Anasayfa arrow Tarih Araştırmaları arrow Kaybolan Otobüs-Kemal Veloks'un Ailesi Anlatıyor
Kaybolan Otobüs-Kemal Veloks'un Ailesi Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Cumartesi, 10 Kasım 2007

 

Sevgül Uludağ 

Larnaka’dan yola çıkarak Dikelya’ya varamayan otobüsteki 11 kayıp kişiden birisi de Kemal Enver Veloks’tu... Kayıp otobüste bulunan Kemal Enver Veloks’un eşi Ayşe Aykanat ve çocukları Salih Aykanat ile Melek Özlüses anlatıyor... O gün, babasıyla birlikte bisiklete binmişler, Tuzla’daki bakkala gitmişler. Kemal Enver Veloks, bisikletini kilitleyip anahtarını cebine koymuş. Salih, babasına yalvarmaya başlamış:

“Baba, beni de götür! Baba, beni de götür!...”

Babası, “Bugün olmaz” demiş, “daha sonra götürürüm seni... Gel sana bakkaldan dondurma alayım, yemiş alayım, bugün kal...”

 

Çünkü daha önce, babası Salih’i Dikelya’da çalıştığı işyerine götürmüş bir defa... Burada Kemal Veloks, İngiliz üslerinde polişmanlık yapıyor, aynı zamanda köpeklere bakıyormuş. Küçük Salih de, babası çalışırken, köpekleri seyrediyormuş...

O gün babası, Salih’i yanına almamış, otobüse binip gitmiş, otobüs kaybolmuş ve Salih’in babası, bir daha geri dönmemiş...Salih, bir ay süreyle, her sabah, babasının bisikletini parkettiği yere gidip, orada babasının dönmesini beklemiş...

 

Sevgül Uludağ


 

 Kayıp otobüste bulunan Kemal Enver Veloks’un eşi Ayşe Aykanat ve çocukları Salih Aykanat ile Melek Özlüses anlatıyor...

 

 

 

Larnaka’dan yola çıkarak Dikelya’ya varamayan otobüsteki 11 kayıp kişiden birisi de Kemal Enver Veloks’tu...

 

Bu dizi yayımlanırken, bir gün Melek Özlüses’ten bir telefon geldi...

“Herkesle konuştunuz, neden bizimle de konuşmuyorsunuz?” diyordu.

“Elbette” dedim... Zaten bu dizinin özelliği “interaktif bir araştırma” olmasıydı – dizi, okurlarımın yardımıyla şekilleniyor, zenginleşiyor, bilgiler böyle toparlanıyordu...

 

Melek Özlüses, babasını hiç görmemiş, tanımamıştı... Çünkü babası kaybolduğu zaman, o henüz annesinin karnındaydı – babası kaybolduktan bir ay sonra dünyaya gelmişti...

Bir akşam üstü abisi Salih Aykanat ve annesi Ayşe Aykanat’la birlikte Akçay’dan beni görmeye geldiler. Ayşe Hanım’ın yanında, toruncukları da vardı... Bize, Kemal Veloks’la yaşadıklarını, onun kayboluşunu, ondan sonra hayatta kalabilmek için portokalda, havuç fabrikasında, Argaca’da (Akçay’da) nasıl çalıştığını anlatacaktı...

 

Ama en dokunaklısı, babası kaybolduğunda henüz altı yaşında olan Salih Aykanat’ın anlattıklarıydı...

 

O gün, babasıyla birlikte bisiklete binmişler, Tuzla’daki bakkala gitmişler. Kemal Enver Veloks, bisikletini kilitleyip anahtarını cebine koymuş. Salih Aykanat, babasına yalvarmaya başlamış:

“Baba, beni de götür! Baba, beni de götür!...”

Babası, “Bugün olmaz” demiş, “daha sonra götürürüm seni... Gel sana bakkaldan dondurma alayım, yemiş alayım, bugün kal...”

