz, hem Rumlar tabii... Bir tarafı suçlamak için söylemiyorum... Biz onları, onlar bizi... Mesela bir olay oldu, Taşkıran diye bir yeğenim vardır, amcamın oldu... Bir olay yaşandı, bir kadına sarkıntılık etti, şu bu, neysa... Polis tuttu kendisini, ifadesini alsın. Biz, bir otobüs dolusu tuttuk... Buna benzer olaylar oldu. Onlar yaptı, biz tutmak istedik...

Soru: Peki bunu kışkırtan kimdi? Veya kimlerdi? Şimdi geriye dönüp baktığınızda, neydi amaç? Çatışma çıksın isterlerdi? Neydi amaç?

İsmail Hamit: Kim daha büyüktür, oydu herhalde... Olaylar gelişti, son raddeye kadar, 67 olaylarına geldi...

 15 Kasım 1966'da Komutan Günay Beyin Vurulması Olayı 

Soru: 67’ye geçmeden, şunu sorayım size... Şöyle bir şey okudum: 64-67 arasında bir Türkiyeli komutan değiştirilir, yeni bir tane gelir ve o bir takım başka başka politikalar gütmeye çalışır gibi birşeyler de okudum...

İsmail Hamit:  Şimdi zaten, Geçitkale’deki taburda, 1965 yılında ne tesadüftür ki o da 15 Kasım’da, Türkiye’den gelen çok bilgili, iyi bir komutanı vurdular... 

Soru: Kıbrıslıtürkler vurdu diye söylenir...

İsmail Hamit: Kıbrıslıtürkler vurdu... 

Soru: Enver diye bir kişiden söz edilir, Londra’ya kaçıp gittiği söylenir...

İsmail Hamit: Enver, Özbay... Dört beş kişiydiler... 

Soru: Ama sarkıntılık yaptı diye anlatılır, yoksa başka bir nedeni mi vardı?

İsmail Hamit:  Şimdi her zaman için, insanlar haklı çıkmak için, ucuz şeyler de üretirler...

Soru: Komutan kimdi?

İsmail Hamit: Komutanın adı, Günay... Bizim bildiğimiz Günay idi... İsmail Bozkurt’un oğlunun adı da Günay’dır... 65’te vuruldu Günay komutan...

Soru: Peki geriye dönecek olursak, o vurdukları Türk komutana yani Günay komutana... Onun altında yatanlar neydi?

İsmail Hamit: Onun altında yatanlar, Geçitkale’de bir Enver Sefer vardı, herkesin bildiği... Adam bölgenin kralı gibiydi, ağasıydı... 

Soru: Zengin bir aile miydi?

İsmail Hamit: Çok zengin bir ailesi vardı... Sineması vardı, dükkanı vardı, koyunları vardı, bağları vardı, arabaları vardı... Çok zengindi yani, Geçitkale’nin en zenginlerinden biriydi... Vardı tabii Hacıemiraliler, Betonlar, rahmetlik Mustafa Beton, onlar zengin idi... Osman efendi vardı muhtar, Bebek Bar vardır, onlar zengindi... Onların ağalığına dokandı herhalde, onlar da ortadan kaldırmak istediler kendisini... Ve o komutanın da vurulduğunu gördüm ben... O gece sinemadaydık... Kamp bölgesinden Günay komutanı vurduklarında, sinemadaydık biz... Tabii kampta asker idi... 

Soru: Ne tür filmler gösterirlerdi, hatırlar mısınız?

İsmail Hamit: Uuu... “Dağlar bulutlu efem”, hep böyle harp filmleri! Yani milli duyguları kabartıcı şeyler! “Şafak sökerken”, “Dağ başını duman almış”, şu bu!... Şimdi gördüğümüzde o filmleri çok saçmasapan gelir bize!... Kamptayken, o gece sinemadaydım ben... Komutanı nasıl vurdular? İlk önce, sinemada özel koltuğu vardı komutanın, özel sandalyesi... Geldi bir sarhoş, içirttiler kendisini, Cemali isminde...

Soru: O da Köfünyeli...
İsmail Hamit: Evet... “Kalk” dedi komutana, “Burası benimdir, sen nereden getirdin?” falan filan... Tabii, planlıydı... O Cemali’yi ondan sonra görmedik yani, ne oldu... Bir daha görmedik... Cemali,  Salih Sefer, Enver’in kardeşiydi... Salih, Enver’in kardeşiydi... Oturduğu sandalyeden kaldırmak istediler adamı, Günay bey da çok iri yarı, korkusuz bir adamdı... “Bu sandalyeyi Türkiye’den getirdin?” dedi komutana! Yok şu bu falan, itti kendisini komutan... Biraz da sarhoştu karşıdaki adam çünkü içirttiler kendisini ki söylesin bunu ve yapsın çünkü o cesareti bulamazdı... Komutan aldı, çekti onu, dışarı çıkarken, üç el silah atıldığını duyduk, tak tak tak, baktık komutan koşturdu dışarı ve gitti... Gidemedi çok uzağa... Hemen sinemanın dışında böyle, 20 metre kadar yoktu, düştü... Çünkü üç tane kurşun saplandı kendisine... Ve gitti yattı böyle arabanın yanına... Arabaya girecekti da düştü... Biz da çıktık... Tabii ilk anda ne olduğunu bilmezdik, bir korku, bir şey... Bazıları “Ne oldu? Komutanı vurdular!” dedi... Bir anda böyle, aldılar, koydular kendisini arabaya, doktora götürsünler... Limasol’a götürdüler kendisini ama te insin Skarino’ya kadar o inişi, öldü... Ve götürdüler, gömdüler kendisini, Limasol’daki hastanenin avlusuna o komutanı... 

Soru: Oradadır şimdi?

İsmail Hamit: Evet...  

Soru: Ama bir şey yaptı ki öfkelendirdi bu insanları...

İsmail Hamit: Şimdi kız meselesini Köfünyeliler söyledi... Esas, ağalıklarına dokandı... Ağalıklarına dokandı çünkü artık hiçbirinin lafı geçmezdi. Şimdi ondan sonra, dediler ki “Saldırdı bir kadına da mecbur olduk vuralım kendini”, haklı çıkmak için... 

Soru: Sonra Enver Sefer kaçtı...Benim bildiğim, tarihimizde yoktur başka böyle bir olay... Türkiyeli bir komutanın vurulduğu yani...

İsmail Hamit: Ve ardından işte, yarım saat, bir saat geçmeden, başka komutan geldi... Bir elçilik arabasının bagajının içinde geldi Çetin... Ve geldi Çetin, bir saat içinde, sanki da hazırlıklıydı, geldi oraya... Ondan sonra, “Deli Çetin” ismi zaten, yaktı kavurdu dediğim gibi... O olaydan sonra dört kişi tuttular: Enver Sefer, Salih Sefer, Cemali ve Özbay Tokmak... Ve İskele’ye götüreceklerdi Sancaktarlığa... Götürürken, Enver nasıl olduysaymış kaçtı... Özbay’ı da tuttular da kaçtı... Salih hem Cemali’den haber duymadık hiç ondan sonra...  

Soru: Belki da kayıplar listesindedirler...

İsmail Hamit:  Enver hiç gelmedi geri... Ondan sonra o aile afaroz edildi... Yağmalandı malları, herşeye el koydu asker, arabalarına, koyunlarına, sinemasına, herşeyine... Ondan sonra karısı, çocukları, hepsi kaçmak mecburiyetinde kaldı... Oğlu geldi mesela, hastaneye bağışlarda falan bulundu...  Bu Günay komutan öyle biriydi ki, dururdu Rum restoranına, otururdu orada ve yemek yerdi ve gelirdi... Rumlar da severdi kendisini... Asayişi sağladıydı bölgede... Mesela Rumların tarlalarının yakılmasını, taciz olaylarını yasakladıydı... Kadın-kız meselesi uydurma da olabilir... O yıllarda doğan birkaç tane çocuğun adı Günay’dır, mesela İsmail Bozkurt’un oğlunun adı da Günay’dır...  Mesela Rumlar kaçtığı için boş evler kaldıydı, boş bahçeler kaldıydı, bunlar hep yağmalanmaya başladıydı... Bir başıboşluk vardı ortada... Günay bey gelinca, hepsini disiplin altına aldıydı... “Bu Rum malıdır, yağma etmeyeceksiniz” derdi. Çok ciddiydi... “Askersiniz artık, çapulcu değilsiniz” derdi... Ondan önce bir düzen yoktu, düzeni sağladıydı...

Günay komutanı, 15 Kasım 1965’te vurdular...  Onun vurulmasının ardından gelen komutan, o gerdi ortalığı, hem Türkleri, hem Rumları...

 Çetin Komutanın Gelişi  

Soru: Onun adı neydi?

İsmail Hamit: Çetin komutan... Bizim köyümüz bildiğin gibi karma köydü... Yani birçok yaşlılarımız Rumca konuşurdu... Bu komutan geldiğinde, bazılarını, 70 yaşındaki, 80-90 yaşındaki kocakarıları bile korkuttuydu... Yolda konuşurlardı ve Volkswagen’i görünca – komutan Volkswagen’le gezerdi – kocakarıcıklar hemen koşup saklanırdı... O kadar çok korktu bizimkiler... Rumlar da korktu...

 Soru: Çünkü Türkçe konuşulmasını mı isterdi?

İsmail Hamit: Evet... Kesinlikle...

 Soru: Türkçe bilmezse; nasıl konuşacak?

İsmail Hamit: E, işte!... 70 yaşındaki kocakarı... Rumlar hem korkardı bu adamdan, hem saygı da duyarlardı... Köfünye’den bize geldiğinde anayoldan gelirdi adam, hiç korkmazdı... Rumlar da görürdü ve bir şey yapmazdı kendisine... Onlar da korkardı, biz korkardık... Onlar korkardı... Senelerimiz korku içinde geçti yani, o dönemde, çok korkulu ve gergin...

 Soru: Mesela hiç Kıbrıslıtürkleri cezalandırdığı olur muydu bu komutanın? Mesela ne olurdu? Birkaç örnek verebilir misiniz?

İsmail Hamit: Şimdi, genellikle nasıl korkardı? Bir kere Rumca konuşulmasını hiç istemezdi... Çalışmak için mesela bizim yaşlıları alırdı... Mesela bir gazino yapılırdı köyde, biz askerler çalışırken, yoldan geçen iki yaşlı vardı. “Çabuk inin aşağı, alın birer kürek elinize!” derdi... O şekilde bir korku... Herkese askermiş gibi davranırdı... 50 yaşında da askermiş gibi, 70 yaşında da askermiş gibi...

Soru: Siz kaç yaşında mücahit olduydunuz?

