Anasayfa
Klavya Olayları-Sermet Beyaz Hasan Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 3
Kötüİyi 
Perşembe, 08 Kasım 2007

 

 

Sevgül Uludağ

 

             "12 Aralık 1966 gecesi Klavya'da Vasfi Bey eve dönmeyince karısı kötü bir şey olduğunu sezmiş, giderek dehşeti artmış, onu her yanda aradıkları halde bulamamışlardı... Evin en küçüğü Sermet Bey’di – o zaman henüz 8 yaşındaydı ve annesiyle birlikte babasını aramaya çıkmıştı... İki yıl boyunca babasını aradılar durdular – Dr. Küçük’e, Rauf Denktaş’a bile başvurdular.

 

               "Vasfi Beyaz Hasan’a ne olduğunu görüp bilenler konuşmadılar, sustular... Ve bugün hala Vasfi Beyaz Hasan, kayıptır..."

 

 

 

 

 

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

Sevgül Uludağ

 

 

Sermet Beyaz Hasan, Klavya'da  "kayıp"  olan babası Vasfi Beyaz Hasan olayını anlatıyor...

 

 

 

Klavya olayları esnasında babası Vasfi Beyaz Hasan, 12 Aralık 1966’da kaybolan Sermet Beyaz Hasan’la buluşmamız kolay olmadı... Aşağı yukarı bir ay süreyle onu arayıp, bir buluşma ayarlamaya çalıştım...

Klavya’daki evine gittim – eşi Bilgin Hanım’la birlikte beni karşıladılar. Oturup konuştuk... Oldukça duygulu bir röportajdı bu – Sermet Bey, babası kaybolduğunda henüz 8 yaşındaydı ve ailenin en küçük çocuğuydu... O günlerin korkularını ve dehşetini, yüreğinden asla silinmeyecek biçimde yaşamış, annesinin o günden sonra sürekli ağlayıp üzülmesine tanık olmuştu...

Vasfi Beyaz Hasan’ın fotoğrafına dikkatle bakın – o, hiçbir suçu olmayan, kimseyi incitmeyen, öldürülmesine neden olacak herhangi bir kavgaya girişmemiş, herhangi birisiyle takışmamış, tamamen masum bir kişiydi... Onun gözlerine bakın... Onun bütün derdi, altı çocuğu ve sevgili eşi Melek Hanım’a iyi bir yaşam sağlamaktı... Vasfi Beyaz Hasan, Melek Hanım ve altı çocuğun her biri, dişlerini tırnaklarına takmışlar, Klavya’da çalışıp çabalıyorlardı... Köy yerinde iş bitmezdi – tarlalarını ekiyorlar, bağlarını topluyorlar, üzümlerden sucuk yapıyorlar, zeytin ve harup toplamaya gidiyorlardı... Çocukların her birinin, yaşına göre evde görevleri vardı... El birliğiyle mutlu bir yaşam yaratmışlardı...

Vasfi Bey, kış aylarında, sabahları erken kalkar, çocukları ısınsın diye bir mangalın içinde büyük bir ateş yakar, içine patates ve soğan gömer, çocuklar uyandığında, bu ateşi içeriye taşır, onlara sıcak patates ve soğan verirdi... Çocuklar, şişe zeytin dizer, ekmeciklerini bu ateşte gabira edip, ateşin etrafında yerlerdi...

 

Vasfi Bey hiçbir suçu olmadığı halde, o günlerin tanığı olan Hüseyin Bondigo’nun anlattıklarına göre, pusuya düşürülmüş ve elleri ayakları bağlanarak, köyün dışına çıkarılmıştı... Sermet Bey’in annesinden duyduklarına göre, Vasfi Bey, Mormenekşe köyüne götürülmüştü...

 

12 Aralık 1966 gecesi, Vasfi Bey eve dönmeyince karısı kötü bir şey olduğunu sezmiş, giderek dehşeti artmış, onu her yanda aradıkları halde bulamamışlardı... Evin en küçüğü Sermet Bey’di – o zaman henüz 8 yaşındaydı ve annesiyle birlikte babasını aramaya çıkmıştı... İki yıl boyunca babasını aradılar durdular – Dr. Küçük’e, Rauf Denktaş’a bile başvurdular. Vasfi Beyaz Hasan’a ne olduğunu görüp bilenler konuşmadılar, sustular... Ve bugün hala Vasfi Beyaz Hasan, kayıptır...

 

Sermet Beyaz Hasan için konuşmak hiç de kolay değildi – o günleri, o travmayı tekrar yaşıyor, üzülüyordu... Duygularını bizimle paylaşabildiği için ona teşekkür borçluyuz...

 

Sermet Bey, bir ailenin dramını, babası kayıp bir çocuğun üzüntüsünü, kocası kayıp bir kadının, Melek Hanım’ın gencecik yaşta göçüp gidişini, ailenin büyük erkek çocuğu Ömer’in, sırf ailesi hayatta kalabilsin diye, Avustralya’ya göç ederek burada çalışıp onlara para gönderişini anlatıyor... Babasının kemiklerinin bulunmasını istiyor – onu uygun biçimde gömmek, ona bir mezar yapmak, gidip mezarını ziyaret etmek istiyor... Kıbrıs Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi’ne düşen, Vasfi Beyaz Hasan ile Klavya’da kaybolmuş diğer kişilerin nerede gömülü olduklarını bulmaktır. Nitekim, bu konuyu araştırmaya başladığımız zaman, Kayıplar Komitesi de harekete geçiyor ve Klavya’nın kayıplarını aramaya başlıyor...

 

Sermet Bey’le röportajımızda, bir başka önemli şeyi, artık var olmayan bir şeyi anlatması oluyor... Bunu o kadar güzel, o kadar canlı biçimde yapıyor ki kendinizi eski Klavya’nın bağlarında, ovalarında, bir köy evinde buluyorsunuz... Eskiden köylerde insanların nasıl yaşadığına ilişkin kendi deneyimlerini aktarıyor... Bunun için de ona teşekkür borçluyuz...

 

Günlerdir telefonla beni taciz eden,  sövüp sayanlara bir kerecik de olsa, kendilerini Sermet Bey’in ve ailesinin yerine koymalarını ve hiçbir suçu olmadığı halde öldürülüp bilinmeyen bir yere gömülen Vasfi Beyaz Hasan’ın hikayesini okumalarını öneriyorum... Onlara, Vasfi Beyaz Hasan’ın fotoğrafına bakarak, masum bir insanın öldürülmesine ve bunun yazılmasına isyan etmek yerine bana küfredip beni taciz ve tehdit etmelerinin ne anlama geldiğini, kendi kendilerine sorgulamalarını istiyorum...

 

Sermet Beyaz Hasan’la röportajımız şöyle:

 

SORU: Sermet Bey, kaç yaşındasınız?

SERMET BEYAZ HASAN: 47 yaşındayım, 48’e giderik... 16 Ekim 1958’de doğdum.

 

SORU: Altı kardeştiniz, en küçüğü siz misiniz?

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... En büyüğümüzle aramız 14 yaştır. Dört kız, iki erkek: Cemaliye, Hürmüz, Ömer, Behice, Sonay ve ben Sermet... Annemin adı Melek, babamın adı Vasfi’ydi...

