Anasayfa
Kaybolan Otobüs-Hasan H.Fehmi'nin Eşi Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Cumartesi, 10 Kasım 2007

 

 Sevgül Uludağ

"Kayıp otobüste bulunan Hasan Hüseyin Fehmi’nin eşi Zehra Güneysel, tıpkı Behiç beyin eşi Münevver hanım gibi ürkütücü bir rüya görmüş... Zehra hanım eşinin kaybolduğu günün sabahı görmüş bu rüyayı... Rüyasında akrabalarıyla birlikte sinemaya gidiyormuş...

Sinemanın çevresine asılı tüm lambalar aniden sönüvermiş ve dipsiz bir karanlık basmış ortalığı... Yolun orta yerinde karanlıkta kalmışlar... Zehra hanım rüyasında “Yok, ben gitmem...Ben geri döneceğim çocuklarıma” demiş ve uyanmış... Uyandığı zaman rüya tabirlerine bakmış ve bunun anlamının ölüm olduğunu okumuş... Aynı gün eşi Hasan Hüseyin Fehmi kaybolmuş... "

 

 

Yeraltı Notları, 6 Haziran 2006

Sevgül Uludağ

Kıbrıs: Anlatılmamış öyküler...

Sevgül Uludağ

                     Hasan Hüseyin Fehmi’nin eşi Zehra Güneysel anlatıyor...

                      “Kaybolduğu gün, bir daha dönmeyeceğini anladım...”

Kayıp otobüste bulunan Hasan Hüseyin Fehmi’nin eşi Zehra Güneysel, tıpkı Behiç beyin eşi Münevver hanım gibi ürkütücü bir rüya görmüş... Zehra hanım eşinin kaybolduğu günün sabahı görmüş bu rüyayı... Rüyasında akrabalarıyla birlikte sinemaya gidiyormuş... Sinemanın çevresine asılı tüm lambalar aniden sönüvermiş ve dipsiz bir karanlık basmış ortalığı... Yolun orta yerinde karanlıkta kalmışlar... Zehra hanım rüyasında “Yok, ben gitmem...Ben geri döneceğim çocuklarıma” demiş ve uyanmış... Uyandığı zaman rüya tabirlerine bakmış ve bunun anlamının ölüm olduğunu okumuş... Aynı gün eşi Hasan Hüseyin Fehmi kaybolmuş...

Zehra hanım, şu anda 69 yaşında... Onunla İskele’deki evinde konuşuyoruz:

SORU: Nerelisiniz Zehra hanım?

ZEHRA GÜNEYSEL: Ben Larnaka doğumluyum... Babam Tuzhane vardiyanıydı... Hala Sultan Tekkesi yakın olduğu için orada otururduk... Oranın bahçesine de bakardı babam... Uzun uzun selvi ağaçları vardı, hep babam ektiydi onları... Ben orada doğdum, Hala Sultan’da. Altı aylık olunca çıkmışık oradan... Çok güzel yerde doğduydum... Hasan beyle 1958’lerde evlendiydik... Polişman’dı evlendiğimizde. O da İskeleli’ydi...

SORU: İkiniz de Larnakalı’ydınız, Larnaka’ya evlendiniz... Nerede otururdunuz?

ZEHRA GÜNEYSEL: Mehmet Ali Efendi Sokağı’nda otururduk... Eşim İngiliz üslerinde, Dikelya’da çalışırdı...

SORU: Nasıl biriydi eşiniz?

ZEHRA GÜNEYSEL: İyi bir insandı, ne diyebilirim ki? Genç... O zaman 31 yaşlarındaydı, dört yaş büyüktü benden... Çok iyi bir insandı, kimseye bir zararı yoktu... Ama aslında, kendisi makinistti, Rumlar’ın yanında çalışırdı da, Lefkaridis’lerin yanında çalışırdı bunlar... Ustaları demiş, “Yunan Rumları geldi buraya, sizi öldürmesinler”, hepsini durdurdu işten. O vakit gidip polişman yazıldılar... Başkaları başka iş kurdu... Bizimki polişman yazıldıydı.

SORU: Her gün gider gelirdi Dikelya’ya...

ZEHRA GÜNEYSEL: Evet.. Evet...

SORU: İki tane de çocuğunuz vardı o zaman... Kaç yaşındaydılar?

ZEHRA GÜNEYSEL: Biri bir yaşındaydı, biri de üç yaşındaydı... Biri Hüseyin Hasan, öteki Mümüş Hasan... Kız olanın adı Mümüş...