İsmail Hamit: Ben 15 yaşında mücahit oldum... Geçitkale’nin yanında bir bölge eğitim merkezi vardı duyduysanız, orası 9 Mart 1965’te resmi olarak bölge eğitim merkezi oldu. Tabii ondan önce biz orada askerdik ama o dönemden sonra bölge eğitim merkezi oldu. Bütün bölgenin mücahitlerini orada eğitirlerdi... Alaminyo’dan Mennoya-Ötüken’e, Tatlısu, Boğaziçi, Geçitkale... Hep o bölgenin mücahidi orada eğitilirdi. Biz de orada daimi askerdik.

Soru: Okul mokul yok!

İsmail Hamit: Yok!... Askerdik...

Soru: Yolla ilgili hikayeler de duyarız, komutan yolu kapattırırdı ve Rumlar zor durumda kalırdı diye... Bu neydi?

İsmail Hamit:  Dedik ya, tek giriş vardı. Türk bölgesinden Rum bölgesine tek geçiş vardı... Başka yol da vardı ama çok uzak gelirdi denizden köye gelmek. O yoldan mesela askerin geçmesine izin verilmezdi... Polis geçebilirdi, asker geçemezdi. Yahut ufak tefek bir şey olduğunda, hemen o yolu kapatırdık, Rumlar geçemezdi oradan...

Soru: Hayatlarını zorlaştırırdınız...

İsmail Hamit: Evet... Onlar da korkardı... Denizden... Can korkusu...

Soru: Diyelim ki o yoldan geldiğinde on dakikada gidebileceği yere, denizden gittiğinde ne kadar süre alırdı?

İsmail Hamit: Bir saat... Uzak gelirdi... Nereden geçecekti? Skarinu yolundan, arkadan, Terazi’den geçecekti, çok uzun gelirdi. Belki bir saatten fazla da olabilirdi yani... E, o yol onlar için çok önemliydi, o yolun açılması... Bu, gerginliği artırdıydı... Onlar “Devletiz, bu yol bizimdir, açmanız gerekir” falan derdi. Onun için çok üstüne gittiler o yolun...

 Soru: Sonra ne oldu?

İsmail Hamit: 1965’ten itibaren bölge eğitim merkezinde askerdik. Ondan sonra ben mesela o yoldaki mevziye geldim, mevzimiz oradaydı... İki sene da orada yaptım... 1965’ten 1967’ye... Zaten 1969’da telsizci-yazıcı oldum... Beş yıl da telsizci-yazıcı olarak çalıştım...

Soru: Bütün hayatınız askerde geçti...

İsmail Hamit: Şimdiye kadar kurtulamadık galiba... Bir gün için de emeklilik hakkımı kaybettim. 9 yıl, 11 ay, 29 gün... Yani 10 yıl yapanlar, emekli mücahittir. Ben bir günle kaybettim...

Soru: Saymadı efendiler?

İsmail Hamit: Saymadılar evet! Ama çalıştığım yerden o on seneyi gene eklettirdim diye, pek mağdur olmadım yani neticede ama olabilirdim de bir gün için!

Şimdi bu olaylardan sonra, dediğim gibi, ortalık çok gergin bir duruma geldi. Rumlar o yolu açmak ister, biz açmıyoruk, emirdir bu... O zaman da hepimiz asker zaten... Aşağı yukarı bir 100 tane mücahidimiz vardı köyde, asker olarak. Bütün insanlar askerlikten geçinirdi... Ailesini aldığı maaşla geçindirirdi...

Soru: Kaç para alırdınız, hatırlar mısınız?

İsmail Hamit: Ben 1967’de 6 lira 5 şilin alırdım ayda... Ama 67 olaylarından sonra 23 lira almaya başladım. 74’te da 42 lira alırdım... Yani gittik sonra arttı... Şimdi 1967’de dediğim gibi, herkes asker. Bizim köyde 3-4 tane mevzi vardı, her mevzide 8 kişi vardı, 4 gündüz, 4 gece... 2 kişi da izinli ise... Yaklaşık 10 kişi her mevzide, yaklaşık 10 mevzide, dönüşümlü olarak bir nöbet, böyle bir askerlik... Yarın ne olacak, hiçbiri bilmezdi... Yani askerdi ve kabullenmişti böyle, seneler geçti gitti... Mesela 10 sene ben askerlik yaptım... Herkes 10-12 sene, en çok yapanlar tabii... Böyle, uzun bir bekleyiş içerisinde, beklerdin... 67 olaylarına gelirsak, dediğim gibi, Rumlar ille bu yolu açmak ister. Nasıl açacaklar? Bizim köyde Birleşmiş Milletler Barış Gücü vardı, hem asker, hem de polis olarak... Danimarkalı polis vardı. Bazan onların eskortuyla, “Yahu geçin da bir şey yok” gibisinden, bazan onlarla gider gelirdi... Ondan sonra yolu askere kapattık... Onlar yok polis geçecek, yok kapattık, yok açacayık, falan filan diyerek geldi işte 1967, 15 Kasım...

 15 Kasım 1967-Grivas'ın Saldırısı

Soru: Gene 15 Kasım!...

İsmail Hamit: Gene 15 Kasım, evet, tesadüfe bakın!... 15 Kasım’dan birkaç gece önce, Rumlar, Rum tarafında askeri yığınak yapmaya başladı... Grivas da başlarındaydı... Hatta, Rum tarafından, bahçeden gelen bizim bir köylüyü durdurdular, tuttular, sorguya çektiler... Biraz da korkutarak... “Selam söyle ustalarına da biz o yolu açmasını bilirik!” falan filan gibisinden... Geldi adam, Mehmet Çiçekseven’di adı, bildirdi komutanımıza... 14 Kasım gecesi... Biz da alarma geçtik... Bir şeyin başlayacak gibi, bunu sezdik, herkes tabii mevzisinde.... 15 Kasım günü, öğleyin, bir konvoy geldi, girişten. O zaman yol açıktı, geçtiler, gittiler denize doğru... Yani Rum tarafına geçtiler, gittiler... Derhal biz bildirdik, dediler “Tamam, yolu kapatın!” 11.30-12.00’ydi geçtikleri vakit. “Kapatın yolu” dediler. Kapattık biz. Yol da dar bir yol... Traktörü enlemesine koyduğunuzda, kapanırdı, kimse geçemezdi oradan. Saat 2.30’a doğru, aynı konvoy ya da onlara tabi bir konvoy geldi...

 Soru: Konvoy dediğiniz, askeri araçlar mıydı?

İsmail Hamit: Askeri araç, landrover vardı, bu gelişlerinde içi asker da doluydu... Mesela yol mevzisinde dört kişiydik... Ben, İsmail Köse, Mehmet Şakir ve Hüseyin Mevlit. Bir mevzide dört kişi... Okulun yanında başka dört kişi, biraz daha yukarıda başka dört kişi. Orada toplam bir 20 kişi kadar vardık yani, çünkü böyle alarm olduğunda, asker olmayanları da, yani yaşlıları da çağırırdık. Bizim örneğin orada yaşlı adamcıklar da vardı, Gulle gibi mesela. Biz traktörü koyduk, herkes mevzilendi... Geldiler... Ama “O yolu açacayık” havasında geldiler yani... Dediler “Açın yolu”, biz dedik “Açmayık!”

“Açın yolu!”, “Açmayık!”... Zırhlı da vardı, indiler, sıralandılar yol boyu, üstten bizim mevziler... “Açın!”, “Açmayık!”... Biz tabii devamlı irtibat halindeyik. Son baktık, artık patlayacak gibi bir şey olduydu yani... Hemen emir geldi, “Açın yolu!”

Bir arkadaş vardı, şu anda Avustralya’dadır... Bindi traktörün üstüne, açtı yolu... Çekti traktörü kenara... Bir anda, bütün o dizilmiş olan arabalar geldi oraya ve içinden askerler indi oraya... Bir anda böyle bir ana-baba günü, böyle bir kalabalık! Ve bir silah sesi çıktı! Bir anda, böyle, traktör çekilirkenden, oraya bir tek, arkasından başladı böyle ateş! Nereden geldiği belli olmayan bir ateş!...

 Soru: Rum mu, Türk mü ateş açan belli değil!...

İsmail Hamit: İlk atışta belli değil... Bizim mevzimiz, ev idi... Hemen biz eve girdik, mevzilendik, pencereden bakarık... Dört kişiydik, dedim... Mehmet Şakir, telefoncuydu, telefonu tutardı... Ben bir av tüfeği tutardım, Hüseyin Mevlit bir piyade tutardı, İsmail Köse da bir Tompson tutardı. Yani bizim bir evin içerisindeki silahımız buydu...

Soru: El bombası falan yok yani...

İsmail Hamit: Bizde yok... Daha yukarıdaki arkadaşlarda, İbrahim Bekir bazuka tutardı, üç tane bazuka mermisi vardı. Diğer arkadaşların da işte sten, piyade, ufak çaplı silahımız vardı. Bir mevzimiz okuldu. Okulu görebilirdik... Hemen zırhlı geldi oraya... Bir zırhlıynan bir attı böyle, okulun bir köşesi düştü! Bir tane daha attı, öbür köşesi da düştü! Oradaki çocuklar tabii, telaşla çekildi, kaçtı, okulun yanından...

 Soru: Okulda çocuklar var mıydı?

İsmail Hamit: Yoktu... Bazukayı tutan, birinci mermiyi attı zırhlıya, vuramadı zırhlıyı... Kolay değildi... İkinci mermide vurdu zırhlıyı... Ondan sonra, ana-baba günü... Bir silah, bir şey!... Ben o anda, bir şey görmedim başka... Herşey toz-duman, uzaktan bağırmalar, çocuk sesleri, silah sesleri, sağdan, soldan, dağdan, her taraftan silah sesleri... Biz girdik içeri... 2.30’du, birceez saat geçti aradan. Öyle dörde doğru yahut 3.30-4.00’e doğru, bizim kapı kapalıydı, vurdular kapıya askerler! Ben bir odadaydım, iki arkadaşım başka bir odada, bir arkadaşım da başka bir odada... Girdiler içeriye, “Kimdir bunlar? Çıkın be dışarı!” falan diye... “Tamam” dedi yeğenim, Mehmet Şakir, hem Hüseyin Mevlit, “Tamam, çıkıyoruk!” “Çıkın dışarı!” dedi... Ben karşı taraftan çıkarım, onlar da bu taraftan çıkar, sündürme gibi böyle... Nasıl söyleyeyim? Bir odanın sündürmesi, iki kapıdan çıktık, bir taraftan onlar, bir taraftan ben... Duydum böyle stenle bir tarama, birinci Hüseyin’i vurdular... Düştü böyle... Adam da çok uzun boylu, iri-yarıydı... Mehmet, amcamın oğluydu, üvey oğluydu ama o da yeğenimdi. Hemen böyle bir bağırma, “Vurmayın beni! Vurmayın beni!” diye... Vurdular onu da, düştü, başladılar can çekişmeye, kanlar atılır üstünden, gelir üstüme benim... Ben da 16 yaşındaydım... Baktı ve bana “Sen adamsın, kesesin hükümetin yolunu?” Rumca söyledi bunu... Ben “Bu ev benimdir” dedim kendisine falan... Çağırdı sonra, “Gelin da içerde asker var” falan diye... Hemen bir anda doluştu odaya, diğerleri de... Yan taraftaki odada da benim amcamın kızı vardı Dervişe, o da benden birceez yaş küçüksaydı, 14-15 yaşında falandı... Birkaç da kardeşi vardı öyle, 5-6 yaşlarında, sarıldık böyle birbirimize...

