Anasayfa arrow Tarih Araştırmaları arrow Dr.Erbay Kanatlı Eski Larnaka'yı Anlatıyor
Dr.Erbay Kanatlı Eski Larnaka'yı Anlatıyor Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 1
Kötüİyi 
Salı, 09 Ekim 2007

 Sevgül Uludağ

Dr. Erbay Kanatlı, yalnızca eski Larnaka’yı değil, küçük bir çocukken babasıyla çıktığı yolculukları, eski Mağusa limanının ambarlarını, oradaki hammal amcalarını, Leymosun’da mal almaya gittikleri içki fabrikalarındaki kokuları, Girne limanındaki harup ambarlarından yükselen o başdöndürücü harup kokusunu hatırlıyordu... Larnaka’nın sinemalarını, fabrikalarını, sevecen insanlarını, mahallelerini, sokaklarını hatırlıyordu... Alıp bizi çocukluğuna, gençliğine taşıyor, bize artık var olmayan bir başka Kıbrıs’ı gösteriyordu... Belki hüzün tam da buradaydı – artık var olmayan yaşam biçimlerinde, insan ilişkilerinde, o eski samimiyetin yitip gitmiş olmasındaydı hüzün...

Kıbrıs: Anlatılmamış Öyküler...

Sevgül Uludağ

 

 

 

“Musalar sülalesi”nden Larnakalı Dr. Erbay Kanatlı, eski Larnaka’dan hatırladıklarını anlatıyor...

 

(...) Larnaka’yı hatırlamak ve anlatmak, konuştuğum insanlar için o kadar da kolay bir iş değildi... Acı ve tatlı anılarına yolculuk yapıyorlardı – artık var olmayan bir yere gidip, geride neler kaldığına bakıyorlardı... Kendi içlerine doğru bir yolculuk yapıyorlardı – bu da onları doğal olarak hüzünlendirebiliyordu... Larnaka, kimi zaman bir damla gözyaşı, kimi zaman bir koku, kimi zaman insanın boğazında birşeylerin düğümlenmesiydi... Kimi zaman kahkahaydı Larnaka ve neşeli anılardı... Ama tüm bunlar, artık bir daha geri dönülemeyecek bir yerde asılı kalmış, tozlanmış, belki unutulmaya yüz tutmuş anılardı...  Bugünün koşuşturmacası içinde, hatırlanmaya değer olanları bulup çıkarmak, tozlarını alıp tıpkı sevdiğimiz bir bibloyu rafa koyup gözümüzün önünde tutar gibi, bu hatıraları toparlamak, Larnaka’nın anlatılmamış hikayesine bir başlangıç yapmak, ortak bir çabanın ürünüydü... Bu işi, okurlarımızla birlikte yapıyorduk...

 

Şimdi bir başka Larnakalı’nın, “Musalar sülalesi”nden eski milletvekili ve Vadili’nin eski Belediye Başkanı Dr. Erbay Kanatlı’nın, o sevecen balıkçı kasabası Larnaka’ya, eski Mağusa, Girne ve Leymosun’a ilişkin hatıralarını dinleyelim...

O anlattıkça, gözlerine bir hüzün çöküyordu – röportajın kendisi hüzünlü olmasa da, kayıp kokuların, kayıp hatıraların, kayıp insanların peşindeki bu içe dönük yolculuk, sonuçta hüzünlendiriyordu insanı... Dr. Erbay Kanatlı, yalnızca eski Larnaka’yı değil, küçük bir çocukken babasıyla çıktığı yolculukları, eski Mağusa limanının ambarlarını, oradaki hammal amcalarını, Leymosun’da mal almaya gittikleri içki fabrikalarındaki kokuları, Girne limanındaki harup ambarlarından yükselen o başdöndürücü harup kokusunu hatırlıyordu...

Larnaka’nın sinemalarını, fabrikalarını, sevecen insanlarını, mahallelerini, sokaklarını hatırlıyordu... Alıp bizi çocukluğuna, gençliğine taşıyor, bize artık var olmayan bir başka Kıbrıs’ı gösteriyordu... Belki hüzün tam da buradaydı – artık var olmayan yaşam biçimlerinde, insan ilişkilerinde, o eski samimiyetin yitip gitmiş olmasındaydı hüzün...

  

Dr. Erbay Kanatlı’yla röportajımız şöyle:

 

SORU: Erbay Bey, kaç doğumlusunuz?

DR. ERBAY KANATLI: 1946  Larnaka doğumluyum...

 

SORU: Biraz ailenizden söz eder misiniz? Larnakalı mıydılar? Başka bir yerden mi geldiydiler?

DR. ERBAY KANATLI: Babam asıl Larnakalı... Daha doğrusu ailenin bir kısmı Larnaka’da, bir kısmı Larnaka’nın hemen dışındaki Mennoya’da otururdu... Çok büyük bir aile, Musalar sülalesi dedikleri çok büyük bir aile, varlıklı bir aileydiler. Annem Baflı... Babamın adı Kemal Musa... Babamın asıl mesleği şöförlüktü. Çok uzun yıllar taşımacılık yapan Lefkaridi’nin yanında çalıştı... Lefkaridiler, Larnakalı’ydı. Baba Lefkaridi’yi hatırlarım ben – hatta ofisinde, ilk aldığı tahta kasalı otobüsü süsleyip, püsleyip, bakımını yapıp, vitrinde tutardı. “İlk arabamdır” derdi... Çok yaşlı halini hatırlarım ben – ben çocukken de rahmetlik olduydu. İki oğlu vardı, Taki ve Gigi diye. Birisi PETROLİNA’yı kurmuştu yıllar sonra, diğeri de nakliyecilik işletmeciliğindeydi... Nakliyecilik, hem yolcu, hem de yük taşımacılığıydı... Çok büyük bir şirketti, çok varlıklıydılar yani... Annemin adı Cemaliye, o Baflı’ydı, Finike köyündendi. Annem, babası rahmetlik olduktan sonra annesinin yanında kalırdı Lefkoşa’da, babam çalışmaya geldiydi Lefkoşa’ya... Burada tanıştılar, evlendiler, Larnaka’ya yerleştiler. Dediğim gibi ailenin büyük bir kısmı – yani dedem hariç – kardeşleri, kızkardeşleri, büyük halamlar, onların büyükleri, hep Larnaka’daydılar.

 

SORU: Siz kaç kardeşsiniz?

DR. ERBAY KANATLI: Üç kardeşiz. Abim İsfendiyar, ben ve kızkardeşim Nuran.

 

SORU: Nasıl bir çocukluğunuz oldu? Babanız şöförlük yapıyordu... Daha önce bana, sizi de yanında götürdüğünü anlattıydınız...

DR. ERBAY KANATLI: Eskiden geçim zordu... Geçinebilmek için bir iş yetmezdi, birçok iş yapılırdı. İnsanlar gerçekten ezilirdi – biz belki biraz daha iyiydik ama ben eski Larnaka’da hatırlarım, evine ayda bir et alabilen insan bile sayılıydı. Yokluk vardı... Yamalı pantolon giyilirdi – ayakkabının altına pençe yapılırdı, yolda yürürken çakçakçakçak diye sesler gelirdi çünkü altında nalçalar vardı erken bozulmasın diye...