 

SORU: Vasfi Bey, Klavyalı mıydı?

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Annem da, babam da Klavyalı’ydı.

 

SORU: Vasfi Bey rençberlik yapardı herhalde...

SERMET BEYAZ HASAN: Çiftçilik yapardı evet... Son zamanlarda, bu 63 olaylarından sonra sulu ziraat da yapardık. Köyün iskaye suyu vardı – yani bir kuyu vardı, herkes o kuyudan ortaklaşa öder, bahçesini suvarırdı...

 

SORU: Siz büyürken nasıl bir köydü Klavya? Nasıl hatırlarsınız?

SERMET BEYAZ HASAN: Köyümüz büyükçe bir köydü – evler yakın yakındı. İnsanlar birbirine çok sıcak davranırdı... Bu 63 olayları çıktıydı, insanların hepsi köydeydi. Klavya Türk köyüydü. O dönemler insanlar devamlı sığınak kazardı... 63 olayları çıktığında ben beş yaşında bir şeydim... O dönemden hatırladığım insanlar devamlı sağanak kazardı... Birbirlerine yardımcı olurlardı mesela hayvan sağmaya – çünkü köy içiçe girdiydi... Nüfusu 650-700 civarındaydı. Küçük bir köy değildi...

 

SORU: Altı kardeştiniz ve anneniz her birinize bir görev verirdi... Onu anlatabilir misiniz?

SERMET BEYAZ HASAN: Annemiz organizatör bir kadındı ve asıl Türk kadınıydı, dediği dedikti. Yani falan şey yapılacak dersa, o şey olacaktı! Örneğin çamaşır yıkanacaksa, bize “Su taşıyacaksınız” derdi. Hepimizin boyutuna göre kovacıklarımız vardı. Ben mesela en küçükleriydim, benim da kovam vardı kendime göre – eskiden o arı yağlarının kırmızı lengercikleri vardı, benim kovam öyleydi. Hepimiz boyutumuza göre, taşıyacağımız yüke göre, arı gibi gider gelirdik – küpleri dolduracaktık dışarıdan çeşmeden ve çamaşır yıkanacaktı bu suyla. Küllü suyu yapardı... Bu şekilde evimizi döndürürdük...

 

SORU: Büyük çocuklar süpürürdü, siz de hayvancıkları yedirirdiniz dediydiniz...

SERMET BEYAZ HASAN: Sabahtan kalktığımızda, okul olmadığı dönemde, en büyük ablalarım, havlıları süpürürdü. Sokağı, kapının önünü süpürürdü sabah erkenden. Öbürleri de evlerin içini süpürürdü... İş bittikten sonra kahvaltı yapardık. Kalabalık olduğumuz için de benim hatırladığım, iş erkenden biterdi. Elbirliğiyle sabah sabah biterdi – ondan sonra otururduk hepimiz, kahvaltı yapardık. Annemiz bize bazan gabira yapardı, kızarılmış ekmecikleri böyle zeytinyağının içine batırırdı bize, onu yerdik... Yumurtayı yapardı bize ama çok yemezdik. Bulamaç yaparlardı bize – undan yapılan bir şey ve üstüne betmez dökerlerdi, onu yerdik. Sabahleyin bazan babam rahmetlik, kalkardı erkenden, kışısa, büyük bir ateş yakardı mangala... Hem ısınalım, hem oyalanalım diye. Onun içini soğan, patates doldururdu, örterdi kendilerini... Pişerlerdi, bize çağırırdı, hepimiz kalkardık, yirolanırdık o ateşin yirosuna. Bu ateşi dışarıda yakardı ve sonra getirir koyardı evin içine. Bizde bacalık yoktu öyle. Doğrudan büyük bir kazan veya küp gibi bir şeyin içine yakardı o ateşi. Doldururdu bu ateşin içini soğandır, patatestir falan. Dönerdik, şişlere zeytin dizerdik, onu da kebap ederdik, otururduk ateşin başına, ekmeğimizi kızartırdık ateşin üstünde hem zeytinimizi, o şekil...

 

SORU: Mutlu bir aileydi yani...

SERMET BEYAZ HASAN: Çok mutluyduk...

 

SORU: Mesela haftasonları bir yere gittiğinizi hatırlar mısınız? Babanızın arabası var mıydı?

SERMET BEYAZ HASAN: Son benim hatırladığım, traktörümüz vardı. Zaten 63 olayları olduktan sonra, köyden pek dışarı gitme, eğlence falan diye bir olay yoktu. Kendi kendimize, köyün içinde düğün falan olursaydı, oydu eğlence.

 

SORU: Düğünde köyden çalgıcılar mı çalardı?

SERMET BEYAZ HASAN: Yok, dıştan getirirlerdi ve eskiden o dönemde düğünler iki yerde olurdu. Adamların ayrı yerde olurdu, kadınların ayrı olurdu. Kadınların çalgıcıları vardı, erkeklerin çalgıcıları vardı. Ama düğün olmadan evvel, muhakkak bir şeyler yapılırdı. Kına gecesi yaparlardı eskiden, kına gecesinde yemek için gavurga dedikleri yemişi hazırlarlardı veya gannavuri kavururlardı – eskiden gannavuri tohumu kavururlardı...

 

SORU: Külahçıklarda satarlardı...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Ama muhakkak düğün olduğunda annem bize bunları yapardı ve gideceyik diye bir heyecan yaşardık. Annem böyle yerlere gitmeden önce muhakkak bizlere bir şeyler yapardı, bizi mutlu etmek için. Ve bir düğün oldu mu, onu muhakkak yapardı. Gideceğimizde hepimiz ceplerimizi doldururduk. Ben çocuktum, ceplerimi doldururdum, bütün gece onu yerdim!

Bağlarımız vardı, sucuk yaparlardı... O sucukları çıkarırlardı, o gece verirlerdi bize, onları yerdik...

 

SORU: Bağ da vardı demek...

SERMET BEYAZ HASAN: Bağlarımız da vardı ya... Aşağı yukarı 20 dönüm bağımız vardı. Üzüm toplardık... Zeytinlerimiz vardı, harup vardı...

 

SORU: Kendi kendine yeten bir ekonomi!

SERMET BEYAZ HASAN: Kendi kendimize yeten bir aileydik... Malımız vardı. Annemle babamın ikisinin toplam tarlası aşağı yukarı 200-250 dönümdü... Eskiden bunları iki taraflı ekerlerdi. Boyunduruk derlerdi. Aşağıki boyunduruk, yukarıki boyunduruk. Yani bir sene bir tarafı ekerlerdi, öbür sene öbür tarafı ekerlerdi. Bu tarlanın hepsi ekilmezdi. Dinlensin toprak diye nadasa bırakılırdı, o şekilde giderdi.

Yazları o nadasları böğrülce ekerlerdi, sısam ekerlerdi... Böğrülce muhakkak ekilirdi ama... Kışta kuru bakla ekilirdi ovaya... Sısamı çöreklerde kullanırlardı, çok olursa, satılırdı da.

 

SORU: Karpuz, kavun?

SERMET BEYAZ HASAN: Kavun ekilirdi ama sulu ziraat yaptıktan sonra karpuz da ekilirdi. Mesela o böğrülcenin içine hatırlarım sısam da atarlardı... Dönerlerdi, kavun atarlardı... Kavun olurdu, gider onu toplardık, işimiz devamlı vardı.