“Kim vurdu bunları?” dedi komutanları... “Komutanım” dedi, “işte aradım kendilerini esir alayım da bıçak çekti bana” dedi. Halbuki ne bıçağı? Sonra diğer arkadaşımı da esir aldılar, diğer odadaydı İsmail Köse, getirdiler... Bir anda örttüler işte... Bir insanın o şekilde ölmesini, kim olursa görmez yani... Ben gördüm ve şu anda bile düşündüğümde, sıkıntıya girerim... ama o dönem, 16 yaşındayken, aylarnan uyku uyuyamadım...Böyle sanki da önümde tepinirlerdi, can çekilirlerdi... O şeyi yaşadım, o korkuyu da yaşadım, çok korktuydum yani 16 yaşında... Kaldı ki şimdi 50 yaşında da olsan, gene korkan yani ama o şeyi 16 yaşında yaşamak, çok kötü bir dönem geçirdim yani...

Soru: Sonra ne yaptılar size?

İsmail Hamit: Kasım ayıydı, 15 Kasım... Günler da küçüktü böyle... Dörde beşe kadar böyle bir çarpışma, biz bir şey görmedik orada... Aldılar bizi, bağladılar beni, hem İsmail’i... İkimizi da... İkimiz da İsmail... Alay da ederlerdi bizimle, “Gelin be İsmailcikler bakalım, adam oldunuz, hükümetin yolunu kesesiniz?” falan gibisinden... Götürdüler bizi, daha aşağıda bir eve, bağladılar bizi karyolaların üstüne...

 Soru: Rum evi miydi o?

İsmail Hamit: Yok, Türk eviydi... Ve o mahallede olan bütün kadınları, çocukları topladılar, getirdiler oraya. Karanlık oldu... Bizimkilerden, biraz yukarıda yaralanan bir arkadaşımız vardı, Muharrem Kuşaf, onu aldılar bizimkiler, Alaminyo tarafından Alaniçi’ne gitti onlar. Sonra bizi aldılar, Rum okuluna götürdüler. Ancak yolda mesela, zırhlının üzerine bağladılar bizi ve çekerlerdi bizi, sürünerek değil ama bağlı elimiz ve çekerlerdi. Götürdüler bizi köprüye kadar, sınır vardı işte, sınıra kadar... İsmail daha büyüktü benden... Orada koydular bizi çağıralım, karşı taraftaki Türklere, teslim olsunlar falan. İsmail çağırdı, kardeşi da duydu kendisini ve o da üzüldü, “Bak, kardeşimi esir aldılar” falan dedi. Bizi götürdüler Rum okuluna... Bütün topladıkları bütün esirleri, kadın, çoluk-çocuk, hepsini getirdiler oraya.

Soru: Kaç kişiydiniz, tahmini?

İsmail Hamit: Yüz belki da... Erkek çok az vardı, erkek belki topu topu on kişi ya vardı, ya yoktu. Kadın ve çocuk... Erkeklerimiz: Tatlısu’ya gidenler oldu, bizim köyden Tatlısu’ya, yaklaşık on kilometre... Alaniçi’ne gidenler oldu, otuz kilometre... Alaminyo, Mennoya... Yani bütün askerlerimiz dağıldı, silahlarıynan, bazıları dağda kaldı... Çünkü köyümüz çok dağlık bir bölgeydi... Dağa çıktılar, dağda beklediler...

 Soru: Sizce tamam mıydı yani bu şey? Çünkü mesela kadınları, çocukları bıraktın... Ve kaçan...

İsmail Hamit: Değilidi... Tamam değildi...

Soru: Çünkü kadınlarla çocukları rehine verin...

İsmail Hamit: Öyle oldu, öyle oldu... Şimdi neydi? Evde erkek yoktu, bir da o var yani şimdi... Evden bırakıp da kaçmadı erkek, herkes mevzisinden kaçtı... Zaten kadınlar, savunmasız bir pozisyonda, hepsi mahalle mahalle, toplandı üç-beş eve...

Soru: Belki hiç irtibat da yoktu, Köfünye’yle? Komutan size kaçın ya da kalın diye bir şey desin...

İsmail Hamit: O ana kadar zaten, o olay başlayana kadar telefon irtibatı vardı, sonra bitti...

Soru: Çünkü telefoncuyu öldürdüler...

İsmail Hamit: Evet... Herkes, başının çaresine baktı, herkes da can derdine düştü!... Evet tabii, çocuklar, kadınlar, üç-beş evde toplandıydılar... Topluca alıp götürdüler onları... Savunmasız bir şeydeydi onlar da, hiçbir şey yapamazdı kadınlar da. Kaldı ki o kadar çok bir asker vardı ki... Düzenli bir orduydu yani gelen... Ondan sonra 20 bin dediler... Biz yüz tane asker... Yahut bölgenin tüm askerlerini toplasan, 500 tane mücahit yoktu... Onun dışında biraz daha yaşlı başlı insanlar, 20 bin kişiye karşı... Hem silahları da çoktu... Onlar zırhlılarla, biz da av tüfeğiyla, sanki tavşan vuracayık!... Üç tane da mermi, bazukanın...

Sabaha kadar orada kaldık. Sabahleyin saat beşte, o askerlerin komutanı çağırdı hepimizi. “Biz” dedi, “görevimizi yaptık, yolu açtık... Ve bundan sonra sanırım, bir kere daha kapatamayacaksınız bu yolu” falan filan... Apar-topar, bütün askerler, pılısını pırtısını toplayarak, sabah saat beşte kaçtılar. Kaldık Rum köylülerle... Onlar da çok iyi davrandılar bize. “Hade yahu, oldu bir şey, hade gidin evinize” falan gibisinden... Meğer Türkiye bunlara nota verdi, “Saat beşe kadar kaçmazsanız, şunu bunu yapacam” falan diye! Hepsi kaçtı, kaldık öyle Rumlarla... Sonra döndük evimize... Bir gazete getirdiler, Barış Gücü’nde işleyen bir arkadaş getirdi bir gazete...

 Soru: Danimarka kontenjanı mıydı o bölgede?

İsmail Hamit: Evet, Danimarka polisi vardı... O dönem Danimarkalılardı. Hatta ve hatta bizim köyden Reşat Bergen, bir dönem Danimarka’ya gitti, koymazlardı kendini içeri... “Ben şurada yaşadım, burada yaşadım, İsrail’de yaşadım beş sene” dedi, “Olmaz” dediler... “Vize alacan” falan dediler. İçeride oturan bir polis duymuş, “Kimdir yahu? Nedir yahu?” demiş, dışarı gelmiş. “Nedir istediğin?” demiş, “Kıbrıs’tan” demiş Reşat. “Hangi köyden?”, “Aytotoro’dan!”... “Hah, gel da ben da orada polislik yaptım! Aytotoro’yu bilirim, köprü var, şu var bu var!” demiş... Dünyanın ne kadar küçük olduğunu da gösterir bu, Reşat’la konuşurken anlatır bana... Neysa, kaçtıktan sonra, bir gazete getirdiler, gazetenin başlığı “Geçitkale-Boğaziçi yernan bir edildi! Yüz ölü, ikiyüz kayıp, şu bu” falan! Ya Halkın Sesi’ydi, ya Bozkurt... “Aman anam” dedik biz yahu! Çıkarık, gelelim köye, tıs yok... Yahu, hepsi öldü bu insanların? Çıkalım dağa, başlaylım arayalım! Tabii bizim orada ölenleri, hemen Barış Gücü geldi kaldırdı...

 Soru: Kaç ölü vardı?

İsmail Hamit:  Bizim köyde dört ölü... Bir başka mevzide de, Mustafa arkadaşımız, el bombasını atmak isterdi, vurdular kendini arkadan, düştü bombanın üstüne, iki parça oldu... Çıktık biz, bakalım yani, ölü bulalım falan!... Çıktık, gezdik mevzileri, bulduk bir ihtiyar, 70 yaşındaydı o zaman... O da başından bir kurşun yedi, öldü... O da artık mevzide değildi, serseri kurşun dediğimiz bir kurşunla vuruldu, öldü. Topladık biz yani... Ne yapacayık? Ondan sonra artık tehlike yok ya, başladılar... Geldi biri Tatlısu’dan, “Korkmayın, Tatlısu’da var 50 kişi!” Haaa, demek Tatlısu’dadırlar... Geldi biri Alaniçi’nden, “Şu kadar kişi var bizde” diyerek... Ha, demek tamam, madem ölü da bulmadık, demek ki bu köylüler, onda bunda, dağıldılar çil yavrusu gibi... Ondan sonra tabii beş-on gün içerisinde, tekrar toparlandık...

Soru: Türkiyeli komutan ne yaptıydı?

İsmail Hamit: Bu bahsettiğim olay, bizim Boğaziçi’nde (Aytotoro) oldu. Geçitkale’de (Köfünye) o bu Çetin dediğimiz komutan, biraz ortalığı geren adam, 15 Kasım olaylarının üç-beş gün öncesinde kaçtı!.. Başka bir komutan geldi, Deniz komutan isminde birisi. O da, öğretmen idi galiba burada ve sonra komutan oldu. Çok sakin, çok efendi bir adam... Bu arada, Geçitkaleliler biraz fazla direndi... Nasıl direndi? Onların düz bir yerdi ya oysa bizim dağlıktı. Dağdan kaçtın, kimse görmez seni... Bunlar, düz olduğu için kaçamadı, aradı biraz dirensin, orada 20 kişiyi öldürdüler.

 Soru: Rumlardan kaç kişi öldüydü?

İsmail Hamit: Hiçbiri bilmez. Öldü veya ölmedi... Yalnız bizim orada yolda ölen vardı çünkü ondan sonra bize söylediler, “İşte öldürdünüz arkadaşımı” falan diye... Geçitkale’de 20 kişiyi öldürdüler, bizde de 4 kişiyi... O komutanı da esir tuttular.

 Soru: Hangisini? Adı Deniz olanı...

İsmail Hamit: Deniz olanı... Esir tuttular. O, hiç bilmeden, geldi düştü bu işin içine... Aldılar kendisini...

 Soru: Çetin efendi, kaçtı kurtuldu?..