Çünkü daha önce, babası Salih’i Dikelya’da çalıştığı işyerine götürmüş bir defa... Burada Kemal Veloks, İngiliz üslerinde polişmanlık yapıyor, aynı zamanda köpeklere bakıyormuş. Küçük Salih de, babası çalışırken, köpekleri seyrediyormuş...

O gün babası, Salih’i yanına almamış, otobüse binip gitmiş, otobüs kaybolmuş ve Salih’in babası, bir daha geri dönmemiş...

Salih, bir ay süreyle, her sabah, babasının bisikletini parkettiği yere gidip, orada babasının dönmesini beklemiş...

 

Bugün Kemal Veloks hala kayıp...

 

Kemal Enver Veloks’un eşi Ayşe Aykanat, oğlu Salih Aykanat ve onu hiç tanıyamamış olan en küçük kızı Melek Özlüses’le röportajımız şöyle:

 

SORU: Kaç yaşındasın Ayşe Hanım? Nerelisin?

AYŞE AYKANAT: 66 yaşındayım... Akçay’da (Argaca’da) doğdum.

 

SORU: Kayıp eşiniz Kemal Enver Veloks nereliydi?

AYŞE AYKANAT: O, Alehtoralı’ydı...

 

SORU: Siz ne zaman evlendiydiniz?

AYŞE AYKANAT: 49 sene var... Lefkoşa’da evlendiydik...

 

SORU: Nasıl olduydu da evlendiydiniz?

AYŞE AYKANAT: Gördüler beni, beğendiler, geldiler dünürcülüğe... Evvel, dünürcülük yaparlardı... Rum’du dünürcülük yapan adam!... Gördü beni Rum, “Sana verelim Kemal’ı” dedi. Onu tanırdı... Kısmet oldu, aldık... Argacalı bir Rum’du. Kemal’a da demiş ki, “Salih’in güzel bir kızı var, götürelim seni” demişler... O da “Tamam” demiş, “göreyim, beğenirsam alırım!” Geldi, beğendi, oldu...

 

SORU: Kemal Veloks, o zaman ne iş yapardı?

AYŞE AYKANAT: İngiliz üslerinde polişman idi... Dikelya’da... Tuzla’da otururduk biz... Kemal’ler beş kardeştiler, iki kız, üç tane da oğlan.

 

SORU: Tuzla’ya mı evlendiydiniz?

AYŞE AYKANAT: Oraya gittik... Evlendikten sonra gittik. Önce Lefkoşa’da oturduk, Bodamya Sokağı’nda, hani tuttulardı bir Rum o sokakta... Tahtagala’da kalırdık, korkardım kalayım, oralarda biri yoktu çünkü... Bırakırdı beni yalnız Tahtagala’da, işe giderdi, Dikelya’ya... Ben da korkardım...Bir gün Rumlar çıktıydı önüne, öldürsünler kendini ama Kemal geçtiydi ve öldürmediydiler. Motorcuğnan kaçabildiydi yani. Onun üstüne kaçtık, gittik İskele’ye...Tuzla’ya gittik...

 

SORU: Tuzla’da nerede otururdunuz?

AYŞE AYKANAT: Mandi Mahallesi’nde... Türk-Rum ayrıydı...

 

SORU: Nasıl biriydi Kemal Veloks?

AYŞE AYKANAT: İyi birisiydi... Biraz mızırdı... Çok titizdi. Lazımdı herşey temiz tertipli olsun... Biraz da dayacığı vardı... Gordu kendini kaynanam üstüne, mızırlık yapardı... Ben 16 yaşındaydım, nikah kıyılmazdı da annem-babam imza verdiydi. Annem beni tez verdiydi... Galiba kıskanırdı beni diye bir yere götürmezdi...  Ben ona çok hürmet yapardım, balığını ayıklardım, yumurtasını ayıklardım... En sevdiği şey balık yemekti. Kavururdum, ayıklardım, öyle yerdi... Çok temiz tertipliydi... Hatta şöyle bir şey olduydu, oğlum Ümit’i doğuracağımda: Ona “Hade da sancılandım, doğuracağım” dediğimde, durdu hazırlansın, taransın! Ben “Aman çocuk geliyor!” derdim, o taranır, hazırlanırdı!... Hastaneye giderken, arabada doğurduydum!