O dönem geçerdi, çocuktuk biz, hayvana binerdik, afeden eşeğe – en büyük vasıtamızdı o! Binerdik, üç kardeş, ben en ufakları... Annem bizi devamlı yollardı böğrülce toplamaya. Üç kardeş sıralanırdık üstüne...

 

SORU: Herhalde eşek yolu bilirdi!

SERMET BEYAZ HASAN: Bilirdi! Kendi başına gider gelirdi! Ama tabii düştüğümüz da çok olurdu! Bazan ürkerdi, düşürürdü bizi, parçalanmış gelirdik, elimiz yüzümüz parçalanmış! Zevk yani bunlar!

Gene annemiz bizi bağa yollardı üzüm toplamaya...

 

SORU: Nasıl üzümdü, hatırlarsınız?

SERMET BEYAZ HASAN: Çekirdekli beyaz üzüm ve kara üzümdü genelde... Bağ üzümü... Armut vardı bağda bir tane... İlkten onu gezerdik bağa gittik miydi, bakalım birceez varsa üstünde pişmiş, yeylim diye... Onu arardık çünkü o zaman meyva ender vardı, çok azdı. Mesela o armudun üstünde bulacağımız bir armut, bizi tatmin ederdi, çok sevinirdik! Bir tane bulursaydık, bir o ısırırdı, bir biz, bir o... Üçümüz paylaşırdık, bir tanemiz yemezdik kendini. Birer sokum birer sokum ısırırdık, ikişer sokum düşersa, ikişer sokum yerdik!

 

SORU: Üzümleri ne yapardı anneniz, hatırlarsınız?

SERMET BEYAZ HASAN: Üzümleri annemiz toplardı, sucuk yapardı... Palüze yapılırdı, ondan döner da sucuk olur zaten. Tabii o olmadan evvel, fabrikaya da verilirdi, Leymosun’a.

Üzüm toplanırdı. Ama önceden bademler kırılırdı, hep ipliklere dizilirdi, bir heyecandır da başlardı, böyle hummalı bir çalışma olurdu 3-4 gün. Kimi badem kırardı, kimi suya koyardı, şişerdi bademler, ipliklere dizilirdi. Aşağı yukarı 300-400 iplik hazırlanırdı. Giderdik ip alırdık böyle uzun uzun havluya gererdik, kalın olacaktı ipler çünkü kopmasın ağırlığından sucukların. Onlar hep hazır olduktan sonra gider bağdan üzüm toplar getirirdik. Bütün gece, geceyarılarına kadar üzüm sıkardık elde. Onda herkes görevliydi gene. Küçük-büyük hepsimiz üzüm sıkardık. Büyükler büyük teknede, hamur teknesinde, küçükler, küçük hamur teknesinin içinde, hepsimiz yoğrulurduk!... Annemle babam da üzüm ayıklardı – onlar üzümleri ayıklar, yıkar, atardı bize, biz de sıkardık ve bu şekil devam ederdi işte. Te olsun o iş... Ondan sonra ertesi gün, sabah annem kalkardı erkenden, o üzüm suyunu kaynatırdı. Döner başlardı palüze yapsın ve batıralım. Herkes girer çıkar, getirir, batırır, gider asardık. Hade bu defa gider, avucumuzu o ipte dizili, palüzeye batırılmış sucuğun altına tutardık ki damlasın... Süzülür ya, damlar! Hade avucumuzu yalayalım, bütün mahallenin çocukları bizim evdeydi o gün! Hepimiz palüze yerdik!

Klavya’da bir de “gönen” olayı vardı...  “Gönen”, tarlayı sürüp, kıştaki yağışı toprağın emmesiyle oluşan bir ıslaklık, bir nemdir. Toprakta olur bu... Bunu insanlar sürerdi o zaman Klavya’da, toprağı altına devirirdi ve gönen bastırırlardı... Toprağın ıslağına, nemli olanına “gönen” derlerdi. Yazda bundan yararlansınlar ve mahsül eksinler diye... Bazan babam ekerdi pamuk... Sonra böğrülce ekerdi, sısam ekerdi, böğrülcenin içine bostan ekerlerdi... Ve bunlar peyderpey devam ederdi. Önce pamuktan başlardı...

 

SORU: Siz pamuğu hatırlarsınız...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet, hatırlarım. Kozalarla beraber toplarlardı, torbalarla beraber getirirdik köye ve sonra babam başka yere götürür, bunları temizletirdi. Ve genelde kızı olup da evlendirecek olan, muhakkak bu pamuğu ekerdi. Bir sene, iki sene üstüste ekerlerdi. O zamanki zamanda kızlarının iç cehizini, yatağını, yorganını, yastığını, hep bu ürettikleri pamuktan yaparlardı. Pamuk zamanından sonra dönerdi, böğrülce gelirdi, böğrülce toplanırdı. Bostan ekilirdi gönene, onlar toplanır satılırdı... Sonra harup gelirdi, haruplar toplanırdı. Arkasından zeytin gelirdi... Köyümüz devamlı böyle çalkalanırdı. İnsanlar devamlı bir şeylerle meşgul olurdu. Üzümler toplanırdı, sucuk yapılırdı. Hanımlar için bayağı bir uğraş olurdu. Sonra zeytine geçilirdi, zeytinler biterken ekine başlanırdı. Bu defa herkes başlardı tarlalarını eksin, arpa, buğday neysa... Kış ezrağını...

 

SORU: Peki kışın herkesin kışlık erzağı olur dediydiniz bana...

SERMET BEYAZ HASAN: Bunlar yapılırken, hem evlerinin ihtiyaçlarını karşılamak için... Kışa girerken evinde bulguru, ekmeklik buğdayı, yiyeceği mercimek, böğrülce, nohut, bakla hazır edilirdi. Nohutu da kendileri yetiştirirlerdi... Fasulye... Bunları hep kendileri yetiştirirlerdi – mercimek, luana ekilirdi... Burçak ekilirdi, havetta ekilirdi – kış döneminde ekilirdi bunlar. Önce başlarlardı arpadan, sonra ekerlerdi buğdayları, sonra ekerlerdi vigoları, vigo-havetta... Sonra Mart girişi da mercimek, burçak ekerlerdi. Ve bunları ürün olarak çıkarırlardı hep – bunların bir çoğu, bazıları elde yolunurdu. Mesela burçak elde yolunurdu. Mercimek elde yolunurdu... Bakla ve havetta, orakla biçilirdi ve insanlar bütün bunları hep elde yapardı. Ve bunlar köyümüzde peyderpey, devamlı yapılırdı. Yani köy, ekonomik olarak, kendi kendine yeterdi, kendi kendini kalkındırırdı. Ve bizim köyde sanatkarımız pek yoktu çünkü herkes malından bir şeyler üretirdi diye, dışa gidip de işlemezlerdi çokluk. Ve insanlar kışa girmeden evvel, bunları hep ekerdi ve kış yiyeceklerini çıkarırlardı. Kışta mesela bakla ekilirdi – yağmurda bakla olurdu, dönümnan ekerlerdi – böyle iki ya da üç dönüm, toplamakla bitmezdi. Onun içine ıspanah atılırdı, golyandro atılırdı, suğan atılırdı. Bunlar hep olurdu, yağmurdan olurdu, doğal olurdu bunlar... Ve bunları gider toplardık, satardık, yiyeceğimizi çıkarırdık, bu şekilde...

