Anasayfa
Klavya Olayları-Hüseyin Bondigo Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Perşembe, 08 Kasım 2007
   

 

Sevgül Uludağ

"Vasfi Beyaz Hasan, Emirali İzzet, Salih Ruso Hasan... Civisil, Goşşi ve Vuda’dan başkaları... Vurulup, boğulup öldürüldüler... Ya da dövülerek can verdiler... Çoğunluğu hala “kayıp”...  Hüseyin Bondigo ya da nam’ı diğer Hüseyin Baturay hatırlıyor ve tanıklık ediyor..."

       "Klavya, (Alaniçi)  Larnaka kazasına bağlı  bir köydü... Yalnızca Kıbrıslıtürkler’in yaşadığı bir köy... 1960’lı yılların ikinci yarısında, köyde öylesine dramatik gelişmeler yaşandı ki, pek çok genç  (iddialara göre sayıları 100’ü buluyor)  bu zehirli atmosfere dayanamayarak, çareyi çekip uzaklara, ta Avustralyalar’a kaçmakta buldu..."

 

 

 

Hüseyin “Bondigo” Baturay, Klavya olaylarını anlatıyor...

 

Vasfi Beyaz Hasan, Emirali İzzet, Salih Ruso Hasan... Civisil, Goşşi ve Vuda’dan başkaları... Vurulup, boğulup öldürüldüler... Ya da dövülerek can verdiler... Çoğunluğu hala “kayıp”...  Hüseyin Bondigo ya da nam’ı diğer Hüseyin Baturay hatırlıyor ve tanıklık ediyor...

 

Klavya, Larnaka yakınında bir köydü... Yalnızca Kıbrıslıtürkler’in yaşadığı bir köy... 1960’lı yılların ikinci yarısında, köyde öylesine dramatik gelişmeler yaşandı ki, pek çok genç (iddialara göre sayıları 100’ü buluyor) bu zehirli atmosfere dayanamayarak, çareyi çekip uzaklara, ta Avustralyalar’a kaçmakta buldu...

Anlatılanlara göre, Klavya’ya atanan bir komutan köyde aileleri birbirine düşürmüş, 1966-68 yılları arasında en az üç ile altı kişi çeşitli yöntemlerle öldürülmüştü... Bunların kimisi vurulmuş, kimisi boğulmuş, kimisi asılmış, kimisi ise dövülerek öldürülmüştü... O dönem öldürülenlerin çoğu bugün hala “kayıp” ve nereye gömülü olduklarını yalnızca onları gömenler biliyor...

Klavya’daki olayları daha da inanılmaz kılan ise, bu cinayetlerin bir kısmının, konuyla hiç ilgisi olmayan insanlara yıkılmak istenmesi ve “yalancı tanıklıklar” sağlamak üzere bazı köylülere işkence yapılması olmuş... Bu “yalancı tanıklıklar” işkence altında alınmış – bazı köylülere kendi mezarları kazdırılarak boğazlarına kadar gömülmüşler ve “Mahkemede şöyle oldu demezseniz, bilin ki bu mezarı kapatacağız ve içinde da siz olacaksınız” denmiş...

“Yalancı tanıklar” gerçekten de mahkemeye istenildiği şekilde ifade vermişler... Ancak konuyla ilgisi olmayan ve suçlanan örneğin Bondigo ailesi, toplanıp Rauf Denktaş’a gitmişler ve isyanlarını dile getirmişler... Sonuçta yalancı tanıklıklar geri çekilmiş, köyün komutanı hafif bir ceza almış ve yerine başkası atanmış... Ancak o zaman köy rahat bir nefes alıp kaldığı yerden yaşamına devam edebilmiş... Ancak atmosfer o kadar zehirlenmiş ki, köyün gençleri soluğu yurtdışında almışlar ve o dönem çok sayıda genç, Avustralya’ya göç etmiş...

 

Biz o günleri Hüseyin Bondigo’yla konuşuyoruz... 74 sonrası adıyla Hüseyin Baturay’la... KIBRIS gazetesi Haber Müdürü Ali Baturay’ın babası Hüseyin Baturay’la, Alaniçi’nde (Pii Peristerona’da) bulunan evinde konuşuyoruz... Hüseyin Baturay, büyük bir açık yüreklilik ve samimiyetle sorularımızı yanıtlayarak, tarihimizin bugüne dek anlatılmamış bir başka kesitine ışık tutuyor.

Onunla röportajımız şöyle:

 

SORU: Hüseyin Bey, kaç yaşındasınız?

HÜSEYİN BATURAY: 66 yaşındayım...

 

SORU: Nerede doğdunuz?

HÜSEYİN BATURAY: Alaniçi yani Klavya köyünde...

 

SORU: Bu köy nasıldı?

HÜSEYİN BATURAY: Larnaka’dan altıbuçuk kilometre uzaktaydı... Köyün halkı hayvancılık ve ziraatle uğraşırdı. Yani bahçecilik yaparlardı... Çok iyi, zengin bir köydü.

 

SORU: Karma bir köy müydü?

HÜSEYİN BATURAY: Hayır, değildi, temiz Türk köyüydü...

 

SORU: Çok eskiden Venedik köyüydü dediydiniz...

HÜSEYİN BATURAY: Tabii büyüklerimizden duyduğumuza göre, Venedikliler zamanından kalma bir köydü bu... Yıkıntıları, harabeleri vardı. Oraya ilk yerleşen üç aile, ağıl yaparak yerleşmişler... Tarihçilerin araştırmalarına göre, köyün ismi o zaman kralın Klavdiya ismindeki kızının ismiymiş. Kralın kızı ölünce, köyün ismini Klavdiya koymuşlar. İsim oradan gelmedir... Kalıntılar hala daha vardır. Hatta cami bile Latin kilisesiydi... Önüne verandalar yapıldı, camiye çevrildi. Yıllarnan cami olarak kullanıldı. Şimdi Rumlar onun önündeki verandaları yıktılar, içini kazdılar, altından haçlar çıktı ve orayı şimdi tekrar müze yaptılar...

 

SORU: Klavya’ya ilk önce üç aile yerleşti dediniz...

HÜSEYİN BATURAY: Çoban olarak yerleşmişler, buraya ağıl yaparak... Zamanla işte çoğaldılar. Bunları dedelerimizden duyardık, pek hatırlamayık isimlerini şimdi...

 

SORU: “Bondigo”luk nereden gelirdi?

HÜSEYİN BATURAY: Bizim atalarımızdan, büyük dedelerimizden gelmeydi... Tabii söylentilere göre, o zamanlar fakirlik vardı... Rumlar’la aralarında çekişme vardı, hırsızlık vardı... Onlar onları çalardı, bunlar onları çalardı... Bu aile da geniş aileydi – o bölgede sözü geçen ve daha ziyade hırsızlıkla uğraşan bir aileydi! Zamanın polisi bunları tutup da içeri götürdüğünde “Siz” demiş, “Bondigo’ya benzersiniz!” “Bondigo”, “fare” demektir Rumca’da. “Devamlı girer çıkar, yakalanırsınız, gene yaparsınız!” demiş polis. O aileye oradan gelmedir “Bondigo”luk...

 

SORU: Babanızın adı neydi?

HÜSEYİN BATURAY: Ali Mustafa Bondigo... Annemin adı da Hayriye. Dört çocukları oldu. Babam rençberlikle, hayvancılıkla uğraşırdı.

 

SORU: Biliyoruz ki siz okumaya çok meraklısınız... Bu merağınız nereden gelirdi?

HÜSEYİN BATURAY: Ben okumaya çok meraklıydım fakat o zaman fakirlik var diye, abimle kızkardeşimin biri okurdu, babam beni çıkardı okuldan, okutmadı – çoban etti. Davarın, çiftin arkasına koydu...

 

SORU: Yani ilkokuldan sonra bırakmadı okuyasınız...

HÜSEYİN BATURAY: Bırakmadı... Ortaokul imtihanlarına da girdik, geçtik... Fakat okumamıza izin vermediler.

 

SORU: Köyde var mıydı ilkokul?