 

SORU: Kaç çocuğunuz olduydu?

AYŞE AYKANAT: Dört tane... Birini hamileydim... Beşinciye hamileydim kaybolduğunda... Vasfiye 7 yaşındaydı, Salih 6 yaşındaydı, Ümit 3 yaşındaydı, Gülay da 4 yaşındaydı... Kocam kaybolduğunda ben 8 aylık hamileydim.

 

SORU: Peki her zaman Yusuf Tosun’un otobüsüyle mi giderdi?

AYŞE AYKANAT: Evet, işte o gün gittiler... Bir gün evvel izinliydi ve uyuyakaldıydı... Kalktılar sabahtan, gittiler, haber geldi ki tuttular kendilerini...

 

SORU: Siz nereden duyduydunuz?

AYŞE AYKANAT: Oğlum söylediydi bana...

 

SORU: Ondan sonra nasıl geçindiniz? Dört tane çocuk, bir tane de hamileydiniz...

AYŞE AYKANAT: Kocam Mayıs’ta kaybolduydu, ben kızım Melek’i Haziran’ın 10’unda doğurdum. Tam bir ay sonra doğurdum... Aman da ne çektim Allah’ım!...

 

SORU: Anlat bize, ne çektiydin...

AYŞE AYKANAT: Gittim yalnız hastaneye, biri yok, ne ana, ne baba... Komşular götürdüydü beni, Larnaka’nın hastanesine gittiydim. Yalnız başıma doğurdum, yanımızda yoktu biri... Selda koyduydular bu kızımın ismini, sonra hasta olunca, ismini değiştirdik ve Melek koyduk adını...

 

SORU: Çünkü eskiden öyle bir inanış vardı, çocuk sürekli hasta olursa, adını değiştirirlerdi...

AYŞE AYKANAT: Evet... Yardım verirlerdi sonra bize, çocuklarımıza... Para verirlerdi... Annem-babam yardım etti... Annemin adı Melek, babamın da Salih Kasap. Toplam iki sene kaldıydık Tuzla’da – kocam geri gelmeyince annemin yanına dönmek istedim. İzin vermezlerdi dönelim...

 

SORU: Kim izin vermezdi dönesiniz? “Teşkilat” mı?

AYŞE AYKANAT: Evet, “Teşkilat”... Tuzla hep Rum’du, 10 aile de Türk vardı.

 

SORU: Aynı şeyi Fikriye Hanım da söyledi bana, köyü terketmelerine “Teşkilat” izin vermezdi ve sonra babası gelip aldı kendini ve götürdü...

MELEK ÖZLÜSES (Kemal Veloks’un en küçük kızı): Dayım Mustafa Özdeşer polis müdürüydü Mağusa’da, yardımcı oldular... Şimdi emeklidir...

 

SORU: Yani 1966’da falan, annenle babanın yanına gelebildin Ayşe Hanım...

AYŞE AYKANAT: Evet, annem-babam bakardı çocuklarıma, ben da işe giderdim. Argaca’da (Akçay’da) kalırdık. Beş tane çocuknan dul kaldıydım ama evlenmedim. Çocuklarımın başına üvey baba getirmedim...

Çok zor çektik. Bir evin içinde kalırdık beş çocuk, bir da ben, altı kişi... Yatakta çift çift yatırlardı, hukaraydık, yoktu bir şeyimiz... Annemnan babamın bir evi vardı, o da besledi beş tane çocuk... Biz beş kardeştik, üç kız, iki oğlan.