İsmail Hamit: Çetin kaçtı, kurtuldu!... Deniz komutanı esir aldılar, çok dövdüler onu... Çünkü ispat edemedi, kim idi... Anladılar veya biri dedi, “Budur komutan”... Şimdi birisi döverse seni veya korkutursa veya işkence yaparsa, konuşmayacan diye bir şey yoktur yani... Çünkü SAS komandosu değilidik ya!... Yani basit insanlar, çiftçi, bahçeci... Konuşturdular ve öğrendiler ki komutan oydu... Ezdiler elediler kendini dayaktan, çok fena vurdular kendisine. Ve orada da birkaç gün içerisinde herşey normale döndü.

 Soru: Sonra hiç bir daha kapandı mı o yol?

İsmail Hamit: Hayır! Kapanmadı...

 Soru: Grivas’ı çekmek zorunda kaldılar...

İsmail Hamit: Çekmek zorunda kaldılar...

 Soru: Yunan askerlerini çekmek zorunda kaldılar...

İsmail Hamit: Evet, Yunan askerlerini çekmek zorunda kaldılar... Ve zaten bu olaylar, tarihte de geçer, büyüklerimiz de söyler, bir dönüm noktası olduydu... Tabii, bilinçli mi yapıldı bu, dönüm noktası olsun diye, yapılmadı mı, onu ben bilemem... Ama olaylar, komutanın değişmesi, şu, bu... Üstüne gitmemiz... Bilmem... Ancak 67 olaylarından sonra, ortalık duruldu. Biraz yollar açıldı... O yol gibi, başka yollar da açıldı... Herhalde Türkiye’nin istekleri arasında vardı bu, “Şunu şunu yapacaksınız”, falan diye... Ve biraz daha rahat etmeye başladık... Ben, kendi adıma, 1969’da telsizci-yazıcı oldum. Beş sene da telsizcilik yaptık, gene Aytotoro’da... 1974’teki olaylara gelinca, orada da bir sürü şeyler yaşadık! Orada evliydim ben, karım, bir de yeni doğmuş, bir aylık bir çocuğumuz vardı... Kızdı, adı Rahme...

Soru: Annenizin adı... Hanımınızın adı nedir?

İsmail Hamit: Hanımın adı Leyla’dır, o da Piskobu’dan geldi... Zaten bu 67 olaylarına kadar bizim köy, kendi içine kapanık bir köydü... Mesela yabancı kadın ya da adam yoktu, herkes aynı köyden evlenirdi... Tabii bu, belki genelde böyledir. Tabii bizim köyde, biz da fakir çocuğuyduk... Fakirlere da hiç kız vermezlerdi! Zengin, zengine gidecekti, fakir fakire! 67 olayları olunca, biraz yollar açıldı... O dönemde, bizim köylüler da biraz dışarıya çıkmaya başladı. Mesela akrabam vardı Piskobu’da, bir gideyim göreyim akrabamı gibi... Çünkü biz mesela, senelernan köyden dışarı çıkamazdık...

 Soru: Niçin çıkamazdınız ama?...

İsmail Hamit: Korkardık!... Çıkıp da, gidip da dönmemek vardı... Yoğudu ya böyle serbest gezesin... Yolda, “Türksün? Gel buraya!”, kaybolurdu Türkler yoldan. O dönemden sonra, gençler biraz dışarıya çıkmaya başladı ve bizim köye de yabancı gelin gelmeye başladı, o dönemden sonra!

Soru: Öyle buldunuz Leyla hanımı!...

İsmail Hamit: Piskobu’dan!... Üç tane çocuğumuz vardır, ikisi evli... İki kız, bir oğlan... Kızım üniversite bitirdi ama maalesef iş bulamadı. Oğlum şu anda İngiltere’dedir, çalışır, biraz kendisine bir şey hazırlasın yani...

Dediğim gibi, 74 olaylarında, bizim köy biraz “Kavgalı” köydü ya, 20 Temmuz günü olaylar çıktığında, bize, köyü boşaltma emri geldi... 20 Temmuz gecesi, köyü olduğu gibi boşalttık, ihtiyar, genç, çoluk çocuk, hepimiz Geçitkale’ye (Köfünye) gittik. Gece...

20 Temmuz 1974'de Neler Oldu?

 Soru: Yani Türkiyeli komutandan geldi...

İsmail Hamit: Evet, emir geldi, “Köyü derhal boşaltın!” Niçin? “E artık o bölge bombalanacak” gibisinden... Renkli haritalarımız vardı, Türk bölgesi, Rum bölgesi gibisinden, çektik biz kaçarık, Rumlar kaçar... Rumlar duyar bizi 20 Temmuz gecesi, Rumlar boşaltır evleri, denize gider, biz boşaltırık, Geçitkale’ye giderik! Bütün gece!

 Soru: Hiçbir çatışma da yok!...

İsmail Hamit: Yok! Ses yok, yalnız gizli gizli bir göç! Gizli bir göç! Göç, çünkü herkes kaçar! Ne mevzi bıraktık, ne hiçbir şey! Ben mesela telsizciydim, yüklendik telsizleri sırtımıza, gittik Geçitkale’ye! Karım, çocuğum kucağında, herkesin bir çantacık elinde, kaçar! Kapadı kapıyı, bilmem nere... Rumlar da duyar ya, “Acaba Türkler saldıracak bize? Asker geldi, çıkarma yapar, herhalde saldıracak bize!” diye düşünür ve Rumlar da kaçar, denize doğru, dağ tepe çok! Ertesi gün, köye gelsen, in cin top oynar, hiçbiri, hiçbir şeyden habersiz! Böyle biz kaçınca, bir gece kaldık Geçitkale’de...

 Soru: Nerede kaldıydınız?

İsmail Hamit: Akrabalar vardı... Mesela biz Necati Kanizi’nin evinde kaldıydık, karımın birinci yeğeniydi... Okullarda, evlerde, şunlarda, bunlarda... Perişanlık!... Şimdi bir gün kaldık, ertesi gün, bir emir, Barış Gücü geldi, “Derhal bütün silahlarınızı teslim edeceksiniz!”

Eh, baktık böyle, Geçitkale’nin etrafında da başladı böyle, asker dolaşmaya... Türkiye’den gelen bir yüzbaşıydı komutan, topladı bizi, “Ne yapacayık? Lazım teslim edelim silahları” dedi... “Yok, mücadele edelim” dediler, “Yok, teslim edelim” dediler. “Ben bu kadar kişiyi tehlikeye atamam” dedi. Teslim ettik hep silahları... Barış Gücü topladı bütün erkekleri, şu anda polis karakolu vardır Köfünye’de, oraya... Bazı cesurlar da, yok aldı silahı, dağa çıktı falan, oraya buraya çıktı! Yani bir otorite boşluğu oldu, herkes istediğini yaptı! Ben de bir yeğenimle teslim olmadık, kaçtık... Sonra geldik köye, iki gün sonra... Bu defa, Rumlar hakim oldu köye... Geldiler Türk mahallelerine, başladılar... Bilirler, bizde ne silah var, ne asker var, ne hiçbir şey! Aldılar köyü denetim altına... Geçerdi mesela landroverler zırt pırt, aşağı yukarı... Güya erkek gördüklerinde alırlardı, götürürlerdi Rum okuluna, döverlerdi, bırakırlardı... Böyle günler geçti...

Soru: Bunlar köylüler miydi yoksa dıştan mıydılar?

İsmail Hamit: Köylüler da vardı, çapulcular da... Yan taraftan gelen yahut buradan kaçıp da oraya gelen da intikam almak isteyenler da vardı...

 Soru: Yunan askeri gördünüz müydü?

İsmail Hamit: Yok... Yunan askeri yoktu... Yalnız ikinci harekatta, bizi topladıklarında, komutanları Yunanlı’ydı...

 Soru: Siz döndünüz köye...

İsmail Hamit: Döndük köye... Biz da kadın gibi olduk, silah yok, onda bunda saklanırık, köşelere, bucaklara... Bir boşlukta, hiçbiri hiçbirine bir şey söyleyemez. Artık komuta zinciri kalmadı!

Soru: Komutan nolduydu?

İsmail Hamit: Komutanı esir aldıydılar, o da esir oldu... Hatta ondan sonra askeri mahkemeye verdiler onu, Lefkoşa’ya geldiğinde... Teslim oldu çoğu işte, biz kaçtık geldik... Köyde, ikinci harekata kadar herkes saklı onda bunda...

 Soru: Ne davası okudular kendine?

İsmail Hamit: Herhalde teslim olma davası... Bilirim, askeri şeyleri? Niye teslim ettin da savaşmadın gibisinden...

 Soru: Ha bizim taraf verdi mahkemeye komutanı!...

İsmail Hamit: Evet! Bizim köyden da bir çoğunu şahit getirdiler yani!... İkinci harekat başladığında, bütün köye dağıldı ya dedik askerler, hepimizi topladılar, erkekleri, kadınları, çocukları... Bir meydanlık vardı bizim köyde, benim da bir aylık çocuk, kucağında hanımın... Ben da “Teslim olun” dediklerinde, kaçıyordum yani, teslim olmayayım... Karım baktı, çocukla, “Nereye giden” dedi bana, “bırakasın beni? Napıyon? Kaçıyon?”... “E kaçayım, erkekleri öldürecekler” dedim. “E biz ne olacayık?” dedi... Durdum, durdum... Dedim, kalayım karımın, çocuğumun yanında... Ne olacaysak, beraber olalım!... Topladılar bizi köyün meydanına işte, erkekleri ayırdılar. 51 kişi...

 Soru: Size o bölge eğitim merkezinde eğitim verirlerdi, mesela hiç hatırlar mısınız öyle bir şey... Mesela “Kötü bir durumda olduğunuzda kaçacaksınız” derler miydi? Yoksa tamamen kişisel kararlar mıydı?

İsmail Hamit: Kişisel kararlardı çünkü dedik ya, otorite kalmadı... Çünkü askerlikte ölmek var, dönmek yok! Tabii ki biz da çarpışırken, mevzideyken kaçıp da bırakmadık ama şimdi böyle bir pozisyonda, ne silahımız var, ne hiçbir şey, herkes kaçtı... Ben kaçmadım işte, karımla beraber, topladılar bizi... 51 erkek saydılar... Ama tam o an ki topladılar, otobüs getirdiler, koyacaklardı bizi içine, belki da bizden kaçanlar Dohni’ye gittiler ve öldürdüler o insanları...

 Soru: Aynı insanlar mıydı?