Çocukluğumdan 1950’li yılları hatırlarım, 3-4 yaşımdaykenden de birşeyler hatırlarım da... Çok uslu bir çocuk değildim, oldukça yaramazdım. Annem, “Düz duvara tırmanırdın” der! Her tarafım kesik, yara-bere içindeydi çocukken. Hiperaktif bir çocuktum... Yaramazdım, ele avuca sığmazdım, bunun için çok dayak yerdim – o ayrı dava!... Babam oldukça sinirli bir insandı!...

İlkokul yıllarında, 8-9 yaşından sonra, ortaokul birinci sınıfa kadar babamla beraber gezdim... Her yaz tatilinde işte bu yaramazlıklarım nedeniyle, çok evde kalıp da çok yaramazlık yapmayayım diye, babamla kamyona binerdim, onunla giderdim. Çok özel bir kamyonu vardı Lefkaridi’nin, bir tekti adada, “Bonded” tabir ederlerdi. Kapalı, Gümrük’ten kıymetli mal taşıyan, Gümrük’teyken balmumuyla mühürlenen, alıcıya gittiği zaman gene Gümrük memurunun nezaretinde açılıp boşaltılan, kumaş gibi, çikolata gibi, oyuncak gibi kıymetli eşya taşıyan bir arabaydı.

Ondan sonra Bedford arabalar yeni gelmişti, o arabayı çürüğe çıkardılar, Bedford arabayı verdiler. Talebelik yıllarımda, babamla hep beraber gezdim...

 

SORU: Nerelere giderdiniz?

DR. ERBAY KANATLI: Adanın her tarafına... Düşünün Larnaka’dan çıkardık Mağusa’ya, Mağusa gümrüğünden Lefkoşa’ya, Limasol’a, Baf’a... En çok gittiğimiz yerler iki büyük limandı o zaman – Mağusa ve Limasol... Baf’a gittim, Girne’ye gittim...

 

SORU: Mağusa ve Limasol limanlarından neler hatırlarsınız? Ne kaldı size?

DR. ERBAY KANATLI: Mağusa limanından aklımda kalanlar – pek değişmedi zaten bugün de liman – numaralı hammalları vardı... Kollarında metal numaralar olan hammallar vardı – bunlar daimi hammallardı. Bunların çoğu da Türk’tü, ustabaşısı Türk’tü. Ben oraya her gittiğimde, onlar birşeyler bulurlar buluştururlar, beni memnun edecek birşeyler verirlerdi. Sigaralar gelirdi, onların paketlerine yapıştırılan “Senior Service”lerin bahriyeli resmi olan etiketleri vardı, onlardan tomarla verirlerdi bana oynamak için. Yemiş verirlerdi – yani hoş bir zaman geçirirdim. Girdiğimiz zaman oraya, benim yerim ambarın içiydi, güneşte dolaşmayayım diye... Ambarlar büyük ve yüksek, serin, içinde muhafaza ettiği mala göre hoş kokusu olan yerlerdi...

 

SORU: Mesela hangi kokuları hatırlarsınız oradan?

DR. ERBAY KANATLI: Mesela naftaline benzer kokular hala belleğimde... Bunlar da o sarıldıkları kalın kağıtların kokusuymuş... Sigara kokusunu hatırlarım, ağır nikotin, tütün kokusu... Kumaş kokularını hatırlarım, çikolata vardı mesela... Arabada giderken bile çikolata kokusu rahatsız ederdi adamı, tahrik ederdi yani!...

 

SORU: Cadbury miydi onlar?

DR. ERBAY KANATLI: Başka bir şeydi.. İlk hatırladığım NESTLE’dir.. Tabii, yaz aylarını ben iple çekerdim. Hem gezerdim, hem de belli yerlerde dururduk. Mesela Limasol’a giderken Skarinu Hanı vardı, yüksekte böyle, çok güzel manzarası olan bir vadinin kenarında. Orada öğlen yemeği yemek büyük bir zevkti benim için...

 

SORU: Ahçılar vardı herhalde orada...

DR. ERBAY KANATLI: Evet, bugünkü gibi öyle lüks yemekler değildi, kebaplar falan... Patlıcan, kurufasulya gibi günlük yemekleri yaparlardı. İş aracı olduğu için, yolcu alma yasağı vardı. Bir mazaret, bir gerekçe yoksa eğer, babam kendisinden ve benden başka kimseyi taşıyamazdı. Tabii otobüslerin o zaman sınırlı olması nedeniyle, belli saatlerde otobüsler vardı ama insanların işlerinin belli bir saati olmayabilir. 10’da çıkar, 9’da çıkar yola... İşaret verirlerdi, yoldan alırdık... Rum veya Türk, hiç farketmezdi... Babam müthiş bilirdi Rumca’yı – konuştuğu zaman Rum mudur, Türk müdür, anlaşılmazdı. Gerçekten mükemmeldi lisanı. Limasol’a gidiyorduk varsayalım, o civardaki köylerden birinden alırdık yolcuyu diyelim, “Limasol’da ineceğim” derdi mesela. Adam muhakkak sorardı, “Ne vereceğim?” diye. Babam “Yok” derdi, “ben para almam... Ama sen çocuğa verirsen bir şey, ver...” Adam çıkarırdı bize, yarım şilin verirdi! Ama günün sonunda hiçbir zaman babam, “Paraları ver” demezdi bana. Yarım şilincik, üç kuruşçuk, bir şilincik, bir günde topladığımız para olurdu ve bu bize cazip gelirdi! 50’li yıllarda, bir-iki şilin para kazanmak, kolay iş değildi... Bakınız, enteresan bir şey daha söyleyeyim – Mağusa limanını sordunuz az önce... Ben yıllar sonra Namık Kemal Lisesi’nde okurken, orada tanıdığım abiler, amcalar, o numaralı hammallar, bize Cumartesi-Pazar iş ayarlarlardı... Ki o zaman, 60’lı yıllarda, 25 şilindi gündeliği orada çalışanların. Ve bizden 6-7 kişi alırlardı, Cumartesi günü için, 6-7 kişi de Pazar günü için... Biz yatılı kalıyorduk ve bizi kolluyorlardı... Tabii, ne yapıyorduk? Sadece, başaltında yatıyorduk... Gidiyorduk, bir yukarıda görünüyorduk... Mesela çimento boşaltılacak diyelim, kereste boşaltılacak... Şöyle geminin üstünde bir dolaşıyorduk, halat malat çekiyorduk, ondan sonra o abiler bize diyordu ki, “Hade, siz başaltına...” Başaltı dedikleri, geminin baş tarafında böyle bir boşluk, gölgelik... Kamaraların olduğu bölge... “Siz başaltına” derlerdi, biz gider yatırdık, ta ki düdük çalıncaya kadar, çıkar yemeğimizi yer, gene dinlenirdik ama günün sonunda 25 şilini de peşin alırdık! O zamandan hatırladığım insanlar var... Mesela uzun boylu bir abimiz vardı, babamın da çok iyi arkadaşıydı, adını unuttum... Onu hatırlarım... Boksör’ü hatırlarım...

 

SORU: Leymosun’dan ne hatırlarsınız? Leymosun limanından?