Ben çalışırdım, portokala giderdim... Karışık bir köydü Argaca. Bu köyde bize Rumlar hiçbir şey yapmadı, Kemal’nan Argaca’da yaşasaydık, hiçbir şey olmayacaktı... Karışıklık olduğunda, 1974 harbinde, Rumlar gelirler, sorarlardı bize, eksik bir şey var mı, çocuklar eksik mi falan diye...

Sonra Alehtora’ya kaynatama giderdik, çocuklarımı istemezdi. Onlar, “Öküz öldü, ortakçılık bozuldu” derdi... Yani kocamın ailesinden yardım görmedik... Çocuklarıma bir şilin verirdi, sonra gelir alırdı ellerinden, “Verin da kaybedeceksiniz” derdi! Çok zor çektik ama büyüyünce çocuklarım da evlendirdim... Kocamın dönmesini bekledim hep, kocam kaybolduğunda 23 yaşındaydım ben... Kocam kaybolduğunda 27 yaşındaydı... Pandelidis’in oğlunu Mağusa’da vurdular, bizimkileri tuttular... Melek’i koyardım mesela zeytinin altına, giderdim, işlerdim... Çok az para verirlerdi bize... Portokalda işledim, havuç fabrikasında işledim, Argaca’daydı bunlar... Pancar vardı, patates vardı, herşey... Ama şimdi sade portokal yaparlar...

 

SORU: Salih Bey, babanız kaybolduğunda siz altı yaşındaydınız... Babanızı nasıl hatırlarsınız?

SALİH AYKANAT: Babam iyi bir insandı... Beni çok severdi, şimdi sevmesin... O günü anlatayım sana... Bir bisikleti vardı babamın... O gün beni bisikletinin arkasına bindirdi, işe gidecekti o gün... Gittik bakkala kadar. Tuzla’dadır bu bakkal ama ismini unuttum. Koyduk bisikleti bakkalın yanına, kilitledi bisikleti, anahtarı da aldı, koydu cebine... “Baba” dedim, “götür beni da!” “Sen kal” dedi bana, “bugün götürmem seni ama bu defa götürürüm seni” dedi bana...

 

SORU: Yani arada götürür müydü sizi işe, Dikelya’ya?

SALİH AYKANAT: Bir kere götürdüydü beni, polişmandı babam, köpeklere bakardı üslerde, ben da köpekleri seyrederdim... Üslerde köpek bakıcılığı da yapardı... Mesela 18 tane polişman varsaydı, 18 tane de köpek vardı. O gün götürmedi beni... “Alayım sana dondurma, yemiş da kal” dedi bana... Ben ağlardım, “Götür beni da!” diye, o da “Götürmem seni!” dedi, bindi basa (otobüse), yollattık kendini... Ben kaçmadım, orada çocuk bahçesi vardı, ben oralarda oyalanırdım, çocuk bahçesinde salıncak vardı... Ondan sonra kahveye gittim, oturdum. Böyle bir saat sonra, geldi bir Türk... “Polişmanları Rumlar tuttu” dedi, “sardılar bası (otobüsü)” dedi. Ben duydum... Adam gördü beni, farketti, tanırdı beni, babamı da tanırdı... “Salih, bir şey içen?” dedi bana. “Bir kolacık içerim” dedim kendine. İçtim kolayı da... Ondan sonra döndüm, gittim eve... Gittim söyledim anneme...

 

SORU: Annen inandı mıydı sana, söylediğinde?

SALİH AYKANAT: İnandıydı, başladı ağlamaya... Ondan sonra beklerik gelsin, gelmez... Ben her gün sabahtan giderdim oracığa, beklerdim kendini gelsin. Bisikletini parkettiği yerin yanından binerdi otobüse, oraya gider beklerdim... Bakkalın yanından binerdi. Bir ay her gün gidip bekledim babamı, gelmez... Gelmedi...

 

SORU: Ondan sonra en büyük erkek çocuk sen olduğun için, kendini “evin erkeği” gibi mi hissederdin?