İsmail Hamit: Aynı insanlar veya aynı zihniyet, aynı ekip... Bizi topladıklarında, bizim Barış Gücü vardı ya... Bir kadın vardı bizim köylü, Diana isminde, bir Türk erkeğiyle evliydi, yeni geldiydiler Avustralya’dan ve yerleştilerdi Aytotoro’ya... Ve o kadın kaldırdı ayağa ortalığı! Gitti aldı Barış Gücü’nü geldi, çığlık! “Bu insanları öldürüyorlar!” falan filan diye. Ve Barış Gücü, “Evet” dedi “51 kişidirler... Ben sayacam, alacam isimlerini bu insanların da ona göre teslim alasınız...”

 Soru: Dohni’de yapmadı bunu Birleşmiş Milletler Barış Gücü ve Terazi’de burnunun dibinden aldılar ve hiçbir şey yapmadılar...

İsmail Hamit: Bizde de o kadın yaptı, Diana isminde, bir köylümüzle, Süleyman Usta’nın oğlu Erol’nan evliydi...

 Soru: Daha bunda mıdırlar?

İsmail Hamit: Yok, kaçtılar gittiler... Yani 74’te geldiler buraya, yerleştiler ama ondan sonra kaçtılar... O kadın...

 Soru: Garantiye aldı hayatınızı...

İsmail Hamit: Evet, Barış Gücü’ne söyledi ve Barış Gücü da “Tamam, bekleyin, yazacam kaç kişidirler ve ondan sonra alın kendilerini, esirdir bunlar...” Topladılar bizi, götürdüler bizi bir kahvehaneye, komutan Yunanlı’ydı, bir sövdü saydı, “Biz” dedi, “Hristiyan Ortodokslarıyık ve medeniyeti getirdik dünyaya...” Hiç unutmam bu lafını... “Ama” dedi “sizin kara köpekler o tarafta bizim anamızı da bellediler, öldürdüler da... Biz yapmaycayık size” dedi, “sayıyorum” dedi, “51 kişi!... İkinci bir toplamada 50 kişi varsa, 50’sini da vuracam” dedi... Öyle bıraktılar bizi... Ve oradaki ekip kaçtı gitti Dohni’ye, Terazi’ye... Veyahut dediğim gibi, aynı zihniyet... Oradaki o masum insanları aldılar götürdüler. Yani biz da o gün, bir katliamdan kurtulduk... Olabilir kadının sayesinde da, olabilir... Kapılar açıldıktan sonra köyümüze gidip bazı Rumlar’nan konuştuğumuzda, “O gün” dediler “biz çok uğraştık sizi kurtaralım” dedi... Bazı Rumlar dedi bunu... O da olabilir... Çünkü yabancı da vardı aralarında, köylümüz da vardı aralarında... Ve o şekilde, orada da atlattık yani...

 Soru: Ölümün kıyısından döndünüz...

İsmail Hamit: İki defa ölümün kıyısından döndük... Tabii bu 65 dönemlerinde da orada da gene bir takım çarpışmalar olduydu, bu kadar değildi, öyle uzaktan çarpışma falan... Çok kötü bir gençlik yaşadım ben ve benim ekranımda olan insanlar...

 Soru: Gençlik yaşamadınız... Çocukluk ve gençlik yaşamadınız...

İsmail Hamit: Hayır, yaşamadık... 12 yaşından 22 yaşına kadar... Bir anda ben baktım, evlendim... 25 yaşında, 26 yaşında, 3 tane çocuğum vardır... Yani...

 Soru: Hayatınız hep askerlikte geçti...

İsmail Hamit: Askerlikte geçti, on sene askerlik... Ve çok kötü şartlarda askerlik... Ne bileyim ben yani, çok kötü bir dönem yaşadık yani... Sonra o ölüm olayları... Bir insanın, bir insanı vurması, öldürmesi kadar kötü bir şey yoktur. Ben karşıyım yani, insanların yaşaması taraftarıyım...

 Soru:Bütün bu yaşadıklarınızı düşündüğünüzde ve vardığımız noktada, şimdi ne hissedersiniz?

İsmail Hamit: Elimde olsa, keşke bu zamanı keşke hiç yaşamasak... Bilhassa ben, İsmail olarak, başımdan geçen bu kadar kötü olaylar, kötü bir yaşam geçirdik, yokluk içinde, korku içinde, ölümler yaşadık... Böyle bir hayatı kim yaşamak ister? Keşke hiç yaşamamış olsak...

 Soru: Böyle yaşamamızı istediler...

İsmail Hamit: Evet...

Not:Bu yazı dizisi 6 Temmuz 2005 tarihinden itibaren YENİDÜZEN gazetesinde
yayımlanmıştır. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum... S.Uludağ

Kaynak:  www.hamamboculeri.org

Tarihimizde bir dönemeç: Köfünye olayları  (2)

Sevgül Uludağ 
Köfünye saldırısı sırasında komando birliğinde olan Marios Dembriyotis, ilk kez Kıbrıs Türk basınına konuştu:   “Komutanımız, ‘Topal bir tavuğu bile canlı bırakmayacaksınız’ demişti...”
Köfünye saldırısı sırasında komando birliğinde olan Marios Dembriyotis, 1991 yılında, Kıbrıs’ın güneyinde faaliyet gösteren “İşçi Demokrasisi” adlı sol örgütün yayın organına konuşarak, Köfünye olaylarında yaşadıklarını anlatmıştı.Marios Dembriyotis, şimdi de ilk kez Kıbrıs Türk basınına konuşuyor ve yaşadıklarını anlatıyor...
Onunla röportajımız şöyle: 

Soru: Marios nerede doğdun?

Marios Dembriyotis: Baf’ta, 1948’de doğdum... Ktima’da (Kasaba’da)... 1962’de 14 yaşındayken, benim yaşımda ve benden biraz daha büyük çocuklar, paramiliter bir grupta örgütlenmiştik... Bu grupların Yorgacis tarafından örgütlendiğini sanıyorum... Bize, “Kıbrıslıtürkler yeni cumhuriyeti yok etmek istediği için ülkemizi Kıbrıslıtürkler’den korumamız gerektiğini” söylüyorlardı... Bizlere silah eğitimi vermeye başlamışlardı... Küçüktüm, tutku doluydum...

Soru: Kaç kardeşsiniz?

Marios Dembriyotis: Dört kardeştik ancak kardeşlerimden biri 50’li yıllarda ölmüştü... Şimdi üç kardeşiz. Ben en küçükleriyim...

 Soru: Annenle baban ne yapıyordu?

Marios Dembriyotis: Babam öğretmendi, annem ise evhanımıydı... Öteki kardeşlerim benden büyüktür – birisi 12, öteki 14 yaş büyüktür...

Soru: Kasaba’da Kıbrıslıtürkler de vardı, değil mi? Belki de mahallende karşılaşıyordun Kıbrıslıtürklerle...

Marios Dembriyotis: Evet, evet... Evimizin yanında bazı Kıbrıslıtürk aileler yaşıyordu...

Soru: Onlarla ilişkiniz var mıydı?

Marios Dembriyotis: O kadar da değil çünkü benim kadar küçük çocukları yoktu... Ancak onları, ailemin arkadaşları olarak hatırlıyorum... Ben cimnasyuma (orta dereceli okul) giderken, benim yaşlarımda bir kız vardı, o da Türk cimnasiyumuna gidiyordu Baf’ta... Siyah bir önlük giyiyordu, bunu hatırlıyorum, herhalde o günlerde okul üniforması böyleydi...

Soru: Beyaz da yakaları vardı, siyah önlüğün üstünde... Yani sizlere “Kıbrıslıtürkler yeni cumhuriyeti yok edecek, biz de vatanımızı savunmalıyız” diyorlardı ancak bunu reddedecek kadar ilişkiniz yoktu Kıbrıslıtürklerle...

Marios Dembriyotis: Evet, onlara inanıyordum... 14 yaşındayken, bazı Kıbrıslıtürk arkadaşlarım vardı... Okul paydos olduğunda, her ikindi vakti, çarşıya inerdim... Terzilik yapan yakın bir arkadaşım vardı, onun dükkanının tam karşısında da bir Kıbrıslıtürk’ün dükkanı vardı, bisiklet tamirciliği yapıyordu. Adı Bayram’dı... Birkaç yıl önce, onun Mağusa’da yaşadığını duydum. Bir kişiyi daha hatırlıyorum, abimin arkadaşıydı, adı Cavit’ti... Makinistti... Galiba TMT’nin de üyesiydi ancak abimle çok yakın arkadaştı. Sanırım Kıbrıs’ın kuzeyinde bir araba kazasında öldü, böyle bir şey duymuştum...

Soru: Silah eğitimi vermeye başlamışlardı... Ne tür silahlardı bunlar? Modern silahlar mıydı yoksa eski tür tüfekler miydi?

Marios Dembriyotis: EOKA döneminden bir silah vardı, bazı Amerikan silahları vardı, M 3’ler... Ancak bunlar tek tüktü... Sanırım bu silahlar eğitim içindi, herhalde daha silah vardı... Bunu şuradan biliyorum: 1963’te olaylar başladığında, bu paramiliter grupların çok sayıda silahı yoktu... Çoğunda av tüfeği vardı... Bu, benim Kıbrıs’taki durumla ilgili ilk temasımdı...

Soru: Eğitim için nereye götürülüyordunuz? Yine Kasaba’da mıydınız?

Marios Dembriyotis: Evet, bir eve gidiyorduk, gece karanlığında... Şu anda evin yerini tam olarak hatırlayamıyorum, çok gizli bir şeymiş gibi yapılıyordu bu ve bizim için bir oyun gibiydi o günlerde...

Soru: Sizi yemin ettiriyorlar mıydı?

Marios Dembriyotis: Hayır...  Hayır...

Soru: Çünkü TMT’ye katılan gençleri yemin ettirdiklerini duydum...

Marios Dembriyotis: Bizi yemin ettirdiklerini hatırlamıyorum...

Soru: Hatta kendilerine yemin ettiren kişiyi de görmüyorlardı, bir perdenin arkasında oluyordu o şahıs, yalnızca sesini duyuyorlar, duydukları yemini tekrarlıyorlardı... Ne kadar süreyle eğitim görmüştünüz?

Marios Dembriyotis: İki üç kez gittik oraya, 63’te çatışmalar çıkınca, Türk mahallesine yakın evlerdeydik, Mutallo’ya yakın... Çarşıda büyük bir sokak vardır, Türkçe bir adı vardır bu sokağın, orada bazı evlerdeydik... Bütün gece orada durup bir hareket olup olmadığına bakıyorduk ya da  bir saldırı olursa diye savunma yapmak üzere, pozisyon alıyorduk...

1964 yılındaydı, tam olarak tarihi hatırlamıyorum ancak kış olduğunu hatırlıyorum... Kıbrıslıtürklerle Kıbrıslırumlar arasında büyük bir çatışma olmuştu, bunu hatırlıyorum... Kıbrıslıtürklere ait bazı evleri ele geçirdiklerini biliyorum... O dönem mahkemeler civarındaki camiyi de bombalamışlardı, bu Baf’taki eski mahkeme binasının bulunduğu bölgeydi... Burada bir cami vardı... Onu bombaladılar ve o cami artık orada yoktur... Baf’ta iki cami vardı,  bombalamış oldukları bu cami artık yoktur orada...