 

SORU: Babanızı nasıl hatırlarsınız? Nasıl biriydi?

SERMET BEYAZ HASAN: Babam öyle çok konuşan biri değildi – az konuşurdu. Kimseye bir şeyi yoktu yani kasti zarar verme gibi. Kendi halinde, kendi yağıyla kendi ciğerini kavuran cinsten biriydi. Ve devamlı ovaya gider gelirdi, tarla sürsün etsin...

 

SORU: Anne-babası da Klavyalı mıydı?

SERMET BEYAZ HASAN: Evet hep kök Klavyalı... Annesi Goşşi’den gelin geldiydi ama babası Klavyalı’ydı.

 

SORU: Size nasıl davranırdı mesela babanız?

SERMET BEYAZ HASAN: Bize vurmazdı, kızmazdı. Kızsa bile vurmazdı. Kızardı ama tutup da vurmazdı, dövmezdi. Ama baktığında bize, bakışından korkardık. Hiç sesimiz çıkmazdı!

 

SORU: Sonra ne oldu? Köyde bir gerginlik yaşandı, bir komutan atandı, o komutan gerdi ilişkileri, iki ailenin arasını açtı, o oldu, bu oldu falan filan... Mesela Bondigo’nun anlattığı, İ. hapisteyken, Vasfi Dayı gitmiş yemek götürsün... Siz nasıl yaşadınız bu olayları?

SERMET BEYAZ HASAN: Şimdi İ. dediği, ablamın kocasıydı. Cemaliye ablamın yani en büyük ablamızın kocasıydı. Evlendilerdi – onların da birazcık ailevi sorunları olduydu – nikah yapıldıydı, düğün yapılmadıydı – nenemin evine yerleştirdiydiler kendilerini. Çocukları oldu. Babası keçi verdiydi enişteme diyelim artık. Bu o keçilerin arkasına düştüydü, babam da beraber çünkü o dönemde geçindirmek kolay değildi – babam da devamlı yardım ederdi enişteme. Ben ve bir küçük kızkardeşim daha, benim bir büyüğüm Sonay’la beraber her gün o mandıraya giderdik, mandırayı süpürürdük, atardık. Keçiler sağılacaksa biz sürerdik, babamla eniştem sağardı. Sonra gene aynı bölgede çobancılık yapan bir adamla bunlar zıtlaşmışlar, bizim duyduğumuz kadarıyla. Orada, kuyuda kavga etmişler – ben görmedim ama, söylenen bu. Suda kavga ettiler yani eniştemle o adam. Nedenini bilmem ama orada bir kavga oldu. Babam aldı eniştemi o kuyudan, kaçırttı – bölgeyi de değiştirdi enişteme – yani o bölgede olmasın ve tartışmasınlar diye. Başka kuyu bulduydu babam kendine, hatırlarım gitti tekne aldıydı bu Dohni’den galiba – böyle taş tekne, kuyuya koymak için... Gitti, oradan tekne aldı geldi, o kuyuyu düzeltti ve başladı eniştem o tarafa gitsin ve o tarafta suvarsın davarını... Tabii bu iş yaz döneminde olduydu, yaz girişi. Davarları suvarma işi yazda olurdu. Sonra mandıralar aynı bölgede olduğu için tekrar bölgeye geldiler – duyduğumuz kadar eniştemle bu adam atışmaya başladı.

Birgün ansızdan dediler ki Salih Dayı’yı yani Salih Ruso’yu vurdular ovada. Gittiler buldular adamı, hakikaten vuruldu. Başladı ailesi, karısı diyelim artık, işte “İ. vurdu kocamı, İ. vurdu kocamı...” Bu iş böyle gitti. Salih Ruso’yla bizim evimiz da yakındı. Onlar evde, doğal olarak, bu işin acısıyla ağlardı ve bu kelimeler devamlı söylenirdi. Tuttular eniştemi, mapusa koydular, o zamanki komutan. Komutan da o ölen adamın kaynıydı. Yani ölen, komutanın kızkardeşinin kocasıydı. Bunun üstüne işte eniştemi tuttular, köyde mapusa koydular, komutan falan neysa... Bir gerginliktir da yaşandı köyün içinde – cinayet gibi bir şey oldu ya, köyün içinde bir soğukluk oldu, bir gerginlik, bir korku... Devam etti bu iş böyle...

Giderler konuşurlar, ne olacak? Soruşturdular, ettiler... Eniştemin yaptığına dair görgü tanığı bulamadılar, ispat edip öldüren bu oldu diyemediler ama onların iddiası gene o olduydu diye böyle devamlı gerginlik yaşandı.

 

SORU: Bondigo gitmiş ve İ.’yi döverlerken bulmuş ve engel olmaya çalışmış. Babanız da yemek götürmeye gitmiş eniştenize. Ve Bondigo babanıza “Çabuk bir taksi bul, git Köfünye’ye, bul Günay Komutan’ı ve söyle kendine gelsin alsın kendini çünkü Larnaka’ya götürürlerse, öldürecekler kendini” demiş...

SERMET BEYAZ HASAN: Şimdi tabii bunu biz yaşadığımız için çoğu bilmez. Sonra bir kişi babama geldi, bilmem, Hüseyin abidir? “Bu akşam karar alındı, güveyini öldürecekler” diye babama biri geldi, bunu söyledi. Tabii bize annem anlatır bunları – çünkü annemle babam, ikisi konuşur ama bizim önümüzde konuşmazlardı. Bunu sonradan bize annem anlatırdı.

Babam çıktı, taksi tuttu ve gitti İskele’ye, Necdet Bey vardı, o zamanki Sancaktar neysa, ona gitti. Oradaki Necdet Bey, kabul etmedi babamı hiç, gittiğinde...

 

SORU: Bunları desteklermiş o zaten...

SERMET BEYAZ HASAN: Zaten esas şeyleri oydu... Necdet Bey kabul etmedi babamı. Döndü gitti komutana, Sancaktar’a. Sancaktar demiş babama, “Ben sana hiçbir şey yapamam! Lefkoşa’da Bayraktarlık var, git sen Bayraktarı bul ve derdini anlat. Çünkü ben durduramam bu işi” demiş kendine. “Bu işi durduracaksa, Bayraktar durdurur. Ben durduramam, hiçbir şey yapamam” demiş. Bunun üstüne babam taksici tutar, Şeker diye biri var İskele’de, onu tutar ve Lefkoşa’ya gider, Bayraktar’ı bulur. Tabii bilmem biri getirir onu, babam da pek bilmez ama gene Lefkoşa’da gene halamın güveyisi vardı, onu bulur. Ve o götürür kendini Bayraktar’a, çıkarır – anlatır kendine olayı. Bayraktar emir verir Günay Bey’e... Günay Bey, tabur komutanıydı Köfünye’de. Orayı arar, böyle böyle. Ve oradan gelir 10-15 kişiyle birlikte, eniştemi alırlar köyden, götürürler...