SALİH AYKANAT: Öyle hissederdim, kardeşim Ümit 3 yaşındaydı... Anneme yardımcı oldum. Yardım ederdim kendine. Çocuklar zaten küçüktü. Ondan sonra bir sene Tuzla’da kaldık beraber, ondan sonra dedem-nenem geldiler, aldılar bizi Akçay’a götürsünler, yanlarına. Kamyon tuttular, aldılar bizi. Eşyalarımızı hep aldık, zaten kirada otururduk... Eşyalarımızı alıp Argaca köyüne gittik, nenemler oradaydı. Orada kalırdık. Annem, nenem, dedem büyüttü bizi.

 

AYŞE AYKANAT: Bir odada kalırdık, beş kişi!

 

SORU: Her zaman beklediniz mi babanızı?

SALİH AYKANAT: Her zaman bekledik, gelebilir diye... Gelmedi... Gelecek diye ümit ederdik...

 

AYŞE AYKANAT: Ben hala zannederim ki gelecek...

 

SALİH AYKANAT: İçimizde yaşar... İçimizde yaşatırık kendini... Sonra yavaş yavaş Argaca’da büyüdük. Köyde kaldık, okula giderdik. Türk okulu vardı orada, karışıktık Rumlar’la. Okula giderdik... İlkokula gittim, ondan sonra ortaokula da gittim, Lefkoşa’da bir-iki sene kaldım koğuşta, okumak için. Ondan sonra, geldik köye. Yapı işi yapardım. Ben da çalışır, para kazanırdım. Anneme yardım ederdim... Ondan sonra 14-15 yaşında oldum, harp çıktı. 74 harbi çıktı, Rumlar’la karışıktık tabii orada...

 

SORU: Sizin köyde ne olduydu o zaman?

SALİH AYKANAT: Bizim köyde ölüm bir şey olmadı... İyiydi ilişkiler. İsteselerdi öldürürlerdi bizi çünkü azdı Kıbrıslı Türkler köyde, on aileydi... Hesap çocuklarla beraber, 50 kişiydik... Rumlar çoktular, belki da 800-900 kişi vardı... Hiçbirine dokanmadılar...

 

AYŞE AYKANAT: Salih’e “Çıkma dışarı” derlerdi, “Galamaralar öldürmesin seni” derlerdi...

 

SALİH AYKANAT: Mesela değişik Rumlar vardı, yabancı – onlar tanımazlardı bizi. Bana “Dışarı çıkmayın da, bunlar öldürebilirler sizi” derlerdi. Ben o zaman Rumca alıştıydım, alıştım ve anlaşırım.

 

SORU: Şimdi ne yaparsınız?

SALİH AYKANAT: Ben yangıncı polis idim, sonra emekliye ayrıldım. 1979’da girdim, 17 sene işledim, askerlikle beraber, 20 sene üstünden emekliye ayrıldım. Aynı köydeyim, şimdi hayvanlarla uğraşırım, hayvancıklarım var.

 

SORU: Babanızın başına ne geldiğiyle ilgili, ondan sonra herhangi bir şey duydunuz mu?

SALİH AYKANAT: Sade o gün, kahvede otururken bir Türk geldi ve “Ben geçerdim oraştan, polişmanları sardı Rum askerleri, bası sardı Rum askerleri” dediydi. O Türk bize kahvede “Polişmanları tuttular” dedi. Görünca beni adam, anladı... Ben de baktım yüzüne öyle... Ben anlardım... “Gel ısmarlayım sana bir kola, içen?” dedi. “İçerim” dedim, içtik kolayı, sonra eve gidip anneme söyledim... Başka bir şey duymadık, beklerik hala daha gelsin. İçimizde yaşatırık kendini...

 

SORU: Şimdi Kayıplar Komitesi, mezarlar açılsın diye bir takım hazırlıklar yaparlar... Oroklini’de gömülü oldukları sanılır, yani bu mezar da açılabilir. Size herhangi bir biçimde ulaştılar mı, kan veresiniz DNA testi için diye?