HÜSEYİN BATURAY: Vardı... Esasında okumaya devam etmemi bırakmayışlarının sebebi, o zaman “Duhuliye” vardı... Ayda 3 Lira’ydı... 3 kardeş 9 Lira... Nerede kazanacak 9 Lira’yı? Nerede bulacak? Ödeyemedi... Beni mecburen çıkarttı – gidemedik. İmtihana girmişken, okula devam edemedik. Ama ben o okuma merağımı devam ettirdim... O kadar meraklıydım ki, haftada en az iki defa kasabaya giderdim, Larnaka’ya... Kitap alırdım, roman... Bilhassa sosyal içerikli kitaplara çok meraklıydım...

 

SORU: O zaman kitapçı kim vardı hatırladığınız?

HÜSEYİN BATURAY: O zaman Emine Hanım vardı, Bülent Günkut’un annesi... Oradan alırdım kitapları... Kitabevleri vardı. Başkasının yanında çalışırdı Emine Hanım, şimdi rahmetlik oldu... Roman okurdum, sosyal içerikli ve tarihi kitaplar okurdum.

 

SORU: Dağarcığınıza zeytin-ekmek ve kitabınızı koyar, çobanlık yapardınız...

HÜSEYİN BATURAY: Koyardım dağarcığa ve bir günde bir kitabı bitirirdim...

 

SORU: Ondan sonra ne oldu yaşamınızda?

HÜSEYİN BATURAY: Bu, yıllarca böyle devam etti. 1968’de evlendim ben...

 

SORU: Ondan önce, 50’li yıllarda ne yapardınız? 50’li yıllar artık Kıbrıs’ta huzursuzluğun başladığı yıllardı...

HÜSEYİN BATURAY: 1955’lerden sonra bu Rum-Türk kavgalarının başladığı yıllardı. İşte o zaman 1957’de, bizi de Türk Mukavemet Teşkilatı’na aldılar... İşte o dönemlerde, gerek iyiydi, gerek kötüydü, her neyse yaptık veya yaptırıldık... 1960’ta Cumhuriyet’ten sonra Antalya’ya eğitime, 1962’de Ankara-Sincan’a eğitime gittim... İki dönem eğitim gördüm. Sincan’daki “Zir” kampıydı... İşte o dönem geldik, mücadelemiz devam etti 74’lere kadar...

 

SORU: Köyden hiç ölen var mıydı?

HÜSEYİN BATURAY: 1964’te bir şehidimiz vardır. Veleddin isimli yaşlı bir adam, İskele’den köye gelirken Rumlar öldürdüydü kendini. Çoban değildi, sinirleri bozuk bir adamdı. Kasabadan çıktı köye gelsin, vurdular öldürdüler kendini. Tek şehit oydu. Benim bir çocukluk arkadaşım var, Aydın Veleddin, İngiltere’deydi. Babasının öcünü almak için, arkadaşlarıyla birlikte Erenköy’e çıktıydı. İngiltere’den Türkiye’ye, oradan da Erenköy’e geldiydi. Hatta gelmeden önce ben ona iki tane mektup yazdıydım, “Gelme, burada olaylar çok tatsızdır, seni öldürürler... Sizin bildiğiniz gibi değil... Olduğun yerde kal! Çıkıp gelme” diye birkaç defa kendisini ikaz ettim, bir arkadaşımla. Ramadan Aydıner adlı bir arkadaşımla beraber. Üçümüz çok samimiydik, resimlerimiz de var beraber... Geldi ve Erenköy’de şehit oldu. Yani köyde iki şehidimiz var: biri babası, biri oğlu – Veleddin...

 

SORU: 63-64 olaylarında başka kaybınız olmadı... Köyünüze göçmen geldi miydi?

HÜSEYİN BATURAY: Bizim köye, Pirga köyünden aşağı yukarı 200 kadar göçmen geldiydi...

 

SORU: Onları nasıl yerleştirdiydiler?

HÜSEYİN BATURAY: Köyde boş olan yerlere yerleştirdiler, sonra bazılarına göçmen evi yapıldı, ailelerin yanına yerleştilerdi. Fakat o zamanın yöneticileri çok terbiyesizce hareketler yaparlardı – bu ailelere karşı saygısız, terbiyesiz hareketlerinden dolayı kaçmak zorunda kaldılar... Bazıları Köfünye’ye gittiler, bazıları İskele’ye kaçtılardı, birkaç aile kaldıydı orada.

63 olayları çıktığında köyümüzün muhtarı Rüstem İbrahim Karaoğlan’dı. Çok efendi, çok iyi bir insandı... Adam öldükten sonra, onun eniştesi geçti – S. H. diye... Cahil biriydi, adını yazsın bilmeyen bir kişiydi. O, köylüye ve civar köyden gelen insanlara çok baskı, çok eziyet yaptı. Bunun üzerine köydeki bazı ailelerin araları açıldı. Bilhassa bizimle... Biz bu yapılanlara karşı gelirdik. Fakat bu İskele’den Necdet diye bir milletvekili vardı, onlardan destek görürdü ve bunlara “Devam et” derdi...

 

SORU: Bu arada Rüstem Bey’le ilgili bana bir şey anlattılar... Bir tane çok meşhur Rum hırsız varmış... Korno çakıl fabrikasında bekçiymiş... Ama çok meşhurmuş bu hırsız. Anlatılanlara göre Rüstem Dayı’nın 100 tane koyununu çalmış ve ona haber göndermiş: “Verecen 500 Lira, hem 10 tanesi da koyunların bana kalacak ki sana 90 tanesini geri vereyim!” diye... Bu Rüstem Dayı da bir “tim” oluşturmuş. Bir Kıbrıslıtürk da gönüllü olmuş göstersin kendine hangi hırsızdır o Rum diye. Giderler ve yanlış insanı vururlar. Vurdukları, aslında hırsızın eniştesiymiş... Böyle bir hikaye var...

HÜSEYİN BATURAY: Anlatan size yanlış anlattı – Rüstem Dayı’nın değildi, babasının dağda, yaylada davarı vardı, keçileri vardı. Onun keçilerini çaldılardı. Çalan değildi vurulan, onun eniştesiydi...

 

SORU: Evet, yanlış adamı vurdular!...

HÜSEYİN BATURAY: Evet, eniştesiydi orada... Karayolları’nda şantiye bekçisiydi... Esasında eniştesinin bir alakası yoktu, hayvancılık yapan bir Rum’du... Bu adam, o akşam, hırsızın yerine gittiydi oraya... Onu vuracaklar diye, yanlış adamı vurdular... Doğrudur bu...

 

SORU: Ve koyunları ya da keçileri de alamadılar!...

HÜSEYİN BATURAY: Evet, keçiler gitti... Klavya’da hep keçiydi... Koyunu olan da vardı ama, dağ, yayla olduğu için, ormanlık arazi diye, keçiydi... Adam 500-600 tane dağda, tutardı böyle...

 

SORU: O zaman samarella yaygın mıydı sizde?

HÜSEYİN BATURAY: Bizde yapmazlardı, onu genellikle Baf bölgesinde yaparlardı. Bizde yapılmazdı... Bizde gene böyle pastırma-sucuk yapılırdı.

 

SORU: S. H. geçtikten sonra eziyet başladı dediydiniz... Bu dönemde bu gerginliği canlarıyla ödeyenler Vasfi Beyaz Hasan, Emirali İzzet, bir de Salih Ruso Hasan dediler... Başka var mıydı?