 

SORU: Hatta Klavya’nın komutanına bir da dayak atmış orada...

SERMET BEYAZ HASAN: Şimdi söylenen o...

 

SORU: “Yaptıysa da mahkeme versin cezasını” demiş...

SERMET BEYAZ HASAN: Tabii biz bilmeyik bunları... Babam bunu yapar. Tabii bunu araştırırlar, babamın yaptığını tahmin ederler. Babam öyle cesaretli bir adamdı, korkmazdı, dediğini da yapan bir adamdı. Bunu bu şekilde yapabilecek olanın bir tek babam olduğunu tahmin ederler ve babamı oyuna getirirler. Kaybolur... O günden sonra da babam kayıptır...

 

SORU: En küçüğü sizdiniz, sekiz yaşındaydınız... Demek ki 66’ydı bu... Babanızın kaybolduğu tarihi hatırlarsınız?

SERMET BEYAZ HASAN: 12 Aralık 1966...

 

SORU: Nasıl anladıydınız kaybolduğunu? Yani Lefkoşa’dan döndü mü hiç?

SERMET BEYAZ HASAN: Döndü Lefkoşa’dan... Aşağı yukarı, ondan iki ay sonra bir şey oldu. Yani o olaylar Eylül-Ekim içinde, bu zamanlar olduydu, yani Salih Ruso’nun öldürülmesi... Ondan iki ay sonra bir şey oldu. Döndü Lefkoşa’dan, aşağı-yukarı iki ay bir şey geçti üstünden da oldu bu olay.

Bu esnada işin şeyi, Günay Bey’i da vururlar o dönemde zannedersam. Günay Bey da vurulur o dönemden sonra...

 

SORU: Artı iki kişi daha kayıptır o köyden, yani Köfünye’den... Alınırlar, tutuklanırlar... Daha doğrusu Enver tutuklanır, Günay Komutan’ı vurdu gerekçesiyle. Sonra Enver kaçar... O kaçınca, o aileden iki kişiyi alırlar, Cumali ve Salih’i – götürürler Larnaka’ya – sonra da kayıptır o insanlar... Geçenlerde üç kişilik bir mezar bulundu Larnaka’da, Kocatepe ile İstanbul Sokağı’nın kesiştiği yerde,  belki bunlardan ikisi, Cumali ve Salih’tir diye tahmin edilir... Köfünye’nin kayıpları da böyle yani... Babanızın olayına dönelim gene biz...

SERMET BEYAZ HASAN: Onu bilmezdim... Annem hissetti olayı, ilk akşam olduydu olay. Saat 8 oldu, dedi “Babanız gelmedi be çocuklar...” Çünkü eniştem mapustaydı, aldılar kendini gittiydiler ya... Babam ablamı alır da gece kendi evinde yatırdı.

 

SORU: Yani ablanızı alır size mi getirirdi babanız yoksa o mu giderdi ablanızın evine?

SERMET BEYAZ HASAN: Yok, evi boş bırakmamak için ablamı alırdı, ablamla beraber kalırlardı. Yani İ.’nin karısı olan ablam Cemaliye’nin evine giderlerdi, bazı gece orada kalırdı, ev boş kalmasın diye... O gece bekledik epeyi – babamız gelmedi işte...

 

SORU: Anneniz hissetti herhalde...

SERMET BEYAZ HASAN: Ben uyurdum işte, annem beni uyandırdı... “Kalk da baban gelmedi” dedi. Ve başladık köyü gezelim...

 

SORU: Aramaya başladınız...

SERMET BEYAZ HASAN: Saat 8.30’da başladık arayalım. “Çünkü baban kalmazdı, lazım gelsin” dedi, “kalk da gideceyik” dedi. “Belki işi çıktı” dedi kendine ablalarım... “Babanızın başına bir şey geldi” dedi anam... “Kalkın be çocuklar” der. Beni aldı, ben oğlan çocuğu olduğum için, başladık gezelim. Abamın evine gittik, onda yok. Sonra Zübeyit aba vardı, süt kardeştiler, o kanser hastasıydı. “Acaba” dedi annem, “ona mı gitti da onda oyalandı, hasta, ağırlaştı, ölecek da ona mı gitti?” dedi. Gittik oraya, hiç insanların haberi yok, geçtik, duvarların altından kulak verdik, ses, konuşma falan varsa... Yok... Tekrar gittik eve. Gittik kahveye, annem “Git çağır abini da gelsin” dedi bana. Abim da kahvede oturur... Ömer abim da 17 yaşındaydı o zaman. Gittim abime dedim “Be abi” dedim, “annem söyledi gelesin da babam gelmedi...”

Abim kızdı! “E noldu gelmediysa?” dedi, “belki işi çıktı” dedi.

“Annem söyledi” dedim, “gelesin...”

“Söyle kendine da gelecek babam...”

Geldik, tekrar döndük geri... Gene annem durmadı, tekrar gene gittik abamın evine. Ama annem ağlar... Bilmem yani, hissetti mizdi, neydi? Ağlardı...

Sonra tekrar gittik geldik. Bu defa, tekrar gittim abime. “Yörü çağır abini” dedi. Gittik çağırdık abimi.

Dedim “Abi, gel da annem ister seni...” Böyle bu şekil...

“Nester gene?” dedi.

“Babam gelmemiş dedi da gelesin söyledi” dedim kendine.

Bu defa abim “Geliyorum” dedi, annem fena fena bağırdı kendine!

“Ben sana söylerim gelesin” dedi “babanız gelmedi, babanız bir şey oldu!” dedi.

O günden sonra iki sene aradık babamı!

 

SORU: Hiç kimse da konuşmadı?

SERMET BEYAZ HASAN: Hiç kimse da konuşmadı...

 

SORU: Hiç, gören duyan, o kadar küçük köy yerinde!...

SERMET BEYAZ HASAN: Söylenti oldu ama öyle çıkıp da kimse falan yaptı demedi. Hep söylenti olarak kaldı. Yalnız 7 günden sonra bir mektup bulduk evde, işte “Babanızı filan filan kişi aldı ve köyden çıkarttı, elleri ayakları bağlı... S. Komutan da yanında” dediler, yazardı o kağıtta, “ve çıkardılar götürdüler kendini Mormenekşe’ye” dediler.

 

SORU: Ha Mormenekşe’ye götürdüler...

SERMET BEYAZ HASAN: Öyle yazardı...

 

SORU: Mormenekşe karışık köy müydü?

SERMET BEYAZ HASAN: Karışık köydü... Tabii bunlar da o şeyden sonra, tuttular o iki kişiyi şu adı geçer, tabii kabul etmediler. Görenler, “Gördüm” demedi...

 

SORU: Kutlu Adalı’da olduğu gibi... Herkes bilir ama kimse konuşmaz ve yapanın yanına kalır...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Olayın olduğu gün, remezan giriyordu. O gün bütün gün arpa çalkadılardı, hazırladılardı, babam götürecekti İskele’ye – zerzavat kesip hazırladılardı. Babam “Gideyim da remezanlık alayım” dediydi.

 

SORU: “Remezanlık alayım” dediği neydi yani?