DR. ERBAY KANATLI: Bana göre, Larnaka limanıyla Mağusa limanı, biraz daha cazipti o zaman, Leymosun limanı daha yeniydi, o eski düzen yoktu ve sıkıcı bir limandı. Ama Leymosun’a yaptığımız seferlerin çoğu, KEAN, PEPSİCOLA, bir de kendi ürettikleri kolaları vardı üzüm suyundan, çok enteresandı KEOVİTA... ALFA diye bir gazoz vardı, üzerinde büyük bir A harfi olan... Şarap, bira fabrikaları vardı... Daha ziyade bunlara mal almaya giderdik. Bunların da hemen hemen yarısını, Girne’ye götürürdük. Bugün Girne Yat Limanı dediğimiz, restorantlarımızın olduğu, turistik bölge olan yüksek yerin üzerinde bir sürü büyük büyük ambarlar vardı. Oraya götürürdük, niçin götürürdük, bilmiyorum, orada büyük bir liman da yoktu ama... Oraya giderdik.. Ve oraya yaklaşırkenden, çok hoşuma giden bir koku duyardım – harup kokusu... Çünkü harup ambarları da oradaydı... Mis gibi harup kokusu tutardı ortalığı, gerçekten de müthiş bir koku yani...

 

SORU: Leymosun’dan bir koku kaldı mı size?

DR. ERBAY KANATLI: Şarap ve bira kokusu... Peder hep öyle derdi... Girdiğimizde, biliyorsun malt yapılır, dumanlar, bulutlar vardır... O arpa önce işlenir – çok enteresan bir kokusu vardı oranın. Bazı insanları rahatsız edebilir ama benim hoşuma giderdi. O bira kokusuyla, Hacipavlu’nun fabrikalarına gittiğimizdeki o zivaniyanın ve anglianın kokusu hoş bir kokuydu. Ben içki içmem, hala daha içmem pek ama o kokuyu unutmam hiç... Ve babam hep şaka olsun diye söylerdi: “Bak” derdi, “bu arpa! İşte bunu içip bağıranlar var ya! Bunu afeden eşekler yer anırır, insanlar içer bağırır!” derdi...

 

SORU: Çocukluğunuzun Larnakası’ndan ne hatırlarsınız?

DR. ERBAY KANATLI: Şimdi ben hep üzülürüm – arkadaşlarım sorar, siz de sordunuz geçenlerde, “Larnaka’ya gittin mi” diye, gitmedim. Ki ben, Pergama’da birbuçuk yıl kaldım, ben Pile’ye geçerdim, hatta Pile’de Rum hastalarım da vardı, onlara da bakardım. Özellikle isterlerdi – bir kooperatif şirket katibi vardı – özellikle evine alırdı, bizim kahveye gelmezdi bunlar. Bittikten sonra işim, gelir seslenirdi bana, “Hastalar var” diye. Benim ebem Luricinalı’ydı, çok güzel Rumcası vardı – ben bilmiyorum Rumca – tercümanlık yapardı, orada onlara da bakardık. Rahmetlik Ayşe Ebe’ydi bu... Yanımda çalışır ve tercümanlık yapardı. Hastabakıcının biri de Pileli’ydi zaten, şu anda Artesa’nın sahibinin hanımı. O zaman da gitmedim... Beni bir düğüne davet ettiler, sahilde bir otelde, gitmedim. Gitmeme nedenim başkaydı ama bugün bambaşkadır. Çocukluk ve gençlik yıllarımızın geçtiği, birçok acı-tatlı anılarla dolu, güzel günlerle dolu bir Larnaka’yı bugün görmek istemiyorum çünkü hüzünleneceğimi hissediyorum. O anılar canlanacak...

 

SORU: Veya aradığınızı bulamayacaksınız...

DR. ERBAY KANATLI: Tabii, tabii... Bomboş bir yer... Benim koştuğum, oynadığım, kimse duymasın! kız tavladığımız sokaklarda in-cin top oynuyor, yıkılmış, çoğu viraneye dönmüş evler. Tabii gidenlerin anlattıkları bize. Ama gitmek isterim... Özellikle Kale’nin olduğu yeri; deniz sahilini, doğduğum büyüdüğüm büyükhalamın mahallesini...

 

SORU: Siz nerede oturuyordunuz?

DR. ERBAY KANATLI: Ümmü Haram Sokağı’nda... Ümmü Haram Sokağı, Aylazaro dediğimiz kiliseden Türk mahallesine giden çok uzun bir yol var. Mehmet Ali Efendi Sokak... Mehmet Ali Efendi Sokak, Türk tarafına girdiği zaman ikiye ayrılır... Esas iki ana yola ayrılır... Birisi sağından gidip doğru mezarlığa çıkan, diş fabrikasının olduğu sokağa çıkan, bir de bizim Ümmü Haram Sokağı’na giren yol... Ailenin tamamı orada otururdu yani. Büyükamcalarım, büyükhalalarım...

 

SORU: Evden ne hatırlarsınız?

DR. ERBAY KANATLI: “Sarı Ev” derdik biz, sarı boyalı olduğunu hatırlarım. Karış karış hatırlarım evi tabii. İç avlusu vardı – tipik kasaba eviydi. Yani kapıdan giriyorsunuz, bir hol... Sağda ve solda birer büyük oda.. Bir yuvarlak kemerli camla kapatılmış yer. Dışarı çıkıyorsunuz – iç avlu... Sağında bir yemek odası, sol tarafta mutfak, banyo falan. Ve en kenarda da bir tuvalet... Avlunun ortasında kocaman bir incir, şöyle iri armut kadar incirleri olan, kocaman bir incir... Yenidünya... Çok güzel bir yasemin ağacı, altında bir çeşme... Bana göre çok güzel bir evdi ve biz ona “Sarı Ev” derdik. Bizim “Sarı Evimiz”di o... Annemle babam daha önce başka evlerde de oturmuştu. Babam İkinci Dünya Savaşı’na gittiği zaman, annem babamın halasının yanında kaldı – abim orada doğdu. Ben onları hatırlamıyorum – sadece en son, birkaç yaşındayken, en son oturduğumuz gene bu sokağa komşu bir yerde oturuyorduk. Hatta halayık bir teyze vardı, bulgur köftesi yapardı, onu da hatırlıyorum. Ama adını hatırlamıyorum...

 

SORU: Larnaka esnafından hatırladıklarınız var mı?

DR. ERBAY KANATLI: Larnaka’nın çok güzel bir mozaiği vardı... Bugün Yeni İskele’ye eşim haftada bir defa gidiyor, orada akrabalar var, çocukluk arkadaşlarımız var ama beni çeken bir tarafı kalmadı. Bir yere gittiğiniz zaman, sizi çeken, sizi oraya gitmeye zorlayan veya içinizden bu dürtüyü doğuran şey, o kasabanın, köyün veya şehrin, büyüklüğü veya güzelliği değil. Orada bulacağınız insanlar, insanlarınızdır yani... Maalesef 74’ten sonra Larnaka – İskele bugünkü tabiriyle – yok...  Annemler ilk geldiklerinde Değirmenlik’e yerleştiler. Bir kısmı Alayköy’de, Lapta’da, Yeni İskele’de, Maraş’ta, Girne’de... Yani Larnakalılar, gerçekten atom bombası yemiş gibi darmadağın oldular.

 

SORU: 19 yere yerleştirildiler dedi bana bir Larnakalı...