SORU: Peki o günü hatırlar mısınız?

ZEHRA GÜNEYSEL: Köpekçiydi bunlar... İngiliz köpekleri var ya, akıllı köpekler, onları eğitirlerdi, bakarlardı. Polişmandılar ama ekstradan o işi da yaparlardı, ayrı bir gelirleri olurdu... Bizimki eczanede de çalışırdı, burada köpeklerin ilaçlarını verirlerdi. Sabah 5’ten giderdi bunlar. Kalktı o gün 5’te, gitti...

SORU: Yusuf Tosun’un otobüsüyle...

ZEHRA GÜNEYSEL: Evet...

SORU: Her gün onunla mı giderdi?

ZEHRA GÜNEYSEL: Onlarla giderlerdi... İskele’den epeyi insan vardı içinde, bekar delikanlılar vardı... Evli, çoluklu çocuklu insanlar vardı... Sabah 9’a doğru sordular bize “İşe gitti mi?” diye, “Gitti” dedik... Bir daha da gelmediler...

SORU: Kim sorduydu size, hatırlar mısınız?

ZEHRA GÜNEYSEL: Konu-komşu duydu ve sordular bize... Dikelya’ya varamadı otobüs... Bir Rum köyü var, Livatya derler o köye, oradan geçilir da Celya köyüne gidilirdi. Tam o yolun ağzında aldılar kendilerini... Herkesin dediğine göre yani, Livatya’da öldürmüşler kendilerini... Çünkü Rumlar’ın orduları oradadır, hala oradadır orduları... Gidenler, görenler oldu, hep oradaymış orduları Yunanlıların... İşte bu kadar kızım...

SORU: Sonra siz ne zaman anladınız ki dönmeyebilir?

ZEHRA GÜNEYSEL: Ben o günden anladım... Bir daha dönmeyecek... İnsan kısmına beyan olur... Ben o günden anladım ki hiç gelmeyecekler... Ondan sonra geldi gitti büyüklerimiz, “Gelecekler, tutukludurlar; Onlar onları o yanda öldürürsa, biz da burada yaparık” dediler, hiçbir şey da yapmadılar. Böyle işte...

SORU: Nasıl geçindiniz iki çocukla, o kadar sene? Çünkü ansızın eşiniz gitti...

ZEHRA GÜNEYSEL: Kendi gitti, aylığı da gitti... Sonra benim kocamın çok güzel geliri vardı, makinist kalfasıydı... Ansızın bir araba getirirlerdi, izmirillo yapardı, dünyanın parasını alırdı... İşinden da alırdı, ayrı köpekçilikten da ayrı alırdı, çok güzel bir geliri vardı. Adam gidinca, ip gibi bunlar koptu mesela...

Ben terziydim, güzel bir kazancım vardı... Turistik eşya dikerdim ben...

SORU: Mesela ne gibi? Örtü falan mı?

ZEHRA GÜNEYSEL: Yok, böyle gecelik yapardım... Smokin dedikleri, fıstık dedikleri, “special” dikiş de dikerdim... Dıştan gelen turistler vardı ya, benim yaptığım işlerden alırlardı... Ustalarımız da Yahudiler’di, Ermeniler’di... Onları Platres tarafında sattırırlardı... Güzel bir gelirim vardı, hiç para sıkıntısı çekmedim yani. Ama ondan sonra işte teşkilatımız ilgilendiler, bize ilk ilk, biriken parayı pay ederlerdi... Az bir paraydı, 17 lira ayda bir para düşerdi evimize. Ama ondan iki sene sonra bize şehit aylığı bağladılar. İki sene sonra belli olmuş tam öldükleri, yani ispatlandı... O vakit bize şehit aylığı bağladılar. Gene o da azdı yani, çok az bir paraydı ama işte idare ederdik. Benim zaten süsüm bir şeyim yok, gezmem falanım yok... Ben ilkten çok sevmezdim zaten gezmeyi. Öyle gece gezmelerini kocam çok severdi... Aman, bir dans meraklısıydı, çok meraklı insandı!

SORU: Mesela nerelere giderdiniz dans etmeye?

ZEHRA GÜNEYSEL: Biz zaten evlendik, fasariya koptu... Türk tarafında da pek bir şeyler yoktu... Ama biz çıkardık, bizim Makenzi yolumuz vardı, oralara giderdik, uzun uzun yürürdük kordonboyu... Denizimiz vardı bizim... Gazinolar vardı... Pazar günleri oralara giderdik... Bu kadar yani...