HÜSEYİN BATURAY: Yok, üç kişi, doğrudur... İlkin 66’da İzzet Emirali isimli bir çobanla Salih Ruso dağda kavga ettiler, arazi için... Sen gidecen, ben gidecem diye... İkisi da çoban... S.H. dediğimiz, köyün komutanıydı ve Salih Ruso’nun kaynı olurdu, İzzet Emirali’nin de yeğeni olurdu. Akraba... Bunların kan davaları, aile arasında oldu. İzzet Emirali bugün Lefkoşa’da kalır. İzzet şikayet etmiş. Ben o zaman kampta asker idim, komutandım, köyümüzde eğitim kampı vardı. İzzet’in bana söylediğine göre, olayı anlattı komutana – komutan demiş kendine “Dağı pay edemediniz? Vur kendini da kurtul elinden!” Yani eniştesini vursun!... O da tüfeği aldı gece, gitti bekledi kendini, dağda vurmuş kendini, öldürmüş... Yani Salih Ruso’yu, İzzet öldürmüş. Tabii kanıt yok, gören yok, o zamanki söylentilere göre... Onlar, doğrudan orada, gidip İzzet’i bulup tuttular. Dediler “Enişteni sen öldürdün” ve getirdiler kendini lokap vardı, eğitim kampında, bize teslim ettiler. İçeri koyup kilitledik, polise bildirdik. Köyde da polis karakolu vardı, polise teslim ettik. İçeri aldıklarında, ifadesi alındığında ben oradaydım. İzzet’e polis sorduğunda, “Ben öldürdüm” dedi, “ben vurdum” dedi, “ben onu vurmasam, o beni vuracaktı. Bir gün önce tüfekle önüme geçti fakat köpeğim sezdi kendini” dedi, “vadinin içinde saklıydı, köpek örünca çıktı meydana ve kaçtım” dedi. “Ben kaynına söylediğim zaman bana emretti, sen onu vur, o seni vurmadan, ben da vurdum” dedi. “Beni kaynı yolladı da vurdum kendini” dedi. “Komutan yolladı” dedi. Ben orada buna şahidim. Ve o gece İzzet’i, S.H. öldürmeye geldi kampa, niçin eniştesini vurdu diye... Bunların da olayları, Salih’in, eniştesinden para borçlanmış, o zaman köyde bir bakkaliye dükkanı açtıydı, eniştesi da sürekli parayı isterdi kendinden. Hayladılar kendini ve vurdu eniştesini. Olaylar böyle gelişti...

Ben kampa gittiğimde nöbetçileri kontrol edeyim, İzzet’i döverlerken gördüm. Tahtanın üzerine çivi çaktılar, ayaklarının altına ve kafasına vururlardı, kanların içindeydi. Orada ben idare ettim, dedim “Yapamazsınız! Bu adamı bana teslim ettiniz! Komutan gelip alana kadar benim bu işlere müsadem yoktur... Sorumlu benim... Çünkü siz bunu getirdiniz kampa, aldınız, öldüreceksiniz, ben kime hesap vereceğim?” Müdahale ettik, bırakmadık.. Ve o anda, Vasfi Beyaz Hasan, (daha sonra öldürdükleri), İzzet’in kayınpederiydi... Geldi yemek getirsin kendisine kampa. Ama kesin emir vardı, kendisine yemek verilmeyecek. Ben yolda karşıladım kendini, “Nedir Vasfi Dayı?” dedim, “böyle böyle durum, geri dön, bu yemeği veremeyik kendine... Kesin emir vardır. Yalnız sen şimdi İskele’ye değil, git al bir taksi – gece saat 7’de – git Geçitkale’ye” dedim, “Günay Komutan var... Benim seni gönderdiğimi söyle... Olayı da anlat... Gelsinler alsınlar kendini da öldürecekler kendini” dedim kendine. “Çünkü” dedim “İskele’ye gönderirsak, yolda öldürecekler kendini...” Çünkü milletvekili Necdet bunların adamıydı, bunları desteklerdi... “İskele’ye giderse, öldürecekler kendini... Suçluysa dahi, mahkeme versin cezasını...”

O anda Vasfi Dayı, döndü gitti, bir taksi buldu, gitti Geçitkale’ye (Köfünye’ye)... Bu öldürdükleri Günay Komutan vardı ya Geçitkale’de, ona haber verdi... Günay Komutan geldi, ben oradaydım geldiğinde, orada görünce, “Nedir bu?” dedi, anlattım. S.H. komutan tekrar geldi adamlarıyla, İzzet’i alsınlar. Ve orada S.’yi, o tabur komutanı, binbaşı, iyi bir dövdü! “Niye yaptın? Suçluysa adalet var, kanun var, mahkemeye çıkacak, cezasını mahkeme verecek, sen bu adamı öldüremen!” dedi. Alıp Geçitkale’ye götürdü kendini.

 

SORU: İzzet kurtuldu...

HÜSEYİN BATURAY: İzzet kurtuldu... Geçitkale’de bir müddet kaldıktan sonra Larnaka’ya hapishaneye gönderdiler kendini...

 

SORU: Yargılandı ve hapishaneye gönderdiler...

HÜSEYİN BATURAY: Yargılanırdı daha, devam ederdi. Hapishanedeyken bu S.H. ve bir de Mormenekşe’den Kel K. dedikleri bir kişi – soy ismini bilmem – polisin yardımıyla girdiler, İzzet’i bıçakladılar, öldürmek için... Ağır yaraladılar kendini fakat öldüremediler. Ameliyat oldu, kurtuldu. Bunun üzerine meydana çıkıp kayınpederi, haber verdi... Bir sene geçtikten sonra, evinden çıktı, kahveye giderken, kahve de evinin yanındaydı, yakaladılar kendini, ellerini, ayaklarını, ağzını bağladılar. Alıp götürdüler, bir kere daha da ölüsü bulunmadı... Ne ölüsü, ne dirisi...

 

SORU: Yani Vasfi Beyaz Hasan...

HÜSEYİN BATURAY: Vasfi Beyaz Hasan... Bu şekilde kayboldu, öldürüldü... İzzet’in babası Emirali İzzet idi... Bu da, bizim aile dostumuz ve bize akraba olurlar... Ama onlarla da, teyze evladı, dayı evladıdırlar. Yakın akrabadırlar... S. ile Emirali İzzet, hala evlatlarıdırlar.

 

SORU: Emirali İzzet’e ne oldu?

HÜSEYİN BATURAY: Emirali İzzet’i gene bunlar öldürdü...

 

SORU: Yani bu olaylardan sonra...

HÜSEYİN BATURAY: İzzet’in olaylar olduktan sonra, öldüremediler İzzet’i, döndüler babasına... Tabii aynı bölgede bizim da ağıllarımız vardı, davarımız yaylada kalırdı, her gün beraber gelirdik. Bir gün sabahtan eğlendim gideyim, yeni evliydim... Üç aylık evliydim... 1968’de evlendiydim...

 

SORU: Bu öldürmeler ne zaman olduydu?

HÜSEYİN BATURAY: Bu öldürmeler, Vasfi Beyaz Hasan 1967’de oldu, Emirali İzzet’i da 1968’de, 18 Nisan’da öldürdüler. Ben tarihiyle bilirim hepsini... Salih Ruso Hasan da 1966’da ölüdürülmüştü... Bir sene sonra Vasfi Beyaz Hasan 1967’de, 1968’de da Emirali İzzet öldürüldü... Ben yeni evliydim... Kandu’lu bir gelin aldıydım, Safiye Hanım...

Emirali’nin hanımı Nazemin, beni gördü yoldu.

“Hüseyin, niye eğlendin? Seni beklerik” dedi...

“Beni ne beklersiniz?” dedim...

“Yörü da yolda sana anlatırım, çıkalım köyden...” dedi.

Köyü çıkarken bir tepe vardı, oraya çıktığımızda dedi, “Beni S. öldürecek” dedi... Bunun gene halasının oğlu vardı Emir, S.’in da gene halasının oğlu olurdu, hem eniştesi olurdu... “Emir, falan yerde beni bekler, bana söyledi, nere gitse gelse, beni öldürecekler” dedi, “oğlum öldürmüş Salih’i diye” dedi.

Dedim “İnanma sen böyle şeylere” dedim, “blöf yaparlar, seni korkutsunlar...”

“Yok” dedi bana, “kesin öldürecekler beni” dedi. “Satacam davarı da kaçayım Lefkoşa’ya” dedi.

Gittik... Aradan sekiz gün geçtikten sonra, bu adamı öldürdüler... Hiç unutmam, 18 Nisan günü, benim da hanımla, kızkardeşimle ağıla gittik... Böyle, ağıllarımız karşıydı – bir dere vardı, ayırırdı bizi... Karşı tarafta onların, karşı tarafta bizim... Fakat böyle rüzgar estiğinde, sesler duyulurdu... Mandrayı süpürürlerken, bunlar duydu ağlama sesi... Dediler “Emirali’ye bir şey oldu, Meral ağlar” dedi, kızı vardı Emirali’nin Meral... “Meral’ın ağlama sesini duyarım” dedi benim hanım ve kızkardeşim...