SERMET BEYAZ HASAN: İşte şekerdir, pirinçtir, bu gibi şeyler, böyle yekün... Çünkü babam orucunu muhakkak tutardı, Cuma’ları camiye giderdi. Benim hatırladığım, her Cuma muhakkak Cuma namazına giderdi. Beş vakit namaz kılmazdı ama Cuma namazına giderdi. Remezan da oldu mu, hem orucunu tutar, hem da Teravi’ye giderdi.

Remezan’a iki gün kala olduydu bu olay.

 

SORU: Ondan sonra nasıl değişti hayatınız? İki sene aradınız babanızı ve iz bulamadınız...

SERMET BEYAZ HASAN: Tabii aradık derken, annem gittiği yere beni götürürdü. Annem 40 yaşındaydı o zaman. Ve her gittiği yere, ben da beraber giderdim. Dr. Küçük’e gittik, Denktaş’a çıktıydık. Yalnız dinlediler bizi, not aldılar, o kadar... O dönemde tabii...

Ama öyle söylendiydi, tam da netleşmediydi, babamızla ilgili... Kimisi dedi yok yurtdışına kaçtı, kimisi dedi yok ne bileyim naptı... Gittik işte, gezdik... Dr. Küçük’e çıktık. Annem söyler, ağlar... Devamlı... İşte “Böyle böyle, altı çocukla kaldım, bir da anam var yaşlı, bir da ben, sekiz kişi kaldık” der. Nenem Behice da bizimnan beraberdi. “Sekiz kişi ne yeyceyik? Ne içeceyik?” der, “Bize yardım edin” der...

Bir defa aylık verdiler, ondan sonra da vermediler...

 

SORU: Tek bir aylık verdiler, sonra da kestiler yani...

SERMET BEYAZ HASAN: Tek bir aylık verdiler, sonra da hiç vermediler. Bir sürü kara uruba yolladılardı bize, annem hiçbirimize giydirtmediydi o urubaları o dönemde işte... Belki iyi niyetle yardım diye, bir sürü öyle kara kara kumaş gönderdilerdi. Onları annem hiçbirimize giydirtmediydi. “Ben çocuklarımın kara giymesini istemem” dedi.

 

SORU: Sonra nasıl geçindiniz?

SERMET BEYAZ HASAN: İşte kendi malımızla... Abim mücahitti, mücahitlik maaşını çekerdi, onun maaşı doğrudan gider bakkalı öderdi. Onun yani Ömer abimin maaşını geçirtmeyecek şekilde alış-veriş  yapardık. Ama devamlı bizim evimizde mesela bulgurumuzdur, böğrülcemizdir, baklamızdır, bulunurdu. Bunları yaptırırdık, evimizde bulunurdu. Annem tavuk beslerdi, tavşan beslerdi. Bunları hem satardı, hem biz yerdik. Annem becerikli kadındı. O şekilde başladı döndürsün. Ablalarım başladı Lefkara işi işlesin – bu şekilde. Yani hiç para, falan filan, hiçbir yardım, hiçbir yerden görmedik. Sonra ikinci ablam Hürmüz nikah oldu. Pergamalı’ydı onun eşi. Bu arada işte büyük ablamın kocası olan İ. eniştemin babasını öldürdüler dağda bu defa. Emirali İzzet’i öldürdülerdi dağda. İki sene sonra olduydu bu olay. Babamı öldürdüler... Ondan sonra yasımız o kadar daha arttı. Annem zaten devamlı ağlardı...

 

SORU: Onun için anneniz Melek Hanım, 58 yaşında göçtü gitti...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Kanser idi... Emirali İzzet öldükten sonra annem anladı ki babamı öldürdüler. Yası o kadar daha çoğaldı. Benim hatırladığım, annem hep ağladı... Ve biz da...

Hürmüz ablamı evlendirdikten sonra abim Ömer, Avustralya’ya gittiydi. O babalık yaptı hepsimize. O, Avustralya’ya gittikten sonra rahatladıydık. Nasıl düzenli bir maaş verir ya devlet, öyle her ay bize para gönderdi ondan sonra...

 

SORU: İşleyip da size para yollamaya gittiydi yani...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Tabii bundaykenden başladıydı gurdalansın. Giderdi, birilerinin yanında işlerdi, sonra mücahitlik yapardı, para alırdı. Sonra, bizi kurtarsın diye gittiydi Avustralya’ya ve düzenli bize her ay para yolladı.

 

SORU: O dönem köydeki gerginlikten o kadar bunalmış ki gençler, en az 100 tanesi Avustralya’ya kaçmış... Doğru mudur bu?

SERMET BEYAZ HASAN: Doğrudur ama ben kendi yaşadıklarımızı söylerim. Büyük bir göç başladıydı. Üçüncü ablamı istediydiler, gene Avustralya’dan köylüydü. Onu sözlediler, o da gitti Avustralya’ya... Abim istediydi versinler, annem istemediydi yollasın dışarı. “Deycekler bak babanız kayboldu diye her birinizi bir tarafa yollayıyorum” dedi. Günlernan tartışması olduydu evde, annemle abim arasında. Abim isterdi versin, “Ver da biz da gidelim, ben da gideyim da kurtulalım anne bu sefaletten” derdi. Verdiler yani, o da köylü, iyi bir insandır onlar da. Sydney’dedir onlar. Abim gittikten sonra düzeldiydik, geçincemiz daha iyi olduydu, rahatladıydık. Büyük ablam, o da bizimleydi çünkü kocası mapustaydı. Zaten onun aile düzenleri hiç olmadıydı – aile düzenleri bozulduydu... Nitekim sonunda ayrıldılar onlar da. Ama o adamın yüzünden biz babamızı kaybettik... Ama onlar da mutlu bir yuva kuramadılar...

 

SORU: 74’te kuzeye geçtiğinizde ilk bu köye mi geldiydiniz?

SERMET BEYAZ HASAN: Vadili’de oturduk, Vadili’den buraya geldik. Buraya geldik, bu evlere oturduk, ayıptır söylemesi, kimse münasip görmediydi bize! Köyün o dönem ileri gelenleri istedi ille bizi bu evden çıkartsın! Çekişmesi oldu... Annem direttiydi, çıkmadıydı.

 

SORU: Bir tek siz ve anneniz kaldıydı çünkü kardeşleriniz evlendiydi...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Evlenip gittilerdi. Abim daha evlenmediydi ama – 74’ten sonra evlendi, bunda evlendiydi. Bizi yerleştirdikten sonra evlendi. Kızları hep evlendirdi, ondan sonra kendi evlendi.

 

SORU: Babalık yaptı...

SERMET BEYAZ HASAN: Babalık yaptı tabii...

 

SORU: Demek ki annenizle siz kaldıydınız son...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet, annemle ikimiz geldik buraya, yerleştik. Tabii 74’te abim da buradaydı. Hesapta geldiydi evlensin o da, kız bulsun da evlensin. Harbın içinde kaldıydı. Hatta bir kızla da anlaştıydılar o dönemde, harp vurunca, bozuldu onların işi da – kısmet değildi herhalde! Burada başka birini buldu, kısmeti başkasıydı herhalde, onu aldı, evlendiler.

 

SORU: Klavya’da mallarınız vardı. 74’ten sonra onların karşılığını bu tarafta alabildiniz miydi?