SORU: Arabanız var mıydı?

ZEHRA GÜNEYSEL: Yoktu ama alacaktık, aklımızdaydı. Evimiz yoktu, o yüzden ben çok çektim... Ev yüzünden çok çektim. Ev sahibi kira isterdi, e teşkilatın verdiği para da neydi? Tembih ederlerdi “Ev kirasını vermeyin” diye... Çıktım, dokuz ay İngiltere’ye gittim, kızkardeşimle kaldım. O isterdi devamlı orada kalalım ama ben gene Kıbrıs’ı tercih ettim... O zaman şu gittik, çok soğuktu İngiltere, istemedim... Döndük, geldik gene... O zaman bize bir Ermeni evi verdiler, cebimden masraf ettim, büyük bir para... Onarttım o evi... Huduttaydı... Türk tarafıynan Rum tarafının hududundaydı İskele’de. Sonra Rumlar attı bombaları, evin üstünde böyle bu kadar delikler oldu! Gittik, ablam vardı, size ömür bıraktı... Onların yanına sığındık, ta ki bu yannı geçelim. Bu yanda da ben çile çektim yani... Bu yannı parasız geleydim, böyle yerlerde yatacaktık. Hiç bize bakmadılar... 74’ten sonra hiç bakmadılar bize...

SORU: Kimlerin yaptığını hiç öğrenebildiniz mi?

ZEHRA GÜNEYSEL: Bulunmuş yani, Pileliymişler...Livatyalı’ymışlar, bulunmuşlar – askerlik yaparlardı. Onlar der yani namlular vurdu... Ben şahsen tanımam... Annem babam Pileli’ydi ama biz hiç orada oturmadık yani, biz İskele’de doğduk...

SORU: Herhalde çok zor günler geçirdiniz... Tek başınıza iki çocuk büyüttünüz...

ZEHRA GÜNEYSEL: Kolay olmadı, kolay olmadı kızım... Kolay olmadı... Genç idim, isteyenlerim oldu çok ama evlatçıklarımı hiç istemedim üvey baba eline vereyim. Madem sanatım var da ben da çalışırım dedim, hiç onu düşünmedim... Talihimi gördüm dedim, bir daha onu hiç düşünmedim yani... Çok da iyi ettim... Çok da iyi ettim... Çünkü evlenecektim, daha çocuk olacaktı...

SORU: Yakında kayıp mezarları açılsın diye çalışmalar var... Hiç size bilgi verildi mi kocanız filan yerde gömülüdür, bulundu falan diye?

ZEHRA GÜNEYSEL: Herhangi bir yerden gelmedi... Ama kocamın teyzesinin oğlu vardı Ertoğrul – Barclays Bankası Müdürü’ydü Maraş’ta...

SORU: Onu da aldıydılar, aynı gün.. Veya ertesi gün...

ZEHRA GÜNEYSEL: Evet.. O kayboldu... Gece otururduk, haberleri dinledik ama kocam evde değildi... O duymadı teyzesinin oğlunu da aldıklarını. Ertesi gün gitti, geldiğinde söyleyecektik, söyleyemedik kendini... 71 kişi toplandıydı o gün...

Geldiydi, oturduyduk masaya, böyle yemek yerdik... Dedim kendine “Bilin? Gitmeyesin yarın işe...”

“Bana kalsa gitmem” dedi “ama yolları gözetlerler, bir şey yoksa, gideceyik” dedi... Gene da öyle oldu...

Geçen sene Ertoğrul beyin oğlu geldi, İngiltere’de evlidir... Onda okudu, onda büyüdü o... Öksüz kalınca, yatılı okula verdi annesi onu, İngiltere’ye... Onda okudu. Ve geldi, “Ben ne pahasına olursa olsun, babamın kemiklerini alacam, bu tarafa gömecem” dedi... Bizim da Ayanapa’daymış, ondaymış bizimkiler da. Ama deneme yapacaklar şimdi. Kızkardeşten olurmuş dediler. Tabii çocukları var, oğlu var, kızı var... Ama görümcelerim sağdır... Kan istediler mi kendilerinden? Daha istemediler... İstemediler daha... Verirler yani...

SORU: Siz ister misiniz, kocanızın kemiklerini alıp gömesiniz bu tarafa?

ZEHRA GÜNEYSEL: E isterik ya... Bir mezarını hiç değilsa...