Ben dedim “Belki da bıçakladılar kendini...” Daha önce İzzet’i bıçakladılar ya... Hiç aklımıza gelmedi, adamı öldürecekleri ve asacakları mandraya...

Bir gün evvel da, bir aracı koydular, Emirali’ye dediler ki “Rum geldi, falan yerde seni bekler, gide anlaşasın da gelecek keçileri alsın..”

O da inandı, çıktı gitsin, onlar da saklandı derenin içinde, zakkum ağaçlarının, alıp kendini elinden ayağından, tutup boğdular kendini... Dört kişi... Götürdüler ve astılar kendini mandırasına...

 

SORU: Boğdukları yetmedi, bir de mandrasına astılar yani...

HÜSEYİN BATURAY: Kendi asıldı diye ama...

 

SORU: Yani intihar süsü vermeye çalıştılar...

HÜSEYİN BATURAY: Mandra alçak olduğu için ama, dizleri yere değerdi adamın... O şekilde astılar kendini. Tabii kimseyi aldatamadılar, polisi de inandıramadılar... Bunun üzerine, hani benim hanım ve kızkardeşim o ağlama seslerini duyduydu ya, “Galiba İzzet’i öldürdüler” diye düşündük...

Ama bunun üzerine, daha köyde birçok olaylar yarattılar...

Köye geldiğimizde, başka bir çoban bulduk, “Emirali’yi öldürdüler” dedi, “Astılar mandraya...”

Tabii gece geldik köye, askerdim ben, karargaha gittim. Bazı arkadaşlarla görüştük, dediler “Böyle böyle durum...”

Bunları gören iki tane çoban vardı. Rastgeldi, orada gördü kendilerini... Onları da içeri soktular. Dövdüler kendilerini... Çünkü polisi kandıramadılar intihar olduğuna...

Dediler “Deyceksiniz ki Hasan Bondigo (amcamdı) ve Halil Hüseyin Circilo (dayımdı – Aynanna’dan göçmen geldiydi bizim köye) yaptı...”

O gece, polis bunları yakaladı. Bunlar polisi yönlendirdiler, zaten polis kendilerine yardımcıydı... Dayımı tuttular, amcam Hasan Bondigo’yu tutmadan önce, tuttular dayımı, Mehmet Küçük isminde başka bir köylüyü – gözcüleri, yardımcıları da oydu diyerekten – ve Süleyman Halil isminde bir çocuğu... O da çobandı. Bunları Mustafa Pekri isimli birisi – gene akrabalarıydı – gördü o da – bunları soktular içeri. Dediler ki “Söyleyceksiniz bunlar yaptı”, yani güya dayımla amcam yaptı. Beni, ilk karıştırmadılar...

Onlar üç gün içeride kaldıktan sonra...

 

SORU: Sahte tanıklık almaya çalıştılar...

HÜSEYİN BATURAY: Aldılardı da... Son polis uyarmış kendilerini ki ben sürekli itiraz ederim... O köyde eniştem da polisti, polis çavuşuydu köyde. Bir de Hasan Çavuş diye Beyköylü birisi vardı – onlarla devamlı kavga ederdim, “Yapanları bilirsiniz, niçin bunları tuttunuz?” diye...

Ben müdahale ederdim ve “Bunların yanına bunu bırakmayacağım” derdim. Bunlara gidip söylediklerinde, benim üstüme da şey çıkarttılar, ondan sonra beni da tutukladılar amcam Hasan Bondigo’yla... Hasan Bondigo’yla beni...

Beni tutuklamadan önce, gece köye gelirken ben, Mehmet Küçük isminde yaşlı bir çoban vardı, “Noldu be?” dedi bana, “sen da vardın bu işin içinde?” dedi bana! “Nere vardım?” dedim. Dedi bana “Bugün S.H. bağırırdı, yeğenini sen öldürmüşün, dövecek, kesecek, seni öldürecek!...”

Ben da dedim “Gücü yetersa gelsin!”

Köye geldim, eve geldim, ekmeğimi yedim, soyundum, evde biraz para vardı, benim hanıma dedim “Al yukarı gidelim, al bunu da...” Soyundum, mücahit elbiselerim vardı... Silahım vardı, aldım silahımı... Gittim mevziye, “Eğer böyce toplaycaklarsa beni, gelirlersa vuracayım kendilerini kaçayım” dedim. “Çünkü” dedim, “ben bunlara yutulmam!...” Yaptıkları yanlarına kalsın!... Ha bunlardan önce, üç dört kişiyi daha öldürdüler, yanlarına kaldı...

 

SORU: Hangi köylerdendi bunlar?

HÜSEYİN BATURAY: Bir tane Civisil’den... İsmini adamın unuttum şimdi... Bir tane Gazi isminde, Goşşi köyünden, şimdi Düzova’da kalırlar. Bir tane Vuda’dan, Akova’dan Gamalı isminde birisi... Bunları öldürdüler, döverek bu insanları, bizim köy bölük olduğu için, getirdiler bizim köye kendileri, döverek öldürdülerdi... Şimdi bunların arkasında milletvekili vardı, o Mağusa’daki Necdet, aynı zamanda İskele’nin Serdarı’ydı o zaman...Yaşar daha...

 

SORU:  O Cemmedo olaylarında da bir oyunlar çekmeye çalıştıydı diye bilirim...

HÜSEYİN BATURAY: Evet...Neysa, biz iki arkadaş, silahlandık, mevzide beklerdik. Özdemir Hoca diye birisi var, bizim köyden, şimdi Londra’dadır, bir zaman Luricina’da İstavroz Tepesi’ni Rumlar’la çarpışarak, tek başına alan arkadaştı, bizim köylüydü. Dedi bana “Tutacaklar seni! Vuralım gelirlersa da kaçalım Rum tarafına!...” Niyetimiz oydu...

Araba geldiğinde, amcam içindeydi.  Koydular da o seslendi bana ilkten...

“Nedir?” dedim... “Gel yahu gidelim, çocukluk yapma, bir şey yapma” dedi bana. Daha önce cinayet işlediydi, 13 sene mapus yattıydı, biraz tedirgindi... Dedim, “Bunların bize yaptığı saygısızlıktır... Terbiyesizliktir... Bize bir oyun dönüyorlar...”

“Yok!” dedi, “gel gidelim da bir şey yoktur...”

Akay isminde bir polis vardı, o da “Korkma be!” dedi bana, “alacaklar ifadenizi da geri geleceksiniz” dedi...

Ben, Akay’a güvenirdim, Akay’ı böyle anlattılardı. Bu Gönyelili’ydi işte, kaza yaptıydı Düzova’nın yanında da bir onbeş sene evvel öldüydü Akay...

İskele’ye gittiğimizde ve götürdüler bizi polise, orada Fikret isminde bir polis subayı “Niye geldin?” dedi bana... “Niçin tutuldun geldin?” dedi. “Bunlar, bütün olayları üstünüze yıkmaya çalışır! Neden geldin? Kendi kendini yaktın!” dedi...

“Aha amcam! Buna kandık!” dedim...

O saatten tuttular, kelepçelediler bizi, Kale’ye soktular içeri...

 

SORU: 68...

HÜSEYİN BATURAY: 1968’de... 3 ay bir gün tutuklu kaldık... Bizi ilk kaza mahkemesine çıkarttıklarında, benim üstüme ispat, delil yoktu... Hakim dedi “Sen serbestsin, çıkabilin...” Orada polis müdahale etti, “Hayır, biz bunu göyverirsak...” dedi... “Biz daha ifadelerimizi bitirmedik” dedi... “Tehlikeli adamdır bu, bize müdahale eder, ifade almamızı bırakmaz, tutuklu kalacak...” dedi.