Bu çatışma sırasında benim bulunduğum yerde, benim yaşlarımda bir başka çocuk ile bir de daha büyük birisi vardı yanımda. Bazı yetişkinler de vardı olduğumuz noktada. Bu çatışma sırasında, yolu geçmeye çalışan bir Kıbrıslıtürke bizimle birlikte olan birileri ateş etmişti... Bu Kıbrıslıtürk yere düşmüş ve yavaş yavaş, kendini bize karşı koruyacak bir yere çekilmeye başlamıştı... Bir duvarın arkasına gizlendi ve sabaha kadar burada kaldı... Yardım için sesleniyor, bağırıyor, ağlıyordu... Ancak kimse yardımına gelmiyordu...  Bir noktada artık sesi çıkmamaya başlamıştı... O zaman onun ölmüş olduğunu düşünmüştük...

Soru: Genç birisi miydi yoksa yaşlı mıydı?

Marios Dembriyotis: Belki bizden 50 metre kadar uzaktaydı ve karanlıktı, seçebilmek mümkün değildi...

Soru: Sonra ne oldu?

Marios Dembriyotis: Hikaye bu... Ben 15 yaşındaydım... Ancak düşünmeye başlamıştım... Bir şeylerin yanlış olduğunu düşünmeye başlamıştım... Bu örgüte üyeliğim devam ediyordu...

Soru: Bir isimleri var mıydı?

Marios Dembriyotis: “Baf Savaşçılar Birliği”ydi adı ya da buna benzer bir şey... Pek çok konuda fikirlerim değişmeye başlamıştı bu dönemde... Sol yayınlar okumaya başlamıştım... Liseyi bitirinceye kadar, tüm bu olup bitenlerle ilgili fikirlerim değişmişti... Şu ana kadar, o sesler kulaklarımdan gitmiyor...

Soru: Hangi sesler?

Marios Dembriyotis: Yardım çağıran o adamın sesi...

Soru: Yani o adamın sesi, sizi düşündürmeye başladı...

Marios Dembriyotis: Öyle sanıyorum...

Soru: Sonra ne yaptınız?

Marios Dembriyotis: Okulu bitirince askere gittim, 1966 yılıydı...

Soru: Baflıysanız askerliğinizi Baf’ta mı yapıyordunuz yoksa başka yerlere mi tayin ediliyordunuz?

Marios Dembriyotis: Hayır, Baf’ta bir yere gitmiştim askerliğe yazılmak için, beni komando birliğine gönderdiler. Leymosun’da bir ordu kampına gittim, bu bir eğitim kampıydı... Ve orada komando eğitimi vermişlerdi bana...

Soru: O günlerde eğitim veren kimlerdi? Kıbrıslılar mıydı yoksa Yunanlılar mıydı?

Marios Dembriyotis: Tabii Yunanlılardı, çoğunluğu Yunanlılardı...

Soru: Davranışlarında ya da kültürlerinde sizi rahatsız eden ya da hayranlık uyandıran, “Ah bunlar anavatanımızdan geldi!” dedirten bir farklılıkları var mıydı Yunanlı askerlerin?

Marios Dembriyotis: O güne kadar bu konuyu artık netleştirmiştim... Bu insanlardan hoşlanmıyordum... Genelde ordudakilerden hoşlanmıyordum zaten...

Soru: Neden?

Marios Dembriyotis: “Anavatan”dan gelen bu insanların, çatışmamızın kaynağını oluşturduğunu anlamıştım çünkü... Onlara karşı herhangi bir hayranlığım yoktu yani...

Soru: Ve kampta eğitildiniz...

Marios Dembriyotis: Evet... Sanırım 1966 Temmuzu’nda girmiştim askere... Birkaç ay sonra bizi Köfünye bölgesine göndermişlerdi...  Çünkü burasının çok tehlikeli bir bölge olduğuna inanıyorlardı... Çünkü Köfünye, Lefkoşa ile Leymosun arasında, ortada bir yerdeydi ve ana yol da köyün ortasından geçiyordu...

Bizi Köfünye bölgesine gönderdiler, şu anda köyün adını hatırlamıyorum...

Soru: Kaç kişiydiniz?

Marios Dembriyotis: 50 kişilik bir gruptuk... Hepsi aşağı yukarı benim yaşlarımdaydı...

Soru: Komutan Yunalı mıydı?

Marios Dembriyotis: Evet, komutan Yunanlı’ydı... Başlangıçta komutan, Yunanistan’da eğitim gören bir Kıbrıslırum’du... Yunan ordusunda bulunan bir Kıbrıslırum’du bu, yani Kıbrıs ordusundan birisi değildi. Bağımsızlıktan sonra Kıbrıs ordusunda ancak tek tük Kıbrıslı subay vardı... Çoğu, Yunanistan’dandı.  Kıbrıslırum subaylar da, Kıbrıs ordusunun değil, Yunan ordusunun subaylarıydı o günlerde...

Böylece bir ay kadar Köfünye civarında, bir ay kadar da Leymosun’da kaldık, sonra da başkaları gelerek bizim yerimizi aldı... Bu, birbuçuk yıl sonra ben askerden ayrılıncaya kadar böylece devam etti...

Soru: Kıbrıslıtürklerin yolu kesmesi nasıl oluyordu? İkide bir yolu kestiklerini ve insanların geçemediğini duyuyoruz.

Marios Dembriyotis: Benim orada olduğum dönemde yolu kesmiyorlardı... Ancak çatışmadan birkaç gün önce, bir taksiye ateş açmıştı Kıbrıslıtürkler.

Soru: Taksici Kıbrıslırum muydu?

Marios Dembriyotis: Evet, Lefkoşa’dan Leymosun’a gidiyordu ve ona ateş açmışlardı. Onu ya da arabada bulunan herhangi birisini öldürdüklerini ya da yaraladıklarını sanmıyorum. Ancak bize “Kıbrıslıtürkler bir taksiye ateş açtı” demişler ve köye saldırı yapmaya karar verdiklerini söylemişlerdi... Bir gün önce bizi Köfünye’nin kuzeyinde olan, köy dışında bir yere götürdüler... Bir tepe vardır – bu tepenin iki-üç kilometre kadar kuzeyine gitmiştik. Burada bekledik... Komutan geldi ve bize Köfünye’ye saldıracağımızı söyledi. Güçlü olmamız gerektiğini söyledi. “Bizi katliam yapmakla suçlayacaklardır, o nedenle oraya gidip topal bir tavuğu bile öldüreceğim” demişti bize... Bu deyişi Yunanistan’da kullanıyorlar... Bize “Oraya gidip, herşeyi öldüreceğiz” dedi...

Biz saldırıya geçmeden önce, silahı olan Kıbrıslıtürklerin, köyden ayrıldıklarını biliyorum... İnsanlar ana yola yakın olan bir kahvehanede toplanmıştı, aileler, çoluk çocuk... Tüm insanlar, aileler, çocuklar bu kahvehanede toplanmıştı... Birleşmiş Milletler gelerek bu insanları alıp götürmüştü. Ancak bazı insanlar köyde kalmıştı... Mesela yaşlı insanlar, kadınlar, Kıbrıslırumların kendilerini öldüreceğine inanmayan insanlar kalmıştı köyde... Bazı hasta insanlar da vardı, yerinden kalkıp kaçamayan insanlar...

Kuzeyden saldırıya geçmiştik... Tabii, Köfünye çevresinde başka askeri kuvvetler de vardı ancak esas saldırıyı biz gerçekleştiriyorduk ve köye ilk giren bizdik.  Tepenin tam ortasına vardığımızda, bir hendekte gizlenmiş olan bir Kıbrıslıtürk ayağa kalkarak ateş etmeye başlamıştı... Oraya saklanmıştı, belki de onu orada unutmuşlardı, bilemiyorum...  Benim yanımda bulunan bir asker vurulup ölmüştü, bir de çavuş öldürülmüştü bu Kıbrıslıtürk tarafından, başından vurulmuştu. Benim yanımda duruyordu, adı Menakis’ti ve yakın arkadaşımdı...

Tepeye tırmandığımızda, toplar bize ateş etmeye başlamıştı, bunlar bizim toplarımızdı! Arkamızdan ateş ediyorlardı, iyi bir iletişim olmadığı için, bizi vuruyorlardı, uzunca bir süre! Bu sırada herhangi birisinin yaralandığını ya da öldüğünü sanmıyorum... İletişim kurulunca, ateş etmekten vazgeçtiler!

Sanırım, ortaya çıkarak ateş eden Kıbrıslıtürk, çarpışma esnasında öldürülen tek Kıbrıslıtürk’tü...  Köye gittik ve ev ev dolaşarak, köyde temizliğe başladık ve bulduklarımızı öldürdük. Sanırım 22 kadar Kıbrıslıtürk öldürülmüştü...

Soru: Sivil insanlar mıydılar?

Marios Dembriyotis: Evet... Bir tanesi, sözünü ettiğim o genç insandı... Geriye kalan 21 kişi, yalnızca sivil değillerdi, aynı zamanda yaşlı insanlar ve kadınlar da vardı aralarında sanırım... Eğer öldürülenlerin listesini bulursanız, ben de görmek isterim, öldürülenlerin yaşlarını öğrenmek isterim...

Soru: Siz birisini öldürdünüz mü?

Marios Dembriyotis: Hayır...

Soru: Neden?

Marios Dembriyotis: İdeolojik olarak kimseyi öldürmek istemiyordum...

Soru: Kendinizi birisini öldürebilecekken, öldürmekten kaçındığınız bir pozisyonda buldunuz mu?

Marios Dembriyotis: Hayır ancak Köfünye’yi savunan silahlı genç bir çocuk vardı. Bir eve girmiştik... Önce bir el bombası atmış, ardından eve girmiştik. Eve girdiğimizde bu genç çocuğu bulmuştuk, yaralanmıştı ve yerde yatıyordu... Onu aldım ve ana yola gittim, oradaki kahvehaneye... Orada Grivas vardı, subaylarıyla birlikte... Oraya gittiğimde, Grivas, üstüm olan subaydan, bu genç çocuğu öldürmesini istedi. Ben de üstüme giderek “Bu çocuğu ben öldürmek istiyorum çünkü çok cesur birisidir” dedim... O genç çocuğu, ambulans gelinceye kadar korudum ve kendi ellerimle onu ambulansa koydum ve onu Leymosun hastanesine gönderdim...

Soru: Adını bilmiyorsunuz herhalde...