SORU: Siz herşeye rağmen dönebilir diye beklediğiniz oldu mu?

ZEHRA GÜNEYSEL: Yok, ben hiç beklemedim... Ben ilk günden anladım ki bu insanları öldürdüler... Bir rüya gördüm ve bildim böyle olacağını... Ona dedim “İşe gitme” ama işte çıktılar, gittiler... Napalım işte, yazılan yazı bozulmaz...

SORU: Çocucuklarınız şimdi ne yaparlar?

ZEHRA GÜNEYSEL: İyidirler, oğlum bunda BRT’de çalışır, adı Hüseyin Güneysel... Güneysel soyadını 74’ten sonra aldık. Kızımın adı da Mümüş... Belki güzel bir isim değildi ama annemin ismiydi, o çok isterdi... Kocam öldükten sonra onunla yaşadık yıllarca... Annemi ben çok severdim, o da bizi severdi. Annemin ismini koydum. Kızım Lefkoşa’da, Telefon Dairesi’nde çalışır...

SORU: Kocanızla ilgili en güzel anınız hangisidir? Hep hatırladığınız...

ZEHRA GÜNEYSEL: Vallahi nikahlıyken çok çile çektik... Düştü, ayağını kırdıydı, işsiz kaldıydı. Çok zor çektik. Ama evlendikten sonra çok güzel bir yaşantımız vardı... Ben çalışırdım, o çalışırdı, isterdik bir havlı ev yapalım. Uyumluyduk... Çok muhabbetliydik. Annem bizimnan kalırdı, annemi çok severdi... En çok hamur yemeklerini severdi kocam. Annem da çok meraklıydı, devamlı yapardı güveyisi için... Pirohu da yapardı, tatar böreği yapardı, o fırın gatmerlerini, samsıları, da ne yapmazdı... Şimdi ben kalkar otururdum sabahtan, hazıra dikiş dikerdim ya... Ben kalkar otururdum makinaya, onlar anlaşırdı... “Hade gel söyle, nedir eksiği evin, gideyim alayım geleyim” derdi eşim... Annem da, “E ne pişirelim Hasan?” diye sorardı. “Ben bugün filanı isterim” derdi, onun dediği olurdu... Annem da meraklıydı yemeklerine... Çok güzel bir yaşantımız vardı yani... Gavurlar nasip görmedi, napalım? Kendi iyi insandı... Çok iyi insandı kendi... Evine, çocucuklarına çok bağlıydı. Hamile oldum ilk çocuğumu, girer çıkar “Oğlandır!” derdi! Kim sorsa o zaman, “Oğlandır, oğlan!” derdi. “Söyleme da gülecekler sana kız olursa!” derdim... Oğlan oldu çocuğum... Ama evlatçıklarını sevinemedi... Son gece otururdu koltukta, kızım da başladıydı yürüsün, bir yaşında... Bu koltuktan öyle ağır ağır yürüyerek, gitti girdi bacaklarının içine... “Bak” dedi, “ben söylerim oğlan çocuklarını severim ama bu bana kendini sevdirdi!” dedi.. Hakikaten kızım çok sevimliydi...

SORU: Bisikleti var mıydı?

ZEHRA GÜNEYSEL: Bisikleti vardı... Arkadaşlarının arabalarını alırdı, istediğimiz yere giderdik beraber... Kendi da düşünürdü işte bir arabacık alsın.

Köpekçiydi bunlar işte... Arkadaş olurdu İngilizler’nan, lisan bilirdi... İngiliz dermiş kendine Dikelya’da, “O köpeği görün? O köpek kaybolursa, İngiliz hükümeti onu arar! Ama sen kaybolursan, seni aramaz!” dermiş kendine... Gelir bunu bana söylerdi... Hakikaten da oldu yani... O kadar köpeği vardı İngiliz’in, koydu mu da aratsın kendilerini?... Dikelya’ynan Livatya, belki sen bilmen, çok yakın... Çok yakın kalır... Böyle geçen Livatya köyünden da Dikelya hemen çıkar meydana. O kadar yakın... Yollamadı, aramadı kendilerini... Yani bunu İngiliz söylermiş kendine... “Biz çekileceyik bunun içinden” dermiş, “Rumlar’nan Türkler birbirini yesin!...” E oldu, hep bunlar oldu a gızım...

Kaynak:www.hamamboculeri.org ve Yenidüzen, Haziran 2006

 

 

 

 

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1381

Bu Yazıya İlk Yorum Yazan Ol
RSS yorumları

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website