Bizim avukatımız da Ahmet Mithat Berberoğlu’yla Naci Talat idi. Onlar da bana dedi “Kalacan Hüseyin içeride... Çünkü polisin hakkı vardır, biz seni göyverdirsak, seni tekrar tutuklar, aleyhine başka delil bulabilirler” dedi. “Kal seni büyük mecliste görelim, temize çıkasın...”

Biz da bu şekilde kaldık, üç ay bir gün kaldık içeride yattık ve mahkemede temiz çıktık. S.H. da bir yıl hapis oldu. Kel K. da Mormenekşeli, dokuz ay...

 

SORU: Bazılarına kendi mezarlarını kazdırtmışlar...

HÜSEYİN BATURAY: Evet...

 

SORU: Demişler ki “Diyeceksiniz ki gördük o çobanı, vurdu topuzu başına, vurdu topuzu başına...” diye ifade verdirtmişler...

HÜSEYİN BATURAY:  Süleyman Halil ismindeki çocuğa – 15-16 yaşındaydı – kendinin anlattıklarına göre, sonra babası da anlattı bize, kazarlarmış ve boğazına kadar toprağa gömerlerdi... “Ya böyle söyleyecen, bu ifadeyi imzalayacan, ya da başını da örteceyik, ölecen” derlermiş. Mehmet Küçük’e de öyle yaparlardı, bu şekilde imzalattılar kendilerine... Fakat mahkemeye çıktığımızda, o çocukların ikisi da “Bunlar değil” dedi, “başkalarıdır... Bizi döve döve bunları ispat ettirdiler” dedi. Tekrar tutuklama olmasın diye büyük meclis’te (istinafta) bu şekilde üç ay bir gün içeride yattık...

 

SORU: Bu arada, sizin aileniz de toplanıp Denktaş’a gitmiş ve demiş ki “Noluyor yahu bu köyde? Bu adamı astırıyorlar sahte ifadelerle” falan filan... O da gelmiş köye... Hatta bu S.H. değiştirilmiş daha sonra...

HÜSEYİN BATURAY: S.H.’yi attılar, başka komutan geldi, benim çocukluk arkadaşımdı, Kemal Mehmet Ali Aksay... Eski eserler müdürüydü, öldüydü Lefkoşa’da Kemal bey daha sonra... 10-12 sene oldu belki da, daha fazla, öleli... Eşber’le kavga ettiydi da kalp krizi geçirip öldüydü... Çok iyi bir insandı Kemal Bey, anlatamam sana, o kadar iyi bir insandı... O geldikten sonra, köy düzeldi. Eğitimine devam etti, tarih hocasıydı... Kardeşi Nidai Mehmet Ali da geldiydi köye, uzun müddet o da yaptı... Tahsilli insanın durumu başkadır – onlar da köyde olayları ve bu suçluları engellemek için herşeyi yaptılar. O da iş aldıktan sonra, Hüseyin Çavuş isimli başka bir arkadaş geçti – tabii artık S.H. korktu, Avustralya’ya kaçtıydı, dağıldıydı o aile artık. Olaylar bu şekilde yatıştırıldıydı...

 

SORU: Şimdi döndü galiba...

HÜSEYİN BATURAY: S.H. mi? Dönmedi... Avustralya’dadır.

 

SORU: Kel K. ne oldu?

HÜSEYİN BATURAY: İşte 9 ay yattı, yaşar daha, Mormenekşe’dedir.

 

SORU: Çıktıktan sonra ne yaptınız?

HÜSEYİN BATURAY: Ben çıktıktan sonra... Ailem korktu ve benim Kandu’ya yerleşmemi istedi – ben dedim ki “Ben suçlu değilim ki köyden kaçayım!” Gitmedim. Yaşantımıza devam ettik, işlerimize aynı şekilde devam ettik... Bugüne kadar yürüttük... Onlar zaten dağılıp köyden kaçtılardı... Hanım da isterdi Avustralya’ya gidelim, hatta arkadaşlar herşeyi hazırladıydı ama ben gitmediydim. İşte olaylar bu şekilde gelişti...

 

SORU: Yani sonuçta bu S.H., o insanları öldürttüğü için mi aldıydı o bir senelik hapisliği?

HÜSEYİN BATURAY: Evet, bir sene hapislik oradan geldiydi kendine... 9 ay da o Kel K. hapis olduydu...

 

SORU: Denktaş köye geldiydi...

HÜSEYİN BATURAY: Denktaş Bey köye geldiğinde ben içerideydim... Zaten akrabalar gittiğinde – amcam var Mustafa Bondigo rahmetli oldu – gittiklerinde Denktaş Bey’e, avukatlığımı yapsın, dedi “Hayır, ben yapamam, Cemaat Meclisi üyesiyim”... Cemaat Meclisi’nin başkanıydı o zaman. “Size” dedi, “iyi bir avukat göstereceğim...” Ahmet Mithat Berberoğlu ve Naci Talat’ı o önerdiydi bize, onları tuttulardı. Hakikatte bize de çok yardımcı oldu. Köye geldiğinde olayları görsün, köyün girişinde barikat vardı, mücahitler durdurdular kendini – köydeki bütün olayları kimlerin yaptığını kendisine anlatmışlar. O da köye girip topladığında o şahıslara epeyi hakaret etmiş, “Bu köyü öyle bir köy yapacağım, içinde baykuşlar ötecek” demiş!

 

SORU: Naci Talat’ı nasıl hatırlarsınız? O zaman çok gençti herhalde...

HÜSEYİN BATURAY: Naci Talat’ı çok iyi hatırlarım... Çok iyi konuştuğum bir arkadaştı... Çok bilgili, çok çalışkan bir adamdı... Ahmet Bey, o da...

 

SORU: Ve hayatı çok severdi, yaşamayı, Naci Talat...

HÜSEYİN BATURAY: Yaşamayı seven birisiydi... Birkaç defa da kendisiyle yemeğe gittik. Alemi seven, arkadaşlığa çok önem veren bir kişiydi. O zaman gençti, hukuğu yeni bitirdiydi ve stajını yapardı Ahmet Bey’in yanında... Ahmet Bey da, çok iyi insan, çok iyi bir hukukçuydu. Ve öyle sorular sorardı – tek bir soru sorardı mesela, karşı taraf cevap verdiğinde, “Başka sorum yok” derdi... Tabii biz hukuktan anlamayık ama o “Ben istediğimi aldım” derdi.

 

SORU: 74’te ne oldu Klavya’da?

HÜSEYİN BATURAY: 74 hadiseleri çıktığında, Hüseyin Çavuş’tu komutan. Ben çıktıktan sonra mücahitliği bıraktım, gitmedim. Beni tekrar Sancaktar çağırdıydı, “Ben yapamam, sinirlerim bozuktur, eğer ben bu silahı elime alırsam, bu aileler köyde yaşar...Gördüğüm yerde vurabilirim, onun için ben yapmayacağım” dedim, doğrudan söyledim bunları Sancaktar’a.. Çünkü bizim özel silahlarımız vardı, benim ruhsatlı tabancam vardı, onları da aldılardı, av tüfeğimizi da aldılardı... “İstemem, yapmam” dedim... Ve Sancaktar çok uğraştı benimnan. “Bu kadar yıl sizi eğitime gönderdik, bu kadar yıl eğitim yaptınız...” derdi. O zamanki Sancaktar, deniz kuvvetlerinde uzun müddet çalıştıydı... Unuttum ismini şimdi. İlkin “Bozdağ”dı, “Bozdağ” gittikten sonra o geldiydi... Tutuklandığımızda “Bozdağ”dı içeride, çıktıktan sonra diğer Sancaktar geldiydi. O istedi benim tekrar devam etmemi ve ben gitmedim. İstifa ettim ve ayrıldıydım, gitmedim...

 

SORU: 74’te ne olduydu?

HÜSEYİN BATURAY: 74’te tabii seferberlik ilan edildiğinde, tekrar arkadaşlarla beraber mücadele etmeye başladık. 4-5 gün çatışmalar olduktan sonra bütün irtibat kesildi. Mesela İskele düştü, Geçitkale düştü, Tatlısu düştü... Bu Alaminyo olayları oldu, vurdulardı Alaminyolular’ı, kurşuna dizdilerdi... İrtibat kesildikten sonra, bir tek Akıncılar’la temas edebilirdik, onlar da bölge dışı, Lefkoşa’nın... Komutanla oturduk, dedik “Geçitkale’ye gidelim” çünkü İskele’ye gitmemiz imkansızdı – arada Rum köyleri vardı, gidemezdik...