DR. ERBAY KANATLI: Evet.. O mozaik içerisinde düşünün balıkçılarımızı, ayrancımızı, mahallebicimizi, kalaycımızı... İnsanların uğraştığı, bugün olmayan meslekler vardı, bileyici gibi, ayrancı gibi, dodurmacı gibi, el arabasıyla gezen... Bakır kalaylayanlar vardı, bunların çoğu çingenelerdi, İskele’de oturuyorlardı. Babutsa satanlar, babutsa toplayanlar vardı, balıkçılık yapanlar vardı... Babutsa Mahallesi dediğimiz o meşhur mahallemizde... İnsanları fakirdi, ezilirdi ama hepsi sevecen, mert, dürüst, temiz insanlardı. Biraz kavgacıydılar ama insanları çok güzeldi... Onlar zembil örerdi, hurma dallarından balıkçılar ağlarını koysun diye zembil örerlerdi. Yazın serin almak için yelpaze yaparlardı... O da kalmadı... Şu altında oturduğumuz yasemin var ya, Larnaka’da o yasemini toplamak ve dizmek bir sanattı... Yani o hurma dalları özel açılırdı, yatay yatay bir dikey dizilir, açıldığı zaman bir çiçek gibi olurdu. Kolye halinde yapılırdı... Bugün “İskele Çiçeği” denen bir çiçek var... Daha ziyade deniz sahillerinde büyüyen, yaprakları geniş, “Fitne” dediğimiz, beyaz beyaz çiçek açan – ortası sarı – çok hoş bir çiçek... Larnaka’da çok vardı, ona “Larnaka Çiçeği” derlerdi. Maraş’ta da vardı, yer yer Girne’de de var. Fineyi de dizerlerdi ama o kadar güzel durmazdı fitne, daha ziyade kolye şeklinde dizerlerdi onu... O zamanın bakkalı bir hoştu, balıkçısı bir hoştu...

Gittiğimde çocukluk arkadaşlarımı görmek isterim – mesela İskele’de yok... Geçen günkü konuşmamızda Özdemir’den bahsettiniz bana... Özdemir’le çocukluk ve delikanlılık yıllarımızı geçirdik – ilk terziliğe başladığı zamanlarda kumaşı tersinden değil yüzünden işaretlemeyi bilen, hatta bana diktiği elbisede o taşın çizgileri üstünde duran... Yani ben Özdemir’i İskele’de görmezsem... Veya Turgut... Gagala’nın Turgut’u görmezsem veya bu tip arkadaşlarımı bulamazsam İskele’de, benim işim yok... Ben binaları, evleri görmeye gitmek istemiyorum. Yok mu orada arkadaşım? Var... Zaman zaman da gidiyorum ama şimdi Yeni İskele’ye gitmek istemiyorum, bildiğim, tanıdığım, sevdiğim insanlarım yok... Larnaka’ya da gitmek istemiyorum, o anıları yaşamak istemiyorum... O boş kasabayı görmek istemiyorum. O sevimli balıkçı kasabasını bulamayacağım çünkü...

 

SORU: Onun için gidecek yeriniz yok aslında...

DR. ERBAY KANATLI: Evet... “Vatansız” olduk! Ben Vadili’yi benimsedim yani, 30 yıldır oradayım...

 

SORU: Ama o başka bir şey...

DR. ERBAY KANATLI: Evet, o başka bir şey, bu bambaşka bir şey... Şimdi düşünün, deniz sahilinde, balıkçı kasabası... İşte mavnaları – o zaman liman içeride olduğu için mavnalar vardı... Birkaç büyük işletmecinindi bunlar ki bunlar Türk’tü...

 

SORU: Çünkü o zaman Larnaka’nın rıhtımı yoktu ki gemiler yanaşsın...

DR. ERBAY KANATLI: Rıhtımı yoktu, büyük iskelebaşı vardı... Hala duruyor büyük iskele. Onun üzerine yaklaşırlardı ve oradan vinçlerle kamyona konurdu... Ambarlar hemen yakındaydı, oraya... Mesela deniz nakliyeciliği yapan dubalar vardı... Hüseyin arkadaşımızdı, şimdi büyük oğlu Güzelyurt’ta oturuyor... Dubaları vardı, bir römork çekerdi, gemiye götürürdü, yüklenirlerdi. Yolcuysa gelen eğer, yolcu alır getirirlerdi... Bunlar yok bugün... Biz sahilde otururduk, balıkçıları seyrederdik, ağ örenleri, kürekleri birbirine çatarak bir yer hazırlarlardı, ağı üstüne atarlardı...

 

SORU: Balıkçılardan hatırladığınız tipler var mı?

DR. ERBAY KANATLI: Hatırladığım çok! Mesela Çartli vardı – bizim Mustafa arkadaşımızın eniştesiydi, “Çartli” lakabıydı... Mesela Salih dayımız vardı, “Gagga”... Biliyorsunuz İskele’de iki türlü yaşayan insan vardı – bir hep soyadlarıyla ya da sülale adıyla anılanlar, bir de hep lakaplarıyla anılanlar vardı. Mesela bu son yazdıklarınızda, okuduk sonra anımsar insan, yaşar... Bizim Ayhan’ın da yaptığı şarkı, “Zumbur”la “Minare”... “Minare”, uzun boylu, sinemada bilet kesen, belediyede işleyen bir arkadaştı. “Zumbur” da hurmacıydı. Onu hurmaya çıkarken gördüğünüzde hayret ederdiniz, “Nasıl çıkar bu adam böyle?” diye. Bağlanmadan çıkardı. Bugün o işi insanlar yapmaz, yapamaz da. Ben Tayland’a gittim, Tayland’da özel yetiştirilmiş maymunlar gider toplar hindistancevizlerini veya hurmaları.. Kesinlikle insan çıkmaz, çıkamaz zaten. “Zumbur”, böyle sarıla sarıla çıkardı... Orada dediğim gibi, lakaplarıyla anılan insanlar vardı. Gene bizim mahalleye yakın balıkçılık yapan ve satan Musmul, Kaküllü ve Pırlama vardı... Salih dayımız vardı, “Gagga” dediğimiz... Çok enteresan lakapları olan ve bu lakapla anılan insanlar vardı. Mesela o şarkıcı arkadaşımızın babası, Ali Hindi...

Bir da Larnaka’da Mehmet Ali Efendi Sokak etrafında toparlanan Müderrisoğulları, Kenan’lar vardı – bunlar varlıklı ve kalburüstü ailelerdi... İşte bizim Musalar – lakapla değil de isimle anılanlar... Dahaları vardı böyle. Çok enteresan bir mozaikti – çok canayakın, çok sevecen insanlardı İskeleliler...

 

SORU: Panayırlardan ne hatırlarsınız?

DR. ERBAY KANATLI: İkisini de hatırlarım... Önce İskele Panayırı’yla Larnaka Panayırı tekti... O “Hurmacıklar” dediğimiz yani bizim Kale’den İskele’ye doğru uzanan bölgede deniz panayırı olurdu. Onu hatırlarım... Defalarca giderdik... Rum-Türk karışıktı...

 

SORU: Neler yapardınız orada?

DR. ERBAY KANATLI: Derler ya – Türkiye’de bir tabir vardır – “Piyasa yapmaya çıktı” derler! Yani uzun bir yolda, sağa sola baka baka gitmek anlamına gelir... Öyle uzun bir yolun üstünde, trafiğe kapalı bir yolun üstünde, oyuncakçılar, kobayla oyunlar – numara alırdınız, kobayı bırakırlardı, hangi deliğe girerse, o numara sizdeyse, üstteki hediyeyi kazanırdınız, gösteriler olurdu...

 

SORU: Yiyecek ne vardı?

DR. ERBAY KANATLI: Lokma, şamişi vardı... O sısamlı sucuklar vardı, pastelliler vardı... Bugün var olan herşey vardı orada. Akide şekerleri vardı bastoncuk şeklinde. Mesela bunu her zaman için Larnaka’ya getirip satan, sağır-dilsiz bir adamcık vardı – konuşamazdı... Ama “Üeeüüü” diye bir ses çıkarırdı... Onun adını biz öyle bilirdik çocukken...