Marios Dembriyotis: Bilmiyorum, öğrenmek isterim adını... O günlerde yayımlanmış bir gazete var... Benimle bu yaralı gencin fotoğrafı vardır... Bu fotoğrafı, “İşçi Demokrasisi”nden bulabilirsiniz... Bu fotoğrafı gazetelerinde yayımlamışlardı...

Soru: Yani Grivas’ı gördünüz... O günlerde sizde, nasıl bir izlenim bırakmıştı?

Marios Dembriyotis: Evet, onu iki üç kez gördüm. Onu ilk kez, genç bir asker olarak Leymosun kampına gittikten birkaç gün sonra görmüştüm. Asker olalı bir ay kadar olmuştu, Grivas ve beraberindekiler kampı denetlemeye gelmiştiler. Tümümüz sıraya girmiştik ve isimlerimizi söylüyorduk, “Asker Marios Dembriyotis, Baf’tan!” diye mesela... Adımı biliyordu çünkü ben Makarios yanlısıydım... O günlerde Makarios ile Grivas arasında büyük çatışma vardı... Belki bunları bilmiyorsunuz ama... Beni subay olarak tayin etmeyi planlıyorlardı. Grivas adımı duydu ve denetime devam etti... O gittikten birkaç gün sonra, subay olarak tayin edilecek olanları bir yerde topladılar ve bir askeri yetkili geldi. Elinde bir kağıt vardı... “Dembriyotis, Marios kimdir?” diye sordu. Öne çıkınca, “Tamam, sen bir kenara geç” demişti... Bizi ayırdılar, dört kişiydik, yalnızca er olacaktık, subay değil...

Soru: Yani Grivas, Makarios yanlısı olduğunuz için subay olmanızı engellemişti...

Marios Dembriyotis: Evet... Onu böylece ilk kez görmüştüm, “Karagöz”e benziyordu! Biliyorsunuz!... Bıyığıyla, kısa boyu ve havasıyla bana Hitler’i hatırlatıyordu!  İkinci kez onu Köfünye çatışmasında görmüştüm... Konuya dönecek olursak, bu genç Kıbrıslıtürk’ü Leymosun hastanesine gönderdim... Köyde sabah saat 4’e kadar kaldık...

Soru: 15 Kasım 1967’de yani...

Marios Dembriyotis: Evet... Askerler evlere giriyor, hiçbir şey bırakmıyorlardı, herşeyi yok ediyorlardı... Evleri, eşyaları... Para çaldılar, altın çaldılar, mücevherleri topladılar...

Soru: Ganimet ediyorlardı... Köfünye’ye saldırırken ve komutanınız size “Topal bir tavuğu bile sağ bırakmayacaksınız” dediğinde, gerekçeleri neydi? Köfünye’ye neden saldırdığınız hakkında size ne söylüyorlardı?

Marios Dembriyotis: Onlara göre Köfünye’deki Kıbrıslıtürkler bir taksiye saldırmışlar, Leymosun-Lefkoşa yolunu kesmek istiyorlardı, bu da büyük bir sorun yaratacaktı... Bize Kıbrıslıtürklerin Aytotoro yakınındaki denizden yararlanarak Türkiye’den silah getirdikleri hakkında ellerinde bilgi olduğunu da söylediler. Onlara göre Kıbrıslıtürkler bunu denizaltılarıyla yapıyorlardı... Bölgeyi temizlemek istiyorlardı çünkü Köfünye’nin Kıbrıslıtürkler için önemli bir stratejik yer olduğuna inanıyorlardı.

Soru: Sabah saat 4’e kadar kaldınız köyde...

Marios Dembriyotis: Evet, sabah saat 4’te köyü terketmek için emir aldık. Ve koşmaya başladık!..

Soru: Neden?

Marios Dembriyotis: Sanırım Türkiye, eğer oradan kaçmazsak, uçaklarla geleceğini duyurmuştu! Böylece koşmaya başladık... Saldırıyı başlattığımız noktanın kuzeyine gittik, bazı araçlar gelerek bizi Leymosun kampına götürdü... Ancak kampta kalmadık, Leymosun kampı çevresindeki yerlere gittik. Çünkü Türkler bu kampı biliyordu... Türklerin gelerek bu kampı bombalayacaklarına inanıyorlardı, o nedenle dağlara çıktık, birkaç gün oralarda oyalandık, sonra da zaten benim askerliğim tamamlanmıştı, özgürdüm, onları dağda bıraktım... Tüm hikaye bu yani...

Soru: Şimdi bu yaştasınız, bugünkü deneyiminizle geriye dönüp baktığınızda, Köfünye’nin özelliği neydi sizce? Çünkü ondan sonra pek çok şey değişti... Kartları karıştırıp yeniden dağıttılar sanki... Sizce olan neydi?  Hala bir bulmaca gibi... Çünkü Köfünye olayları ardından Yunan ordusu ayrılıyor, Grivas ayrılıyor, Denktaş geliyor, Kleridis ise Denktaş müzakerelere başlıyor, adada bir tür “normalleşmeye” gidiliyor... Ne hissediyorsunuz? Çünkü oradaydınız...

Marios Dembriyotis: O günlerde Makarios ve Grivas, Köfünye olaylarından kimin sorumlu olduğu konusunda birbirlerini suçluyorlardı. Makarios, “Ben Kıbrıs dışındaydım, bu işi Grivas başlattı” diyordu... Grivas ise, “Hayır, bunu yapmak için Makarios’tan emir aldım” diyordu... İnanıyorum ki o dönem için böylesi bir karar, oldukça ciddi bir karardı – birbirlerini suçlayacak kadar ciddi bir karardı...

Soru: Sizce kimdi bu kararı alan?

Marios Dembriyotis: Yunan hükümeti ile Grivas’ın kararı olduğuna inanıyorum. O dönem Yunanistan’da cunta işbaşındaydı, Papadopulos başkanlığında... Böylece Yunan ordusu Kıbrıs’tan ayrıldı... Belki de Türkiye ile Yunanistan arasında bu tür bir anlaşma vardı ve bu olayları yaratarak bulmacada bazı değişikliklere gittiler... Böyle hissediyorum ancak o günlerde gençtim, o günlerin siyasi durumunu pek iyi bilmiyordum, o günlerden sonra da bu konularda herhangi bir şey okumadım. Ancak hissettiğim o ki sanki Türkiye ile Yunanistan arasında kartları yeniden paylaşmak konusunda bir tür gizli anlaşma vardı...

Soru: Sonra ne yaptınız? Yurtdışına, üniversiteye mi gittiniz?

Marios Dembriyotis: Evet, üniversite öğrenimi için Yunanistan’a gittim... 1970 yılına kadar Yunanistan’da kaldım...

Soru: Mimarlığı tesadüfen mi seçtiniz yoksa bilinçli bir seçim miydi?

Marios Dembriyotis: Bilinçli bir seçimdi... Yunanistan’dayken, cunta karşıtı örgütlerle ilişkim vardı, yeraltında cuntaya karşı mücadele başlatmıştık... 1970’in kış aylarında Atina’dan ayrılarak Almanya’ya gittim çünkü polisin peşimize düştüğü bilgisi gelmişti... Almanya’da 6 ya da 8 ay kadar kaldım, sonra da Kıbrıs’a döndüm... Kıbrıs’a döndüğümde, Kıbrıslırumlar için oldukça gergin bir dönemdi çünkü EOKA-B harekete geçmişti, o günlerde Grivas yeniden Kıbrıs’a gelmişti... 1970 yılıydı sanırım... Kıbrıs’ta kaldım, hiçbir zaman Atina’daki mimarlık eğitimini tamamlayamadım. Sosyalist Parti’de örgütlenmiştim...

Soru: EDEK’i kastediyorsunuz...

Marios Dembriyotis: Evet...

Soru: O günlerde EOKA-B, Kıbrıs’ta ne yapıyordu? Ne yapmaya çalışıyorlardı?

Marios Dembriyotis: EOKA-B, Makarios’un bir hain olduğunu söylüyordu, Yunanistan’la birleşme mücadelesine ihanet ettiğini söylüyorlardı...

Soru: Makarios’un bu mücadeleye ihanet ettiğini söylüyorlardı...

Marios Dembriyotis: Evet... Ve Yunanistan’la birleşme mücadelesi başlattılar. Bazı polis merkezlerini bombalıyorlar, bazı insanları öldürüyorlardı...

Soru: Yani 1970’ten itibaren demek istiyorsunuz...

Marios Dembriyotis: Evet, 1970’ten itibaren... O günlerde tüm bunlar, Kıbrıslırumlar arasında büyük bir çatışma yaratıyordu...

Soru: O günlerde EDEK de farklı gruplara açık bir partiydi sanırım...

Marios Dembriyotis: Evet...

Soru: Farklı renkler vardı EDEK içinde...

Marios Dembriyotis: Evet...

Soru: Lissaridis orada olmasına rağmen yani!...Çünkü biliyoruz ki Lissaridis, tıpkı Sampson gibi, Kıbrıslıtürklere saldırmıştı...

Marios Dembriyotis: Evet, 1960’lı yıllarda, onun denetiminde bazı gruplar vardı... Ve sanırım St. Hilarion’a gitmişti... O partiye katılmıştım çünkü sosyalist gruplara açık bir sosyalist partiydi... Örneğin o günlerde benim için AKEL’de örgütlenmek zordu...

Soru: Neden?

Marios Dembriyotis: AKEL’in Stalinci bir parti olduğuna inanıyordum... İdeolojime uymuyordu...

Soru: Kıbrıs’ta neyle uğraşıyordunuz, hayatta kalmak için?

Marios Dembriyotis: Baf’ta bir mimarlık bürosunda teknik çizim yapıyordum, aynı zamanda partinin bir militanıydım... Bundan 2 yıl sonra, 1972’de beni aradılar. İnsanları ideolojik olarak örgütlemeye başlamıştım, bir evde toplanıyorduk 30 ya da 50 kişilik gruplar halinde, Marksizmle ilgili, devrimle ilgili tartışmalar yapıyorduk... EDEK’in ilk bölge kongresini örgütlemiştim o günlerde... Lefkoşa’dan insanlar bu kongrenin çok iyi örgütlenmiş bir kongre olduğunu söylüyorlardı, benim Lefkoşa’ya gelmemi istiyorlardı...

Soru: EDEK ne zaman kurulmuştu?

Marios Dembriyotis: 1970’te...

Soru: Yani yeni bir partiydi, bu yüzden farklı renklere açıktı!...

Marios Dembriyotis: Evet... Böylece Lefkoşa’ya geldim 1972’de... 1973’te ise EDEK’in sosyalist gençlik örgütünün sekreteri oldum.... 1974’ün Nisan ayında yapılan kongrede ise, partinin merkez komitesine ve politbürosuna girdim... 1990’ın Ağustos ayına kadar partide kaldım, beni partiden attıkları tarihe kadar!...

Soru: Neden attılar?

Marios Dembriyotis: CIA ajanı olduğumu iddia ettiler!