 

SORU: Klavya’dan sonra hangi köyler var Larnaka’ya kadar, sayabilir misiniz?

HÜSEYİN BATURAY: Bizim önümüzde bir Mormenekşe köyü vardı... Dromolakşa... Yalnız oydu önümüzde... Fakat oradan Türkler kaçtıydı, Rumlar işgal ettiydi orayı, geçmemiz imkansızdı. Önünde Hala Sultan vardı... Geçemezdik. Tek çıkış yolu, Geçitkale’ye (Köfünye’ye) gitmek – o da dağdı – dağdan bize 20 kilometreydi ama önümüzde hiçbir engel yoktu. Oraya gidelim dedim. Üç arkadaş, benimle beraber iki arkadaş daha, akşam üzeri böyle saat altıda çıktık, yolda bazı çobanlar buldu bizi... Sorduysalar nere giderik, “Dışarı çıkılmaz, gideceyik koyun çalalım da keselim bu akşam...” Çünkü söyleyemezdin kendilerine...

 

SORU: Yani Rum muydu o çobanlar?

HÜSEYİN BATURAY: Türk idiler... Ama söylemedik gideceğimizi çünkü her an beklerik, köy düşebilir diye. Rumlara söylerlerse, bizim sonumuz kötü olurdu. Gittiğimizde, giderken, gece saat 8’de Mennoyalılar’ı bulduk dağda... Mennoya köyünden 7-8 tane genç... Tabii yürüyüşümüzü duydular, bize seslendiler, biz da onlara seslendik... Gittik yanlarına. “Nere?” dediler, “Geçitkale’ye gidiyoruk, bulalım komutanı, ne yapacağımızı öğrenelim” dedik. Dediler bize “Geri dönün, Geçitkale düşmüştür, Aytotoro köyü düştü, Rumlar buralarını işgal etti, bütün mücahit insanlar Birleşmiş Milletler kampındadır. Dışarıda biri yoktur... Alaminyolular’ı kurşuna dizdiler, biz da korktuk, kaçtık, dağda kalırık” dediler. Böyle olmuş iken, Geçitkale’ye 5-6 kilometre kaldıydı, ben dedim “Gidelim... Kampta bile olsalar, gidelim biz...”

Bizimle beraber Altan Ali isimli bir arkadaş vardı, İngiliz tabasıydı, İngiltere’den geldiydi, benim evde misafirdi – dedik onu da Geçitkale’deki Birleşmiş Milletler’e teslim edelim, onlar da yardımcı olursa bize, komutanla görüşelim dedik. Öyle oldu... Gittiğimizde, Altan İngilizce bilirdi, gittik Birleşmiş Milletler’e, aldılar bizi, gösterdi pasaportunu, onu aldılar... “Siz?” dedi. Biz da “Böyle böyle durum” dedik. Koydular bizi eskortun içine, beni, diğer arkadaş Mehmet Salih Halil isminde – o kaldıydı Mennoyalılar’la, gelmediydi. Korktu, “Gitmem ben” dediydi...

Gittik, ben kampa gittiğimde, hep Geçitkaleli adamlar vardı – kadınları okula toplamışlar... Bunlar Birleşmiş Milletler kampında esir... Gittiğimde Aysel isminde bir arkadaş gördüm Geçitkaleli, tellerin yanında. Çağırdım kendini, “Nerde be komutanınız?” dedim. “Naptınız be?” dedim, “Bizim köy teslim olmadı daha...”

Dedi bana, “Böyle böyle durum...” Ama o da sivil giyinmişti, albaydı. Benim sinirlerim da bozulduydu artık, o şekilde görünce, “Nasıl komutan be bu? Bu saygısız adam” dedim... “Bu insanları bu şekilde başıboş bıraktı, teslim etti! Kendi da teslim oldu!” dedim.

O vakit duydu, geldi... “Sen kim oluyorsun?” dedi. “Komutan benim” dedi...

Ben ona izah ettim, böyle böyle durum diye...

“Ay oğlum, benim komutanlığım geçmez artık” dedi. “Beni yarın sabahtan elçinin arabası gelecek, alacak” dedi, “bana bir şey olmaz” dedi, “sen git köyüne, Rumlar gelirse, çatışmadan kaçının, hepsinizi öldürürler... Türkiye bu yannısını bıraktı, yardım etmeyecek” dedi. “Kendi insiyatifinizi kullanın” dedi, “çatışmaktan kaçın” dedi. “Benim sana tek söyleyeceğim budur” dedi. “Dön köyüne!” dedi...

 

SORU: Hatırlamazsınız bu adamın adını...

HÜSEYİN BATURAY: Zaten bilmezdim o komutanın ismini. Yeni geldiydi Geçitkale’ye... Çetin’den sonra bu geldiydi.

Biz Geçitkale’de Birleşmiş Milletler’e gittiğimizde bize “Tatlısu köyü çatışır, dinlemediler bizi, teslim olmadılar, hepsini öldürecekler” dedi. Silah seslerini duyardım, bomba seslerini duyardım Geçitkale’den gece... “Oradadırlar” dedi. “Yarın” dedi, “teslim olmazsanız” dedi Birleşmiş Milletler’in komutanı bize, “saat 1’de size gelecekler... 1’de gelecekler. Silahları verir ve teslim olursanız, bir şey olmayacak. Biz gireceyik araya” dedi. “Çatışmak istersanız, aradan çekileceyik” dedi, “gücünüz bunlara yetmez” dedi.

Altan Ali’yi alıp İngiliz üslerine götürdüler. Ben geri döndüm. Dönerken köyden kaçan Mennoyalılar’la kalan ve benimle Geçitkale’ye gitmeyen Mehmet Salih Halil da bana katıldı ve beraber Klavya’ya dönüş yoluna koyulduk...

Gece saat 1 oldu dönelim... Hatta o arkadaşla, uçurumdan da düştüm! Gece, karanlık, ormanın içinde... Dağlık, ormanlık... Aşağı-yukarı, beş kilometre, sırtında taşıdı beni Mehmet Salih Halil, ayaklarım yaralandıydı, yürüyemezdim. Onun için saat 1-1.5’ta geldik gece köye... Komutanı bulduk, toplandık, durumu anlattık kendine. O da mücahitleri topladı, bizim köyden silahları Akıncılar’a kaçırttılar. O bozuk olan silahları ve av tüfeklerini topladık, ertesi günü teslim ettik polise. Birleşmiş Milletler’in dediği gibi saat 1’de geldi Rumlar, hep tanklarla sardılar köyü ve çağırdılar: “Ya teslim olun, ya vuracayık!”

 

SORU: Bu hangi gündü, hatırlarsanız?

HÜSEYİN BATURAY: 20 Temmuz’da düştü İskele, 14 Ağustos ikinci harekat olduydu... Aşağı yukarı, bu olaylar bizim 24-25 Temmuz’da oldu... Öyle oldu. Köyde kalan mücahitler kaçmadı, bazılarımız silahları alıp dağa kaçtık, ben da vardım, biz dağa kaçtık... Köyün üst başı dağdır... O dağla en yakın Rum köyüyle aramız 15 kilometredir... Batımızda Pirga köyü vardı, uzak kalırdı. Saat 1’e kadar köyden kaçmadıydık ama... O zaman benim iki çocuğum vardı, Ali’yle Neriman. Ben hanıma “Gitmem, bir şey olmaz” dedim, zaten yürüyemezdim, uçurumdan düştüydüm diye. “Bu silahlar verilecek bu Rumlar’a” dedim. Köydeki bütün kadınlar o kadar başıboş kaldıydı ki... Adamlar Akıncılar’a kaçtılardı... Derelik dediğimiz bir arazi vardı; ormanlık... Gece oraya gittilerdi. Köyün üstünde bir tepe vardı, ben beş arkadaşla orada beklerdim. Ve o insanları şu gördüm, çoluk-çocuk, bu yaşlılar, bilmem Ben-Hur filmini gördüysanız, o şekilde, onu anımsadım, o güne kadar hiç ağlamadıydım, orada oturdum ve ağladım. Yapılan o bilinçsiz hareketlerine komutanın...