1963’ten sonra – zannederim 65-66’daydı, Larnaka’da Türk tarafında da, Re Fadıl’ın Barı dediğimiz yerden Makenzi’ye doğru, İzci Oymağı’nın yerine kadar olan bölgede panayır kurulmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı’nda orada, yeraltında, İngilizler’in telefon kablolarının geçtiği bir yer vardı – oraya kadar biz panayır yapmaya başladık. Bizim panayırımız, Rum tarafında yapılan panayıra göre daha zayıf, sadece bilardolar olan, langırt oynanan, halka atılan, akşamları konserler... Re Fadıl’da oturmak, Aşıkali’de oturup tatlı yemek... Aşıkali İskele’nin en iyi tatlıcısıydı...

 

SORU: O dönemin tatlılarından ne hatırlarsınız?

DR. ERBAY KANATLI: Mesela Aşıkali’nin çok güzel bir tatlısı vardı bu bildiğimiz lokmayla şamişinin dışında... Bizde hurma çok olduğu için, irmikten yapılan ve ortasında da bir “acuva” yani pişmiş, çekirdeği çıkarılmış bir hurma olan bir tatlıydı. “Acuva”, Arapça bir kelimedir zaten, hurmanın pişmişidir... Balçık hurmasının o zamanki söyleyişi... Şimdi “içidolu” var ya, onu düşünün ama biraz daha yumuşağı ve ortasında da bir güzel pişmiş hurma... Çok enfesti!

Bizde Muhammed Suri diye çok zengin bir Arap vardı – evi bizim Türk tarafındaydı, Müslüman olduğu için tabii... Bu adamın, tam bizim Kale’den sonra – ki orası ara bölge olurdu – dükkanı vardı... Bunlar birkaç dükkan bir aradaydı... Şamişi Arap işi deriz ya, bunları yapardı – hurma getirirdi, muz getirirdi, yemişler getirirdi – lokum, şam fıstığı, leblebi gibi...  Muzlar özel kağıtlarda ambalajlanmış biçimde gelir, Muhammed Efendi bunları açardı... İçinden muz salkımlarını alırdı – bunlar alınırken, salkımlardan muzlar kopar, kağıtların içinde kalırdı. Sonra bu kağıtları götürüp İskele’nin dışına, boş bir yere dökerdi... Biz de oraya koşuşur, yüzlerce taze muz toplardık kağıtlar arasından... Muhammed Suri, öyle bir adamdı ki topraktan para çıkarırdı... Evinde şeker kamışı yetiştirir, bunların bir iki boğumunu birkaç kuruşa bize satardı!

Bugüne kadar Larnaka’yla ilgili söyleşilerinizde eski memleketlilerimi bulup konuştuğunuzda, tiplerimizi anlattılar. Haşim Arap’ı, allah rahmet eylesin Hüseyin dayımızı, Kara Hüseyin’i yazılarınızda zikrettiniz. Fakat farkındaysanız eğer iki tabir kullanılıyor: Vezir Arap, Hüseyin Arap, Haşim Arap... Ama Kara Hüseyin... Bir fark var arada... Haşim, araptı ama Hüseyin dayımız “Kara Hüseyin”di... Ton farkı vardı... Hüseyin dayımız, yani Kara Hüseyin dediğimiz, tam böyle zifirikaranlık, kuzguni Arap’tı... Haşim öyle değildi – daha açıktı tonu. Biz İskeliler, deniz falan var, hep kahverengi tenliyiz – Haşim, biraz daha koyu tonluydu ve onun gibi olan bir sürü insan vardı Larnaka’da... Haşim, araptı... Bana da ailem “Erbay arap” derdi mesela – esmer olanlara hep “Arap” derlerdi...

Osmanlı’dan beri ilk ve en önemli limanımız Larnaka’ydı – sürekli duyarız ya Araplar’a kız verildiğini – Larnaka’dan çok insan vardı Beyrut’a, Hayfa’ya, Araplar’ın ülkelerine, şehirlerine giden – birçok kızımız vardı evlenip de giden oralara. Bu Arap ülkelerinden gelenler başlık parası verip satın alırlardı Kıbrıslı kızları... Kıbrıs bunu yoğun olarak yaşadı ve özellikle biz, güney sahilinde olan Larnaka, bunu daha çok yaşadık. Mesela Filistin’e giden vardı, Bağdat’a, Beyrut’a giden vardı... Oradan gelenler vardı. Kıbrıslılar, adalılar hep böyledir zaten, sıcak kanlı, cana yakın, birden bire parlayan, beş dakika sonra vazgeçen, eski muhabbetine dönen insanlardır. Bizde da bu esmer insanlarımız vardı – mesela yazılarınızda rastlamadığım Vezir Arap’ımız var... Bizim mahalledeydi – yıkık, eski bir konak vardı. İç avlusu vardı herhalde çünkü dış duvarları yıkılmıştı. Kocaman bir incir ağacı vardı – onun altında, yarı-yıkık bir yerde yaşadığını hatırlarım. Çok aşırı içki içen, özellikle şarap içen birisiydi. Onunla ilgili enteresan anılarım var benim çünkü bizim evden 30-40 metre mesafedeydi. Gündüz ayıktı tabii – gayet efendi, herkesin hatırını soran birisiydi... Aklımda kaldığına göre, eskilerin söylemesine göre, “Vezir” demelerinin nedeni de o konağın kahyalığını yapardı herhalde ki “Vezir” dediler. Vezir dayımızın en güzel anılarından birisi benim belleğimde kalan, şarapçılığıydı. Ama enteresan bir şarap içiciliği vardı. Eskiden şişeler beyaz ve kahverengiydi... Yani “Arap” ve beyazdı. Arap iki şişe şarap alırdı, bir siyah, bir beyaz, şişeler boşalırdı. O şişeleri birer iple o incir dalına karşılıklı asardı. Ondan sonra onları sallardı, ta ki tokuştursun! O iki şişe birbirine vurduğu zaman eğer siyah şişe, beyaz şişeyi kırarsa, Arap hem içtiği içkiden zevk alır, haz duyardı, hem “Arap beyazı kırdı” diye sevinirdi! Eğer beyaz şişe, siyah şişeyi kırarsa, bütün gece bağırırdı Vezir Arap!

 Kale’nin orada, Kenanlar’ın apartmanı vardı, onun önünde kumsal vardı... Çakıllıktı. Orada bir küçük kulübecik yapmıştı kendine, derme çatma ve orada kalırdı yaz akşamları... Bir gün ayağının rahatsız olduğunu söylediydi, nasırdı herhalde, onu jiletle veya bıçakla, nasıl kestiyse kesti ve deniz suyuna koyardı geçsin diye... Ve ölümüne o neden oldu – belki septisemiden, kangrenden öldü... O şekilde zebil yaşamaktan öldü ama Larnakamızın bana göre unutulmaz tiplerinden biriydi. Nasıl ki Kara Hüseyin’e seslendiğimiz zaman, 50 küsur sene sonra bugün bize verdiği cevap samimi olarak söylerim, hala kulağımdadır – hoş bir ses tonu vardı. “Napan Hüseyin dayı?” dediğimizde, herkese bir tek cevap verirdi: “İyi guzum...” Ama onun söyleyişi bambaşkaydı...