Soru: Suçlamanın altında yatan neden neydi?

Marios Dembriyotis: Uzunca bir süredir parti lideriyle pek çok konuda anlaşmazlığa düşmüştüm, benim farklı bir politik çizgim vardı. Ancak “Bu insanlar bizimle anlaşamıyor, o nedenle kendisini atıyoruz” demek istemediler...

Soru: Bunun yerine “çamur atmayı” seçtiler!...

Marios Dembriyotis: Evet! Benim CIA ajanı olduğumu iddia ettiler! Kolay bir şeydi bunu söylemek! Partiden attıkları yalnızca ben değildim, parti içindeki büyük bir sol gruptu!... Bu büyük grubun lideriydim...  Grubun liderlerini partiden attılar, öncelikle... Attıkları diğer kişi Temos Dimitriyu’ydu, şimdi o “Sosyalist Söylem”in lideridir... Temos, aynı zamanda Kıbrıslırum mimarlarının meslek örgütünün de başkanıydı. Üçüncü kişi ise Zinon Pofaidis idi, o da şimdi EDİ’dedir, Vasiliu’nun partisinde...

Soru: 1974’te Baf’ta mıydınız yoksa Lefkoşa’da mı?

Marios Dembriyotis: Lefkoşa’daydım... Darbeci askerler tarafından tutuklanmıştım. Türkler adaya gelinceye kadar hapishanedeydim... 20 Temmuz, günlerden de sanırım Cumartesi’ydi...

Soru: Yani 15-20 Temmuz tarihlerinde, beş gün hapishanedeydiniz...

Marios Dembriyotis: Evet... Türklerin paraşütlerle atlayışını görebiliyordum, sanırım sabah saat 5’ti... Onları gördük... Hapishane kapılarını açıp dışarıya çıktık... 

Soru: Kim açtı hapishane kapılarını?

Marios Dembriyotis: Biz açtık çünkü bize su getirenler başka tutuklulardı, bunlar adi suçlardan mahkum olmuş tutuklulardı... Ancak anahtar vardı onlarda ve hücrelerimizin kapılarını açtılar...

Soru: Hapisteyken ne olmuştu?

Marios Dembriyotis:  Yaralıydım çünkü bana işkence yapmışlardı... Pazartesi akşamı beni ordunun başına götürmüşler ve orada beni dövmeye başlamışlardı...

Soru: Ordunun başında yine Yunanlı birisi mi vardı? Yoksa Kıbrıslırum muydu?

Marios Dembriyotis: Hem Yunanlı vardı, hem de Kıbrıslırum vardı... EOKA-B’dekiler Yunan subayları, Kıbrıslırum siviller, karışıktılar... Beni dövmeye başladılar... Bundan sonra Sampson geldi ve onlara “Bu adamı dövmeyin, onu bana gönderin” dedi. Böylece bazı askerler beni Sampson’un ofisine götürdüler... Beni sorgulamaya başlamıştı... Size şunu söylemeliyim: Baf’ta sivil insanlar, darbeye karşı büyük bir direniş gösteriyordu... Bu sivil direnişçilerin lideri de abim Mikis Dembriyotis idi... Eğer hatırlarsanız, Cumhurbaşkanlığı sarayından ayrılan Makarios da öncelikle Baf’a gitmişti... Makarios orada birkaç gün kalmıştı...

Soru: Sizi askerlerin götürdüğü Sampson’un ofisi neredeydi?

Marios Dembriyotis: Ordu liderliğinin binasındaydı...

Soru: Sana ne tür sorular soruyordu Sampson?

Marios Dembriyotis: Bana barış istediğini söyledi, Kıbrıslırumların birbirini öldürmesini istemediğini söyledi. Benden de Baf’a giderek, abime teslim olmasını söylememi istiyordu!... Ben de ona abimin yetişkin bir adam olduğunu, kendi fikirleri olduğunu, ona böyle bir şey söyleyemeyeceğimi anlattım!...

Soru: Sonra ne oldu?

Marios Dembriyotis: Böylece beni gerisin geri hapishaneye götürdüler ve işgal başlayıncaya kadar hapishanede kaldım... Hapishaneden ayrıldıktan sonra Küba Elçiliği’ne gittim ve birkaç gün orada kaldım. Sonra da dışarıya çıkıp partiyi tekrar örgütlemeye giriştik, Doros Loizu’yla birlikte.  Sonraları, EOKA-B’ciler Lissaridis’i öldürmek üzere 1 Eylül 1974’te ateş açtıklarında, Doros Loizu, Lissaridis’le aynı arabadaydı, arabayı Doros kullanıyordu ve kafasından vurularak öldürülmüştü...

Böylece öncelikle partiyi yeniden örgütlemeye girişmiştik... O günlerde Amerikan Elçiliği önünde büyük gösteriler düzenliyorduk, partimizin gençlik örgütü bu büyük gösterileri örgütleyendi...

Soru: Yani o zamandan beridir hep Lefkoşa’da kalıyorsunuz...

Marios Dembriyotis: Evet... Sonra da, yeni bir mücadele başladı, ancak bu çok uzun bir hikaye... 1975-76’da parti içinde tartışmalar yapıyorduk, ne yapılması gerektiği konusunda...

Soru: Atmosferi hatırlıyor musunuz? Toplumdaki atmosfer nasıldı? İnsanlara hakim olan temel duygu neydi? Düşkırıklığı mıydı, şok muydu, neydi?

Marios Dembriyotis: İnsanlar şoktaydı, Yunanistan konusunda büyük bir düşkırıklığı vardı, Yunan subaylara karşı düşkırıklığı vardı, bunun gibi şeyler... İnsanlar, bundan önce bir illuzyon yaşıyordu, 1974 olaylarından sonra “Biz hiçbir şey değiliz, küçük bir toplumuz, hiçbir yerden yardım alamıyoruz” diye düşünmeye başladılar... İnsanlar arasında duygular böyleydi o günlerde

Soru: Ancak parçacıklarını toparlayıp yeniden örgütlendiler, bugünkü gelişmişlik düzeylerini yakaladılar... Bu kolay bir şey değildi herhalde...

Marios Dembriyotis: Ancak ondan sonra da yeni illuzyonlara kapıldılar!

Soru: Yeni illuzyonlar nelerdi?

Marios Dembriyotis: İşte, “Biz zenginiz, güçlüyüz, Kıbrıslıtürkler yoksuldur, bizler devletiz, Kıbrıs Cumhuriyeti bize aittir, biz tamamız, şimdi de Avrupa Birliği üyesi olduk” gibi bir illüzyon... Herkesin kendilerine karşı komplo yaptığına inanıyorlar! Amerikalılar, İngilizler, uluslararası topluluk, herkes Kıbrıslırum mucizesini yok etmek üzere komplo yapıyor, onlara göre!... Yani yeniden başa döndük!

Soru: Sisifus gibi!... Evlisiniz ve çocuklarınız var...

Marios Dembriyotis: Evet... Bir oğlum, iki kızım var... Bir kızım 16 yaşında, oğlum 13 yaşında, en küçük kızım da 10 yaşında. Oğlumun bir işitme sorunu vardır... Sağır ya da işitme özürlü çocukların ailelerinin oluşturduğu bir dernekte de çalışıyorum...

Soru: Sanırım arkadaşım Nikos, işitme özürlü Kıbrıslıtürk ve Kıbrıslırumları,  barikatlar henüz açılmadan Pile’de bir araya getirmişti...

Marios Dembriyotis: Evet ancak onlar yetişkinlerdi... Birkaç yıl önce Erol Şeherlioğlu aracılığıyla işitme engelli çocukların babalarıyla temasa geçmiştik. Ancak Denktaş dönemiydi ve geçiş izni verilmiyordu... Bir kez Pile’de buluşmuştuk ancak sonra sorunlar yaşadıkları için artık gelememişlerdi. Şimdi temas kurmaya çalışıyoruz...

Soru: Size son olarak sormak istediğim, Kıbrıs, sizce şu anda nereye gidiyor?

Marios Dembriyotis: Bölünme kalıcılaşıyor, bu da beni çok üzüyor. Ne yazık ki gerçeklik budur... İlginç olan da şudur ki, Kıbrıslırum solunun yardımıyla bu taksim kalıcılaşıyor... Bundan da çok büyük üzüntü duyuyorum...

Soru: Diyelim ki Kıbrıs’ın lideriydiniz... O zaman, bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak için ne tür önlemler alırdınız? Ne yapardınız?

Marios Dembriyotis: Eğer iktidarda olsaydım, şimdi olduğum gibi olmazdım, onun için bunu söylemek zor... Farklı düşündüğüm için iktidarda değilim...

Soru: Ne görmek isterdiniz? Bölünmüşlüğü engelleyecek neler olabilirdi?

Marios Dembriyotis: Başka bir şey söyleyeyim... 1975 yılında EDEK’teki sol güçler olarak programımızla ilgili stratejik düşünceler geliştiriyorduk. O günlerde, Kıbrıslıtürk işçiler ve insanlarla ortak bir cephe oluşturmamız gerektiğini söylüyorduk... Emperyalizme karşı, Türk, Yunan, İngiliz, tüm işgal ordularına karşı, Kıbrıs’ı çok yönlü işgalden kurtarmak için ortak bir cepheden söz ediyorduk. Hala aynı düşünceleri taşıyorum ortak cephe konusunda, elbette bazı farklılıklarla... Çünkü çağımız değişmiştir... Ancak tek yol, insanların ortak mücadelesi, tek yöntemdir... Arkadaşım Kostas Ahniyotis’le birlikte bu düşünceler üzerinde çalışıyoruz. Elbette, bizi bölen çok şey vardır. Öncelikle, uzun yıllardır ayrı yaşıyoruz... Bölünmeden önce bile, yaşamlarımız ayrıydı... AKEL’in “Eskiden Kıbrıslıtürklerle birlikte yaşıyorduk, birbirimizi seviyorduk, sonra da emperyalizmin parmağı bizi böldü” deyişine hiçbir zaman inanmadım. Bölünme, Kıbrıslırumlar ENOSİS’i düşlemeye başladığında, sonra da Kıbrıslırumlar TAKSİM istediğinde başlamıştı... İnanıyorum ki, ortak yollar yaratmak, uzun vadede gerçekleşebilir ancak tek yöntem de budur...

 (*) Bu yazı dizisi 6 Temmuz 2005 tarihinden itibaren Yenidüzen gazetesinde yayımlanmıştır. Hamamböcüleri’ndeki okurlarımla da paylaşıyorum...S.Uludağ   

Kaynak: www.hamamboculeri.org

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1568

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 07-01-2008 14:09
 
Acı hatıralar...
Köyde başımızdan ne kadar çok olay geçmiş.Eski günleri tekrar hatırladık.Sağolun. 
Ali
Ziyaretçi
 
Ali

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website