Saat tam 1’de Birleşmiş Milletler’den bir asker geldi. “Rumlar geliyor, ya silahlarınızı vereceksiniz, ya çatışacaksınız” dedi.

“Tamam, silahlar toplandı, polistedir, verecek” dendi kendine.

Hatta orada bir yaşlı adam vardı, Lisani dayı isminde, ağızdan dolma bir tüfeği vardı, patlatmazsan boşalmaz o! O tüfeği sıktığında da ses duyuldu, Rumlar tanklarla, otomatik silahlarla, köyü bir müddet taradılar! Polis, “Böyle böyle durum var” dedi kendilerine...

O iki çoban da – şu bir gün evvel bulduyduk kendilerini – ovada davar beklerlerdi gene. Rumlar bunları tuttu ve bunlar söylediler ki Hüseyin Bondigo’yla Mehmet Salih ve Altan gitti Köfünye’ye ve geldi. Korktular çünkü...

Biz iki gün saklandık dağda, üçüncü gün geldik. Rum askeri girdi, kimseye ilişmedi. Yalnız bir iki kişiyi dövdüydüler, genç gördüler...

Rum yüzbaşı “Bakın” dedi, “dedem Türk idi, babam Türkleri seven bir kişiydi... Burada kimsesinin burnu kanamayacak” dedi “ama sizin da askere en ufak bir şey yapmanızı istemem” dedi. “Eğer askeri vurursanız, ben da sizi vururum” dedi. Onbeş gün bu şekilde köyde kaldılar. Kimseye ilişmediler.

Yalnız ben üç gün sonra geldiğimde dağdan, kahveye gidelim dedik. Polis gelir devriye gezer, kaçardı. Gene gelip kaçtıydı. Biz da dedik, gidelim bir haber alalım, nedir bu olaylar. Kahveye oturdum böyle, kahve içerkana, bir ses! Uzandım, baktım, bir landrover durdu. İki polis, iki da asker indiler içinden. Selam verdiler. Dediler “Bir kişiyi ararık!”

Bir 60-70 kişi orada otururduk...

Dedik, “Söyle!”

“Aradığımız” dedi, “Hüseyin Bondigo’dur!”

Bana sordu! Şimdi hepsi bana baktı, kimse seslenmedi! Erdoğan isimli birisi vardı, Anofodiyalı’ydı, bizim bir köylüyle evliydi, koşarak gelirdi karşıdan! E, dedim, bu söyleycek! Benimnan arası açıktı, iyi gitmezdi... Biz da kasaptık, o da, biz köylü olduğumuz için köylü bizi daha çok desteklerdi...

Dedim, “Çavuş, benim o!”

“Tamam, gir içeri da sana bir şey soracam” dedi.

Polis da tanıdık bir polisti, Lefkaralı... Girdik içeri... “Yalnız benim Rumcam azdır, Rumca bilmem, kahveci bilir” dedim. Kahveci Karpazlı’ydı, rahmetlik oldu şimdi, Mehmet Emin Gürçimen... Rumcası o kadar güzeldi ki, hiç kimsesi onun Türk olduğunu anlamazdı. “Kahveci Rumca bilir, anlatsın size” dedim. Geldi Mehmet Emin... Rum çavuşu, “Biz haber aldık ki bu köyden silahları ve askeri sen kaçırtmışsın” dedi bana. “Doğru mu?” dedi.

“Doğrudur komutan” dedim. “Çünkü sen Rum’sun, milletine işlen... Öyle değil mi be gardaş? Ben da Türk’üm, kendi milletime işlerim” dedim. “Böyle böyle olaylar, çatışma çıkmasın diye, sizin askere silah atılmasın diye biz bunları kaçırdık. Çünkü çatışma olsaydı, hem sizden ölecekti, hem bizden, haber verdim onlar aldı silahları kaçtı” dedim.

“Tamam” dedi bana, “madem ki söyledin...”

“Yalnız” dedi bana, “sen köyden kaçma, aradığımızda biz seni bulalım” dedi.

“Kaçmam” dedim. İki gün sonra, hanımı, çocukları aldım, kaçtık bu yannı!

 

SORU: Nasıl geçtiydiniz kuzeye? Akıncılar’dan mı?

HÜSEYİN BONDİGO: Yok... Doğru yoldan, İskele-Pergama yolundan geldik, gene Mustafali isminde birisi vardı – onun da kızı vardı 3-4 tane. “Aletürke köyünden bir Rum taksici var tanıdığım, alalım onu, bir taksi daha da yardım edecek geçelim Pergama’ya” dedi bana. O gitti, o Rum taksiciyi buldu, bir taksi daha aldı, geldiler, hanımı, kızkardeşini, o Mustafa dayının kızlarını, hem bir arkadaşın daha kızlarını koyduk içine, hem de çocukları... Arkasından ben da kendi arabamla, yardımcı oldular bize, geçtik bu yannı.

 

SORU: Ne hayat ha!...

HÜSEYİN BONDİGO: Daha çok, çok şeyler var... Köyden kaçarken, ki Rum bize yardım etti, beni tanırlardı diye, İskele’nin yanında Tuzla var ya, ben Tuzla’nın ara sokaklarından geçip da İskele limanından kaçmak isterdim. Kaçarken oradan, Sofokli isminde zengin bir Rum vardı, panayırlarda müzik kiralardık, sandalye kiralardık bundan, bu adamın lokantaları, barları vardı, diskotekleri vardı, kiralardı da... Olaylar çıktığında, Makarios’u düşürttükleri gün, İskele’de da ateş açıp bizim buzlukları vurdulardı. Sınırdaydı ambarımız ve hep delik deşik ettilerdi buzluklarımızı... O söylediğim Mehmet Emin’le ortakçılık yapardık, ortalık düzelince götürelim teslim edelim Rum’a dedik, kalmasın yanımızda. Bu olayların buraya geleceğini kimse bilmezdi. Pazar akşamı olaylar oldu, Makarios’u devirdiler, Pazartesi ben silindir sürerdim Ayyorgi’de – orada Rumlar’ın kampları vardı, silahlı Rumlar giderdi, dedik bir olay çıktı... Sonra radyoyu açtık, duyduk Makarios’u düşürttüler, kaçtık köye. Dört gün sonra gittiğimizde ve Sofokli’ye götürdük sandalyelerini, yüzünde sakal, kapının önünde dolaşırdı, karısı da... Dedik “Getirdik sana iskemleleri...”

“Atın oracığa, beytambal galsın” dedi. Mehmet Emin, “Noldu? Da sakal da bıraktın?” dedi kendine.

Bunun iki tane çocuğu vardı, ikisi da Yunanistan’da okurlardı, bir haftalık tatile geldilerdi.

“Çocuklarımı gördünüz, bilirdiniz” dedi.

“Bilirdik” dedik.

Makariosçu’ydu bu adam. “İkisini da kaybettiler” dedi, “ne ölüleri var, ne dirileri... Nesterim ben bu hayatı?” dedi.

Dedim, “O buzlukları?”

“Beytambal galsın, yıkın oracığa kendilerini” dedi. Attık, kaçtık... O gün “Bugün nedir? Salı? Çarşamba?” dedim, “Cumartesi Türk ordusu çıkar, sizi da kurtarır, bizi da” dediydim kendine...  Bir şey bildiğimden değil, öyle geldiydi içimden. Hakikaten Cumartesi akşamı çıkarma olduydu...

15-20 gün sonra kaçarken, oradan geçerken, durup su istedik Sofokli’den. Kapısının önünden geçerken, cirayı görünce kapıda, “Su versin bize” diye durduk.

Durduğumuzda, görünca bizi, koşturdu Rum, sarıldı üstümüze. “Hüseyin, gel göresin, kızım kurtuldu! Oğlumu da öğrendik nerededir” dedi.