SERMET BEYAZ HASAN: Tarla olarak verdiler bize, eşdeğer yaptık, herkesin adına çıktı puanları. Kimimiz aldık, kimimiz alamadık. Oradan da çok büyük kaybımız oldu ve hala daha iki kardeşim hiç mal almadı. En büyük ablamızın puanları olduğu gibi durur – kocasından da ayrıldı, bugün kirada oturur. Sigortadan emeklidir kendisi – kendi yağıyla kendi ciğerini kavurur. Bir miktar da kocasından nafaka bağladılar kendine, öyle geçinir. Onun puanları olduğu gibi durur. Gene kızkardeşim var Avustralya’da, onun puanları olduğu gibi durur, hiçbir şey verilmedi kendine. Her müracaat ettiğimizde, “Uygun görülmedi”... Verildiysa da böyle düzgün bir şey verilmedi, almadık...

 

SORU: Kapılar açıldıktan sonra gittiniz mi köyünüze?

SERMET BEYAZ HASAN: Gittik köyümüze...

 

SORU: Ne hissettiydiniz gördüğünüzde köyü? Benzer miydi bıraktığınız köye?

SERMET BEYAZ HASAN: Bıraktığımız gibi değildi, yalnız meraları, ovaları aynıydı.

 

SORU: Gidip o armut ağaççığını buldunuz? Yoksa bulamadınız?

SERMET BEYAZ HASAN: Bulamadık, maalesef bulamadık... Bağları gittik aradık, yoğudu onlar da... Badem ağaçları vardı işte, bizim bağların yanında – onlar durur, üç tanesi... Hepsi durmaz onların da... Zeytinlerimiz durur işte, tarlalarımız...

 

SORU: Evinizi?

SERMET BEYAZ HASAN: Evimiz yıkıldı, yoktur...

 

SORU: Hiçbir şey kalmadı hatıra...

SERMET BEYAZ HASAN: Hatıra kalacak hiçbir şeyimiz yok. Köyün yanında bahçemiz vardı, telle çevrili. Onun içine ev yapıldı hep. Bu göçmen evlerinden yaptılar...

 

SORU: Klavya’ya hangi yerden göçmen yerleştirdiler, bilirsanız?

SERMET BEYAZ HASAN: Değişik bölgelerdendir... Karpaz köylerindendir genelde, Boltaşlı falan gibi...

 

SORU: Son işte ben birazcık ilgilenmeye başlayınca bu Klavya olaylarıyla, Kayıplar Komitesi’yle de konuştuydum çünkü kayıptır babanız. Köye geldiler, baktılar, biraz konuştular, bir araştırma başlattılar. İnşallah bulunur yani babanızın gömülü olduğu yer ve siz de uygun biçimde alıp gömersiniz...

SERMET BEYAZ HASAN: Vallahi beklerik yani biz.. Babamızın kemiklerini ben şahsen isterim bir mezarı olsun, gidelim başında bir Fatiha okuyalım. Anamızın olduğu gibi... İsterik... Çünkü bizim içimiz yaralıdır devamlı...

 

SORU: Annen hep bekledi mi kendini?

SERMET BEYAZ HASAN: Hep bekledi... Bayram oldu ağladı, remezan oldu ağladı... Düğünümüz oldu ağladı, sevincimiz oldu ağladı... Annemiz hep ağladı...

 

SORU: Şimdi sizin iki çocuğunuz var... Bir kız, bir oğlan. Oğlanın adı Vasfi Beyaz Hasan...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet...

 

SORU: O çok güzel bir şey... Kızın adı da...

SERMET BEYAZ HASAN: Melek Beyaz Hasan... O da annemin adı...

 

SORU: Annenizle babanızın isimlerini yaşatıyorsunuz...

SERMET BEYAZ HASAN: Yaşatırım da, karım sağolsun, istedim, hiç sorun çıkarmadı... O dedi “Koy”... Hiçbir zaman bana bir şey çıkarmadı, hiç bir günden bir güne da demedi “Bak, ikisinin da adını koydun..” Hiç o şeyi da yapmadı. Hanımımdan çok memnunum.

Belki gururumuz incindi, psikolojimiz mi bozuldu, devamlı böyle içe dönük yaşadık... İnsanlara hiç güvenemedik çünkü...

 

SORU: Bir travma yaşadınız, bir terör yaşadınız...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Ve o şeyi hala daha üstümüzden atamıyoruk. Ve genelde yani böyle evimize dönük yaşarık hep... Sosyal hayatımızı kısıtlı yaşarık. Artık bu o yaşadıklarımızın psikolojik etkisi midir, nedir, bilemiyoruk ama hep içe dönük yaşarık...

 

SORU: Muhtarsınız ama...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Sekiz sene...

 

SORU: O nasıl oldu?

SERMET BEYAZ HASAN: Zaten “Beyaz Hasan” dediğimiz dedem, 40 sene muhtarlık yaptıydı Klavya’da...

 

SORU: “Beyaz Hasan” deyişi nereden gelirdi? Onu bilir misiniz?

SERMET BEYAZ HASAN: Şimdi beyazmıştı. Bir yaşlının dediğine göre da, bunlar bir adamın torunlarıydı. Ve bizim köyde Hasan adı çok var. Mesela Nizam Hasan, Beyaz Hasan, Ruso Hasan, Çoban Hasan... Karadağlı Hasan... Kara Hasan... Yedi sekiz tane, hepsi Hasan imiş... Hep bir adamın torunlarıymış bunlar... Bu adam da, her doğan torununa Hasan adını koyduklarında, her birine de ekstradan bir lakap koyarmış. Mesela her doğan Hasan’a bir lakap! Kimisi “Selim Hasan”, kimisi “Beyaz Hasan”, kimisi “Nizam Hasan”, “Çoban Hasan”, “Kara Hasan”... O adamın bana söylemesi, bu şekliyleydi... Herhalde o da, ondan gelmeydi...