Mesela Haşim... Uzun süre arkadaşlık etmedim ben Haşim’le, 3 seneye yakın mücahitlikte beraber olduk. Voleybol takımı kurduk, futbol takımı kurduk – kalede sorumluluk yaptı... Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu – ayık olduğu zaman ama veya kızmadığı zaman... Herkese saygılı olurdu... İçtiği zaman kendini kontrol edemeyen bir tipti. Ama bana göre Larnaka’nın tipik özelliklerini taşırdı ama aşırı sinirliydi, içki içtiği zaman özellikle... Nitekim ölümüne de bu neden oldu – içki içtiği bir gece oldu ölümü...

Mesela mahallemizde Çavuşiler vardı – çok fakir bir aile. Mesela daha önceki yazınızda anlattığınız Lambirolar vardı, bunlar hemen bizim evin arkasında oturanlardı.

 

SORU: Nasıl hatırlarsınız Lambirolar’ı?

DR. ERBAY KANATLI: Esas benim hatırladığım baba Lambiro’ydu, Hüseyin Lambiro... Dizlikli cepkenli bir kıyafet giyerdi, hep otobüsün en arka koltuğunda otururdu... Otobüs dediğim o tahta kasalardı o zaman köy otobüsleri... Bir tane veya iki taneydi bunlar, Lambirolar’ın... İsmail Dayı’yı hatırlarım, büyük oğlunu. Gerçekten müteşebbis, girişken, sıfırdan kendini yaratmış bir insan olarak hatırlarım. Ondan küçük iki kardeşini, Behri’yle Eşref’i hatırlarım. Bir daha küçükleri vardı, onu hatırlarım. Larnaka’da “Horozcuların Kahvesi” dedikleri bir yer vardı – yani Hindi Horozu dövüşü, Larnaka’da çok popülerdi... Horozcu Kahvesi’nin orada büyük bir bahçe vardı, odacıklar falan vardı, onları kahve olarak kullanırlardı. Büyük bir havuz vardı, nar ağaçları falan. Biraz ilerisinde de diş fabrikası vardı. Sanayide de öndeydi o zaman Larnaka... İşte yağ fabrikaları, sabun fabrikaları, diş fabrikaları falan vardı... Oradan nar kestik – böyle bir zamandı, yaz bitimiydi. Narlar da ham yani, yenecek gibi değildi ama çocukluk... Kestik ve 4-5 arkadaş oturuyoruz. Zannederim bizim Özdemir de vardı o gün... Lambiro kardeşlerin en küçüğünün elinde bir çakı vardı – açtı da, tam oturacakken ben, altıma koydu. Kalçama battı! Biz, yiğitliğe bir şey sürmedik. Evde gece ağrımaya başladı, topallamaya başladık. Allah rahmet eylesin babam Kemal Musa’ya bir şey söylemek mümkün değildi. Haklı bile olsanız, dayak yerdiniz yani... Müthiş sinirli bir insandı. Dayım farketti. Annemle ısrar ettiler, noldu noldu diye, baktılar falan. Dedik ki böyle böyle oldu. Bir santim kadar bir bıçak yarası. Hemen Orhan Müderrisoğlu’na götürdüler – Orhan abi kızdı! İlle polise verecek! Yapma etme dedik, arkadaşımızdır o, şaka olsun diye yaptı falan. Bizim mahallede otururlardı, halamların karşısındaydılar. Orada büyük bir su deposu vardı, “Haznecik” derdik ve kullanılmazdı, bizim oyun yerimizdi – basar ve içine girerdik. Çalışkan, hep ileriye doğru gitmek isteyen bir aileydi... Mesela Eşref, Kale’nin yanında Lambirolar’ın ofisinde yolcu çağırırken hala daha bugün ne kastettiğini bilmiyorum yani... “Şehere da var, Lefkoşa’ya da var” diye çağırırdı. Şeher neresi? Lefkoşa neresi? Hala merak ederim. Acaba suriçini, Sarayönü’nü “Şeher” olarak, Lefkoşa’nın varoşlarını da “Lefkoşa” olarak mı söylerdi? Ama hep böyle çağırırdı. Ve sürekli yardım ederlerdi... Eşref özellikle sinir hastasıydı ama birine bir zararı dokunan bir insan değildi. Sokakta gezer, şakalaşırdı... Mücahitliğe başladığımız yıllarda, mahalleden geçerken seslenirdi – “Bir sigara yaksak?” derdi. Verirdik bir sigara... İki değil, paket de değil, yalnızca bir sigara... Bazan da bir şeye kızdığı zaman, bir şey söylemezdi – yalnız yolda yürürken biriyle karşılaştığında, çok güzel bir lafı vardı... “Alim adam söyle bana!” derdi... Yani biri canını sıktıysa, o artık “alim adam” değildir, sıradan biridir. Ben İskele’de yaşadığım sürece, Eşref’in birisini rahatsız ettiğini duymadım ve görmedim. Behri, daha sinirli, daha saldırgan bir tipti. O evlendiydi da. Kara Mustafalar ailesinden bir kız almıştı, bir de çocuğu olmuştu. Sonra ayrıldılar. Ama o sinirli bir tipti – babasını döven, hastanelik eden bir tip düşün yani... Bazan kaybederdi yani... Uzun süre de hastanede kalırdı zaten... Ben 64’ün başını yaşamadım İskele’de, bilmiyorum çünkü Mağusa’da, Namık Kemal’de yatılı okuyordum ve liseyi bitirdikten sonra Haziran’da döndüm... 64’ten 67’ye kadar askerlik yaptığım dönemde Behri’yi hiç hatırlamıyorum... Olayı da yaşamadığım için bilmiyorum...

Enteresan bir coğrafya vardı orada... Ermeniler de hep oradaydı. Mesela 63’ten sonra bizim mevzilerimizin 1 numara, 2 numara diye isimleri vardı – “Ermeni 1, Ermeni 2, Ermeni 3” mevzilerimiz vardı çünkü Ermeniler hep kaçmıştı – onların evleri de hep hudutta olduğu için, evleri mevzi olmuştu. Orada mesela Mırdıç diye bir pastırmacımız vardı... Türkiye’den gelme bir Ermeni’ydi bu – çok şahane Kıbrıs usulü pastırma da yapardı, Kayseri usulü pastırma da yapardı. Çok güzel de Türkçeleri vardı. Babam bazan akşamüzeri eve geldiğinde “Git, Mırdıç’a söyle, bize iki okka pastırma yapsın” derdi mesela... Giderdik, kapıyı çalardık... Mehmed Ali Efendi Sokağı’nın ortasında – yani bizim rahmetlik Dr. Müderrisoğlu’nun babasının evinin yanında otururlardı... Bizimleydiler yani, bizden ayrılmazlardı. O kapıya gitmek çok hoşumuza giderdi... Bir kere kapıya gidince, mis gibi bir pastırma kokusu gelirdi. İkincisi, çok güzel konuşmaları vardı. Biz kendi aramızda konuşurken “Şurdan, burdan konuşuyorlar” derdik! Çünkü bizim kendimize özgü bir lehçemiz var, bir şivemiz var. Onların tam böyle İstanbul şivesiyle “Şurdan, burdan, çocuğum, tamam evladım” falan demeleri hoş gelirdi bize... Çünkü bizim mahallede böyle laf yoktu – duymazdık.