“Gel” dedi bana cira, “göresin... Sizin milletiniz bunu yapar mı?” dedi. “Bizim bu pisler neler yaptı...” dedi.

Girdim içeri, salonda kız yatır, üstünde bir çarşaf, yalnız külotnan...

“Gel göresin, siz bunu yaparsınız?” dedi.

Aldı çarşafı kızın üstünden, vücudunda ısırılmadık yer yoktu, hep kan uyduydu... Arkasında izler...

“Aha benim milletim bunu yaptı” dedi. “Sen bilirdin Türkiye’nin geleceğini, çok şükür olsun geldi da evlatlarımı kurtardı” dedi. “Oğlumun da nerde olduğunu öğrendik, Türkler’in elindedir, yarın öbür gün verecekler bize kendini” dedi. Ve oğlu da kurtulduydu ondan sonra o Rum’un...

Ben sınırı geçtikten sonra, Tremeşe köyünde teyzem vardı, oraya yerleştik. Orada tekrar bizi askeri öncü birliğine çağırdılar. Zaten biz içinde olduğumuz için, bilirlerdi. İkinci günü Alay Komutanı beni çağırdı. Tremeşe’de alay vardı, “Sen” dedi bana, “tekrar İskele’ye dönecen... Mehmet Sofi’yle, Orhan Bey’le temasa geçecen, oradaki Türkler’i nasıl kurtaracayık...” dedi. Ve ben sekiz gün, gün aşırı, her gün mektup verirdi bana albay, saklardım arabama, giderdim, götürürdüm, oradan da Türkler’i kaçırırdık bu yannı. Ve son birisi beni ihbar etti Rum polisine... “Bu Bondigo gelir, buradan oraya insan kaçırır, Mehmet Sofi’yle ve Orhan Müderrisoğlu’yla temasa geçer” dedi.

 

SORU: Rum muydu ihbar eden?

HÜSEYİN BONDİGO: Türk idi! Bu istediydi kendini getireyim bu yannı. O gün olmazdı, iki tane kız vardı, birisinin kocası esir idi. Yeni evliydi. Onunla görümcesini geçirecektim o gün. “Bunları geçireyim da yarın da seni” dedim. Niçin kendini geçirmedim diye, gitti beni ihbar etti Rum polisine!

Ben gizli yollar bilirdim, baktıklarında beni bulmazlardı – bir Rum askeri onları geçirirken tuttu bizi! O kızlarla beraber tuttu bizi. İlk defa orada korktum işte – geldi yanımıza bir albay, bana “Rumca bilin?” dedi. Biraz da bilirsak o korkuyla onu da kaybettiydik! Kızlar başladı ağlasın... “Korkmayın, ağlamayın, size bir şey olmaz, ben Yunan albayıyım” dedi, “sizi elletmem” dedi.

“Sen” dedi bana, “niçin bu kenar yollardan geçen?”

“Rum askerinden korkarık” dedim. “Rum polisinden korkarık, döverler, koymazlar bizi” dedim, “onun için bu şekilde kaçarım” dedim.

“Dön geri!” dedi bana. Geri döndük gene... Bir barikata geldik, “Dön İskele’ye” dedi bana. Silahlarla Rumlar üstüme saldılar, beni tanırlardı, arabayı da tanırlardı!

“Ne var?” dedi Yunan albayı askere...

“Bu aranır”  dedi.

“Kim arar?” dedi albay...

“Polis” dedi Rum asker...

“Polisten mi sorumlusunuz siz?” dedi albay, “bırakın kendini geçsin, açın barikatı” dedi, geçtik. İkinci barikata geldiğimizde, gene aynı... İkinci barikatı geçtikten sonra, epey gitti önümüzden, sonra çekti kenara.

“Sen gene bu yannı gelecen?” dedi bana.

“Vallahi bilmem ama bakan ben gelirim” dedim

“Bak” dedi bana, “ismin nedir?”

“Hüseyin” dedim.

“Bak Hüseyin, tekrar geleceksan, her geçirttiğin insan için bana 10 Lira verecen” dedi.

“Tamam, olur, veririm” dedim.

İskele’de Akropoli diye bir semt vardı, ben bilirdim o semti, bölgemizdi ya...

“Akropoli’dedir bizim karargah, sen gelecen, benim ismimi söyleyecen” dedi, “ben müdahale ederim, sen giden gelin” dedi.

Üçüncü günü polis bizi yakaladı, getirdi bizi İskele  polisine. Ben gittim abimin kaynatası Ramiz Bey vardı İskele’de, onu da aldım, gittik karargaha. “Filan albayı isterik” dedik.

Oradaki asker “Albay görevden alındı” dedi, “Türkler’e yardım ettiği için tesbit olundu” dedi, “görevden alındı, siz da gaçın!” dedi. “Ramiz dayı” dedi, tanırlardı kendini, “senin da başına bir şey gelmesin” dedi.

Döndük geldik... Polis “Sen bu arabayı o yannı geçiremen artık” dedi. “Koy kendini mahkemenin avlusuna da getir bana anahtarları da sen git” dedi. 

Geçtik polisin arkasına, polis içerdeyken, ben aldım arabayı, kaçtım Türk tarafına!

 

SORU: Boşuna “Bondigo” demediler yani!...

HÜSEYİN BONDİGO: Getirdim abimin evine! Daha kaçmadıydı onlar. Bunun baldızı vardı, hemşireydi, ebeydi, rahmetlik oldu, Günay Hanım, İskele’den... Mektuplar kaldıydı bende, albay haber bekler, akşama gitmem gerekir... Ama gitmeden önce, polis müdürü vardı İskele’de Periskani isminde bir Rum... Çok iyi da Türkçe bilirdi. Dedim kendine “Beni bırakmazsanız gideyim, Türk askeri Pile’nin başucundadır, İskele’yi da alacaklar! Benden haber beklerler!” dedim...

O vakit “Göyverin be p.ç’i!” dedi, “başımıza bela olmasın! Gitsin!”

Fransis vardı, İskele’de, kadın doktoru, İskele’nin da belediye başkanıydı – o da bölge sorumlusuydu... Günay Hanım da onun yanında yıllarca hemşirelik ettiydi. Tanırdı kendini... Onu da aradılar, o da geldiğinde, “Bırakın kendilerini gitsinler” dedi. Ben bir beyaz önlük giydim, bir da Günay Hanım giydi... Barikatta bize zorluk çıkaracaklardı, bilirdim, bir da şapka giydim.

Sorduklarında barikatta “Pile’de sancılı hanım var, oraya gidiyoruk” dedik.  Geçtik bu yannı. Geçtikten sonra benim arabayı gece asker aldı. Üzüm yüklediler üzerine. O zaman Rumlar’dan Türkler’le istihbaratta olanlar vardı, Arçozlu bir Rum vardı – inekleri kaldıydı bu yanda, ineklerini verdiler kendine – o da benim arabayı üzüm yükletti, aldı Pergama’ya getirip Türkler’e teslim etti bizim arabayı. Sabahtan kalktık, arabayı bulduk kapının önünde... Yeni aldıydım arabayı. Datsun’du... Ondan sonra o tarafa gitmedim artık...

 

SORU: 2003’te barikatlar açıldıktan sonra gittiniz mi?

HÜSEYİN BONDİGO: Üç defa gittim.

 

SORU: Gördünüz mü Sofoklis’i?

HÜSEYİN BONDİGO: Sofoklis öldü, bir tane Gumbaro vardı, onları bulduk. Ama ne olsa soğuktur... Çünkü benim başımdan çok şeyler geçti – bazı Rumlar beni vurmaya teşebbüs ettiler, ateş açtılar bana, vuramadılar, kaçtıydım... Daha derine girmek istemem, bu TMT olaylarından bizim da bir çok olaya karışmamız olduydu, bilinirdi diye...

 

SORU: “Vur Timi”ndeydiniz siz...

HÜSEYİN BONDİGO: Evet, o zaman “Vur Timi” vardı, ondaydık..

 

Kaynak: Ağustoz 2006 Yenidüzen Gazetesi

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1044

Bu Yazıya İlk Yorum Yazan Ol
RSS yorumları

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website