Muhtarlığa gelirsak, dedem Beyaz Hasan, 40 sene muhtarlık yaptıydı Klavya’da. Ondan sonra, o dönemde, İngiliz sömürgesiydi, dedem yapamazdı ve vazgeçti... Kardeşi oğlu yapardı, Adem Dayı... Dedem dayısıydı – aşağı yukarı 40 sene da o yaptı. Yani aileden gelme bir şeyimiz var. Tabii insanlara yaklaşımımız nedeniyle, insanlar biraz da bizi bu işe itti. Sekiz sene yaptım, son dönem 4 sene ara verdim, yenile tekrar kazandım, 4 sene daha yapıyorum. Ömrümüz varsa, 12 sene da muhtarlığımız olacak herhalde... Ama köyüme, insanlara, elimden geldiğince yardım etmeye çalışırım, özellikle yaşlılara.. Anamız babamız tez öldüğü için mi nedir, yaşlılara daha fazla ilgi gösteririm, sorunlarını dinlerim. Sorunları varsa, elimden geldiğince çözmeye çalışırım. Genelde yaşlılar beni çok sever ve genelde yaşlıların oyu hep benimdir. Çünkü birebir kendileriyle ilgilenirim, ne sıkıntıları olsa, yapmaya çalışırım. Hasta olduğunda hastalığını sorarım, her gördüğümde seslenirim, hal hatır sorarım, bir sıkıntıları olup olmadığını sorarım. Evlatlarına söylemediği şeyleri bana söylediklerini ben çok iyi bilirim. Para sıkıntısı olanlar oldu, evladına söyleyemedi, bana söyledi ve ben araya girip gerek ben yardımcı oldum, gerek aracı koydum, evlatlarına haber gönderdim, böyle böyledir diye... Düşünebilin? Bir ata, evladına utandı para konusunu açsın ve bana söyledi. Evlat da babasını varlıklı bilirdi halbuki öyle değildi. İnsanın içinin ne olduğunu kimse bilmez, herkes yaşadığını bilir. Dıştan görünür başka ama içi başka... Köyde ilk çöp olayını ben başlattım – muhtarlıklarda hiç çöp toplanmazdı, ben toplattım. O zaman muhtarların çöp toplama yetkisi yoktu. “Teberru” altında ben insanlardan para topladım, çöp parası olarak. “Teberru”nun anlamı “bağış” idi. Tabii kaymakamlığın onayıyla aldık. O zaman Hakkı Atun başbakandı, ona çıktım. “Sayın Başbakan” dedim kendine, “biz çöp toplarık, harcamamız var ama biz bu parayı insanlardan talep edemeyik ve ben bu şekilde “teberru” olarak toplayabilirim” dedim, makbuzu gösterdim kendine. Ve ilk çöp toplama yetkisi alan muhtarım, Bakanlar Kurulu kararıyla! Ve o başlangıç oldu ve şimdi bütün her tarafta, bütün köylerde çöpler toplanır. Köyüme elimden geldiğince iş yaptım, mezarlığını yaptım, düğün salonunu yaptım. Su şebekesini değiştirttiydim...

 

SORU: Benim sormadığım, sizin “Keşke bunu da sorsaydı” dediğiniz bir şey kaldı mı acaba?

SERMET BEYAZ HASAN: Ne bileyim ama o yaşadıklarımızı, dediğim gibi, anamızın hep ağladığını gördük. Bayramlarda ağlardı, kurban kesileceğinde ağlardı, ezan okunduğu saat ağlardı... Remezan olduğu dönemde, top patladığında ağlardı – hep sıkıntılı... Evimizin içerisinde devamlı hep böyle gördük. Tabii ondan sonra hasta oldu, öldü işte... Dünyanın sonu gelmiş gibi geldiydi bana annem öldüğünde.

 

SORU: Çünkü en yakındınız ona, hiç ayrılmadıydınız...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet...

 

SORU: Çünkü küçük olduğunuz için hep yanında taşırdı sizi...

SERMET BEYAZ HASAN: Evet... Mesela yağ çıkaracağında değirmene ben da giderdim. Nere gittiysa, beraber giderdik. Dediğim gibi mesela Lefkoşa’ya bir daireye gidersa beraber giderdik. Dr. Küçük’ü, 8 yaşındaydım, oturdum karşısına, anam ağladı, anlattı kendine. “Tamam Melek Hanım, sana maaş gelecek” dedi. Bir maaş geldi ama arkası gelmedi, ondan sonra kesildi tabii. Nedenini bilmeyik ama kesildi. Ondan sonra da hiç vermediler. Ondan sonra Denktaş’a kaç defa çıktıydık, sonra bu eniştemin olaylarından dolayı annem gitti geldi, mahkemeyi o zaman Denktaş Bey, eniştem için kurdurttuydu, bu dava görülsün, çıksın da hesapta bize babalık etsin ama o yapmadı onu, yapamadı... Olanlar işte bunlar. Sonra işte evlendim, hanımım, çok şükür... Hanımım Yıldırımlı’dır, görücü usülüyle evlendik yani... Yaşadığımız olaylar nedeniyle, içe dönük yaşarık... Çocuklarıma başlarına bir şey gelecekmiş gibi, istemeyerek müdahale ederik. Çocukları da belki zaman zaman sıkarık, “Aman gitmeycen” diye. Çünkü benim içime öyle gelir, bir şey olacakmış gibi gelir...

 

SORU: O korkuyu yaşadınız çünkü...

SERMET BEYAZ HASAN: Onun için çocuklarımı çok serbest tutmam, istedikleri yere koymam. Gerçekten belki hata yaparım ama elimde değil – en ufak bir şey olsa... Başlarına bir şey gelecekmiş gibi gelir bana... Gerçeği bu... Gözümden ayırmak istemem... Hanımım Bilgin’le evlendik ve birbirimize destek olduk bu kadar yıldır...

 

BİLGİN BEYAZ HASAN (Sermet Bey’in eşi): Kendi evine bağlı biridir... 1982’de nikah olduyduk, 1983’te evlendiydik. Bunca senedir, hiçbir aksi hareketini görmedim... Taştan ekmeğini çıkaran biridir. Senelerce kamyonculuk yaptı, kamyonculuk işleri azalınca çiftçiliğe yöneldi. Çiftçiliği da kuraklık gelir diye, bu defa kasap dükkanı açtı... Kasapçılığa yöneldi... Kendi evinin ihtiyacını çıkarmak için, her türlü işi yaptı...

 

SORU: Kuşçuklarınızdan da bahsedelim çünkü bahçenizdeki büyük kafeslerde kuşlarınız var...

SERMET BEYAZ HASAN: Hayvanları çok severim... Anamız bize her zaman “Hayvanın Allah’ı insandır” derdi... “Hayvanları düzenli yedireceksiniz, içireceksiniz, aç bırakmayacaksınız çünkü hayvanın Allah’ı insandır” derdi. “Onu orada aç bırakırsan, seni Allah affetmez” derdi. “Çünkü o senin eline bakar” derdi. Hakikatta da öyledir... Yani kuş olsun, köpek olsun, kedi olsun, gelir oturur ve senin eline bakar. İki tane köpeğim var... Kekliğim var, traşım var, fassam var, tavşan var... Muhabbet kuşları var... Koyuncuklarımız var...

 

SORU: Traşları nasıl bulduydunuz? Onu anlatır mısınız?

SERMET BEYAZ HASAN: Şimdi ekin biçerken, kuşların yuvasını bozarık – tabii bu, isteyerek değil, kumbayla, biçerle diyelim bozulur. Bu yumurtalar kalır güneşte... Hemen kargalar zaten alacak yesin yumurtaları. Onlar öyle olmasın diye – çünkü bilirim içlerinde civciv olduğu için – alır getiririm eve, tavuğun altına korum kuluçkaya... Tavuk da var! Ve kuluçkadan çıkarırım kendilerini, öyle küçücük da beslerik – traşlar da öyledir, keklikler da öyledir. Doğadan tutup da getirmem kendilerini eve – ölmesinler, kargalar yeyip telef olmasınlar diye...

Bir defasında kumbayı durdurdum ovada, geldim, tavuğun altına koydum yumurtaları ve tekrar geri gittim. Yani işi durdurdum. Ha bir kumbayın durması, en az 300-400 milyon bir kaybınız olur ama onu göze aldım, geldim, bıraktım... Ölmesinler diye..

 

Kaynak: Ağustos 2006 Yenidüzen



Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1321

Bu Yazıya İlk Yorum Yazan Ol
RSS yorumları

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website