Enteresan tipler vardı – belleğimde kalan dondurmacımız, ayrancımız vardı... Yazın ayran yapan, kışın salep yapardı. Yazın sulu mahallebi satan, kışın başka bir şey yapardı muhakkak... Bir aile geçindirirdi, çocuk okuturdu – bugünkü gibi çocuklarımızın altında arabalar falan yoktu. Bisiklet bile yoktu. Ben 74’ten önce mesleğe başladım, benim arabam yoktu, iki sene sonra araba sahibi oldum...

 

SORU: Bisikletiniz var mıydı?

DR. ERBAY KANATLI: Vardı, okula giderdim bisikletle... Okula giderken, onunla gitmek zorundaydım... Çünkü Bekirpaşa, Larnaka’nın dışında, Tuzla’yla Larnaka arasında bir yerdeydi. Evkaf’ın olduğu için orası, Evkaf vermiş, okul yapılmış, çok uzaktı Türk mahallesinden. Oraya yaya gitmek mümkün değildi... Dolayısıyla bisikletle gidiyorduk. Mehmed Ali Efendi Sokağı’ndan geliyorduk, Aylazaro Kilisesi’nin yolundan çıkıyorduk yamaç yukarı doğru – orada çocuk bahçesi vardı... Onun yanından devam edip Bekirpaşa’ya gidiyorduk. Hatta geçerken, beni doğurtan ebenin de evi oradaydı, zaman zaman durur seslenirdim... Türkçe bilirdi... Rum bir kadındı, kısa boylu, şişman, tıknazca bir kadındı, adı galiba Marika’ydı... Beni de, benden 5 yaş küçük kızkardeşimi de o doğurtmuştu. Güzel Türkçesi vardı, beyaz saçlı, tonton bir kadıncıktı. Durur seslenir, öyle giderdim...

Ben uzun yıllar İstanbul’da kaldım, Türkiye’nin her tarafını gezdim, Kıbrıs’ı çocukluğumdan beri tanıyorum, bugün de Vadili’de yaşıyorum, 30 yıldır... Benim için Larnaka kadar da kıymetli Vadili bugün... Ama Larnaka’nın insanı gerçekten çok hoş insanlardı – yani hilesi-hurdası, yalanı-dolanı olmayan - belki biraz kavgacı, gürültücü olabiliriz hepimiz de – ama birbirimize çok bağlı insanlardık. Düşünün, öğleden sonra anneniz evde yemek yapıyor, varsayalım ki meşhur Kıbrıs köfteciğini yapıyor. O yokluk zamanında, insanlar kendi kazandıklarıyla ancak geçinirken bile, anneniz sizi çağırıyor ve bir tabak veriyor... İçine 5-6 tane köfte koymuş, bir tabakla da kapatmış. Ve diyor ki “Bunu Zehrabana götür...” veya “Ayşe teyzene götür...” Götürüyorsunuz, veriyorsunuz.. Ertesi gün, o Zehraba veya Ayşe teyze, hiçbir şey olmasa, o tabağa yarım düzine yumurta koyar ve tabak geri gelirdi. Yani böyle bir paylaşım vardı, böyle bir yardımlaşma, dayanışma vardı.

Biz ilk evimizi yaparken – 60’tan önceydi – 20-30 kişi toplandı. O zaman alet yoktu mesela çimentoyu yukarıya çekecek... Raf gibi skaloşa dediğimiz bir şey kurulurdu, bir 20 tane kova gelirdi. Aşağıda yoğuranlar, elden ele çıkan kovalar, dama dökülenler... Kimse para almazdı... Öğleyin bir fırın kebabı getirilirdi, hep beraber yerlerdi... Yani bu imece usulü dediğimiz olay, bugün Kıbrıs’ta yok! Biz savaşta veya savaş öncesinde çok şey kaybettik. Ölenimiz oldu, sakat kalanımız oldu, her savaşta vardır bu... Ama bu acılar zamanla küllenir – Tanrı öyle yarattı, aksi halde hiç kimse buna dayanamazdı... Ama bu savaşların veya bu tip olayların en büyük hastalığı, bozulan toplum... Maalesef biz, o sahip olduğumuz namütenai ganimet paylaşımından, birçok değerlerimizi kaybettik... Eskiden çok titizlikle, sıkı sıkıya sarıldığımız ve övündüğümüz birçok şeyi yitirdik – demin söylediğim gibi bu yardımlaşma, imece, paylaşma, ben toksam komşum aç kalmasın düşüncesi bugün maalesef yok...

 

SORU: Siz Namık Kemal’de okuyordunuz... O zaman Bekir Paşa, yalnızca ortaokul muydu?

DR. ERBAY KANATLI: Evet.. 65’ten sonra lise kuruldu. Larnaka’da içeri girmiştik zaten... Çok büyük bir konak vardı – altı bir sinema salonu kadar büyüktü. Basamaklar vardı, üstte odalar vardı. Orası orta ve lise haline getirildiydi. Abim de, dayım da, Bekir Paşa’da ortaokulu okudu, sonra Namık Kemal’e gittiydi...

 

SORU: Larnaka’da 63’ten sonra giriş-çıkışlar yasaklandıydı... Ondan önce de ayrı mıydı mahalleler?

DR. ERBAY KANATLI: Tarih boyunca Türk ve Rum mahallesi ayrıydı. Giriş-çıkışların yasaklanması 63’ten sonraydı, 64’teydi... Mahalleler tamamen ayrıydı... Bir ara bölge vardı – orası çoğunlukla Ermeniler’di, Türkler de vardı, tek tük Rum da vardı... Ama Ermeniler otururdu oralardı. Kesin bir hudutla ayrılmıştı yani...

 

SORU: Ermeniler niçin kaçtıydı?

DR. ERBAY KANATLI: 63 olayları patlak verirkenden, biliyorsunuz, tarihte çok kötü bir anıları var – doğru veya yanlış, bilmiyoruz. Biz iki milletin sürtüşmesinden oldu diyoruz, onlar kabul etmiyor, soykırım diyorlar. Belki o anılarından dolayı, Türk tarafında kalmak istemediler. Yahudi de vardı birkaç tane bizim mahallede, onlar da kaçtı, onlar da Rum mahallesine gittiler. Mesela Ermeniler’den biri kumaş tüccarıydı... Babam şöförlük yaparken, Mağusa limanından kumaş yüklenirdi arabaya, gelirdik... Tam hudut dediğim yerde, yani Aylazaro kilisesiyle Rum bandabuliyasıyla Türk bandabuliyası ve Evkaf’ın büyük binaları vardı – orada büyük bir dükkanı vardı. Kumaşlar top top indirilirken, bankonun üzerine üç dört tane top atar, yırtardı ve bakardı... Ve beni çağırırdı:

“Gel Erbay, seç, hangisinden isten...” derdi. Mesela ben yeşil tonlarını çok severdim o zaman, “Bundan” derdim... Bir takım elbiselik kupon, bir de tek pantolon...

“Annen ne renk sever?” derdi. “Kahverengi” derdim.. Annem, kahverengi ve bejin tonlarını severdi. “Bu da annene eteklik” derdi.

“Kardeşin var, değil mi?” derdi... “Var” derdim. O zaman daha Nuran yoktu... Abime de bir pantolonluk kumaş keserdi...

Yani çok iyi bir insan, çok güzel Türkçesi olan birisiydi... Adını hatırlayamadım. Çok uzun yıllar geçti – orada hala yaşıyor olsaydık, bu insanların isimlerini kolay kolay unutmazdık. Hatta kendi insanlarımızdan da unuttuğumuz isimler var. Zaman bilgisayar gibi, yenileri alıyor, eskileri atıyor herhalde...