SALİH AYKANAT: Daha gelmediler... Duyduk öyle bir şey...

 

SORU: Melek Hanım, siz hiç görmediniz babanızı. Babanız kaybolduktan bir ay sonra doğdunuz... Büyürken ne hissederdiniz? Bilir miydiniz babanızın kayıp olduğunu yoksa sizden gizlerler miydi?

MELEK ÖZLÜSES: Bilerek büyüdüm, her zaman anlatırlardı, babamın nasıl kaybolduğu, nasıl alındığı söylenirdi... Babasız büyüdüm, hatıra da olmadan... Sadece dediler ki “Baban budur”, bir resim gösterdiler. Babamı öyle bildim. Annemin annesi ve babası bizi sanki da babamız varmış gibi büyüttü, bize göstermediler babasızlığı, annem de öyle... Okula giderken babamın yokluğunu hissederdim. Velim da ablamın beyi olduydu, o yazdırdıydı beni okula, her zaman velim oydu.

 

SORU: Hiç rüyanızda gördünüz mü babanızı?

MELEK ÖZLÜSES: Rüyamda görmedim ama sadece bir gün televizyonda bir dizi seyrederdim – ama Rum televizyonunda... Bu dizide oynayan bir kişi, aynı babama benzerdi, sanki babamı görürmüş gibi olurdum. Anneme de derdim, “Bu dizideki adam, sanki da babamdır anne!” O kadar benzerdi ki...

 

SORU: Eğer bulunursa ve gerçekten oysa, kemikleri alıp bir mezar yaptırmak istersiniz herhalde...

MELEK ÖZLÜSES: İsterik tabii... En azından bilinir yani nerede olduğu. Bak ben okula gittim, okulumu bitirdim, beş kardeşten tek ben okudum – iş imkanı sağlamadılar, o kadar gittik, araştırdık, olmadı, olmadı... Kimse yardım etmedi.  Şehit Aileleri’ne da gittik... Kimse ilgilenmedi... Arsaların altyapılarını yapmışlar dediler, sadece belge tutarız, ortada bir şey yok. Bir arazi verdiler, altyapısı yok. İlk önce Kalkanlı’da verildiydi, bu Annan Planı çıkınca, Akdeniz’e doğru vermişler bize ama hiçbir bilgimiz yok yani, nerededir.

 

SALİH AYKANAT: İki tane oğlum var benim, burada hükümet işinde, iş bulamadık... İkisi da Rum tarafında çalışır çocuklarımın... Allah etme bir şey çıkarsa, nasıl gelecekler bu yannı? Onun düşüncesini da yaparık biz... 63’teki gibi olay olmasın!...

 

MELEK ÖZLÜSES: Benim babam olaydı, belki hayatım daha değişik olurdu diye düşünürüm bazan. Annem büyüttü bizi, nenem-dedem büyüttü ama biz onlara bağımlı oldu... Bize karışan çok olur, öyle olunca, özgürlüğünü bulaman... Öksüz olduğumuz için bizi iyi yetiştirmek isterlerdi, kötü birisi olmayalım isterlerdi – bu defa karışanımız çok olurdu. Ama memnunuz yani, güzel büyüdük, terbiyeli büyüttüler.

 

SORU: Ayşe Hanım, kocanızın öldüğüne hiç inandınız mı?

AYŞE AYKANAT: Hiç inanmadım... “Rahmetlik” lafını da hiç kullanmadım, hiç Mevlit da okutmadım, hiç... Ben gelecek zannederim...

 

 

 

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1457

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 25-09-2008 04:14
 
NE MUTLU SİZE
AİLECE NE MUTLU SİZE BU GÜNE KADAR GELEBİLDİNİZ. ÖZELLİKLE ANNE'NİN SABRINA HAYRAN KALDIM VE HALEN DAHA BEKLEDİĞİNİ SAYGIYLA KARŞILARIM.
Ziyaretçi
 
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website