Yani bu ayrılık, bölünmüşlük, eskiden beri vardı. Eskiden Kale’den biraz ileride, Ali Onbaşı’nın kahvesi vardı mesela... Orada iskele başı vardı. O kesilen ağaçtan Rum tarafına doğru küçük bir iskele başı vardı. Denize kazıklar çakılarak, üstüne bir tahta platform yapılarak, gölgelik yapılarak, denizin üstüne oturan bir kahve... Esas bina karşıda, kahve denizin kenarındaydı... O iskele başı yok galiba bugün... Oradan itibaren, Aylazaro kilisesine doğru giden ve Mehmed Ali Efendi sokağına dönen yol bir huduttu. Bu tarafta kimse yoktu. Yani Makenzi’ye doğru ne Türk vardı, ne Rum vardı. Babutsa mahallesinin orada, Re Fadıllar’ı geçince evler biterdi – daha ileride İngiliz zamanında İngiliz’in garantina binası vardı – sarı taştan bir binaydı bu – biz onu polis karakolu yapmıştık. Daha ileride de deri fabrikası vardı. Şimdi, Türk mahallesi dediğimiz bölge, tamamen çevrilmiştir. Ama eskiden yoktu... Şimdi mesela orman yok... Eskiden bizim Kocatepe’nin üstünde bir orman vardı, bu orman taa eski futbol sahasına kadar giderdi. Hatta orada miskinler tekkesi vardı... Bir kiliseydi o... Dolayısıyla tamamen ortadan ikiye bölünmüş, Rum bölgesi Mağusa’ya doğru olan kısım, Türk bölgesi Terazi veya Limasol’a doğru olan kısımdı. Ve orman, bir yol, deniz... Lefkoşa gibi değildi, etrafı çevrilsin Kaymaklısı’yla şusuyla busuyla... Şimdi tabii tamamen bir bütün oldu, etrafı döndü... Orman yerleşim alanı oldu, Makenzi’ye binalar doldu...

 

SORU: Bize Larnaka’daki evinizden söz eder misiniz?

DR. ERBAY KANATLI: Bizim ev Kocatepe ile Ziya Gökalp Sokağı’nı birleştiren köşedeydi. Önde direkli bir ev... Büyük bir arsaydı, babam bir Rum’dan almıştı onu. Evi öne yaptı ve büyük bir ev yapmıştı. Biz onu İngilizler’e kiralardık – hatta ikiye bölündüydü ev ve iki aile otururdu İngilizler ve 15-15, 30 lira kira alırdı babam. Ve biz Larnaka’da başka bir akrabasının küçük evine gitmiştik, orada kalırdık. Ona verirdik 5 lira, biz alırdık 30 lira. Sebebi, benim, abimin, dayımın okul masraflarını karşılayabilmek içindi.

Bilahare babam, sıkıldı, borçlandı, arkaya bir ev daha yaptı çünkü büyük bir arsaydı, birbuçuk arsaydı. Onu yaparken de, o öndeki 4-5 odalı evin iki odasını, o tarafa verdi. İki tane güzel ev olduydu yani. Ben onun temellerini kazdığım günleri unutamam... Temelini kazmışım, betonunu dökmüşüm, her zerresinde emek vermişim, badanasını, boyasını yapmışım – İngilizler otururken onlara gidip ihtiyaçlarını almışım... Yani okula giderken benim arkadaşlarım İngilizce’yi “Yes-No” olarak bilirken, ben halının “carpet” olduğunu, soğanın “onion” olduğunu öğrendiydim... Çünkü bakkaldan istekleri vardı, Kahveci Mehmet amcaya gitmek gerekirdi – kim gidecek? Erbay gidecek, çağırırlardı. Adım onlar için Erbay değildi, “E-boy”du... Öyle çağırırlardı. Gider bakkaldan alış-verişlerini yapardım – tabii buna karşılık da ya bir meyva suyu verirlerdi ya yarım şilin, bir şilin... Bahçeye bakardım, çok güzel çiçeklerimiz vardı, çok güzel sultani üzümlerimiz, Kıbrıslılar’ın eşek eriği dediği formoza eriği vardı... Şimdi ben gideyim o evi göreyim... Bir resmini çekip getirdiler bana, ben o evi tanıyamadım! Ben o evi, öyle bırakmadım ki! O değil ev... Önüne garaj yapmışlar, duvar çekmişler, güzelim akasya ağaçlarını kesmişler, zangalak ağacını kesmişler – çiçekleri ne kadar güzeldir o ağacın, bambaşka bir şey olmuş. Adam arıcılık yapıyor evde diye, bambaşka bir şey yapmış... Gidip görsem bile, artık içinde yaşayamayacağım bir yer. Onun için öyle bir dürtüm yok. Ama gideceğim, gitmeyeceğim değil... Bir gezmeye Göksel’i alarak gitmek isterim... Saatçi Sarkis diye bir adam vardı o zamanlar, onun oğluyla beraber Amerikan Akademi’ye giderlerdi, çok güzel Türkçe bilirdi... Oğlu güneyin en büyük saat tüccarıymış... Göksel istedi, gitmedik, gidemedik... Veya belki oğlum Murat’la giderim...

Larnaka’da herşey mükemmel olmayabilir, bütün İskeleliler mükemmeldir diye bir iddiam da yok... Ben onları İskeleli olarak severim. Başka tiplerimiz de vardı yani... Hoş olmayan tiplerimiz de vardı.

 

SORU: Babanız Kemal Musa nasıl biriydi? Biraz ondan söz eder misiniz?

DR. ERBAY KANATLI: Babam çok enteresan huyları olan bir insandı. Kızdığı zaman hıncını alabilmek için – belki çok kavgacı bir insan değildi yani dövsün falan – çok ender yaptığı şeylerdi bunlar ama müthiş oranda söverdi! Yanında da söverdi, arkasından da söverdi, eve gelir hala devam ederdi! Yani müthiş derecede sinirliydi. Çocukluk yıllarımda, dediğim gibi, haklı bile olsak, dayağı yiyen bizdik! Diyelim ki Mehmet’e bir şey oldu – ama Mehmet bir şey yaptı da Erbay da yaptı – Hayır! Dayağı yiyen Erbay’dı! Özellikle Rumlar’a kızdığı zaman, hatta kendi patronuna bile, Panayiası’ndan, Hristosu’ndan başlardı, söver söver boşalırdı, gelirdi eve, evde devam ederdi! Çok tipik bir adamdı! Bir yolculuğumuzda, hiç unutmam, Lefkoşa’dan çıktık, İskele’ye gidiyoruz. O zamanki arabalarda da ışıkları ayarlayan, ayakta bir şey vardı, şimdiki arabalarda yoktur. Kalın bir pil büyüklüğünde, aşağıda, stop ve benzinin olduğu yerde bir parça... Oraya basardınız, kısa huzmeliler, uzun huzmeliler yanardı... Biz Lefkoşa’dan çıktık, zaten geç kaldık, hava karardı, bizimki söve saya geliyor! Ne Lefkaridi bıraktı, ne babasını bıraktı, ne İsası’nı, ne Musası’nı, hepsine birden girerek geliyoruz! Karşıda bir araba, ışıklar açık, üstümüze gelir... İhtiyar ha bire basar söndürür, duyarım ben, tak tak, tak tak, ışıkları yakar söndürür ama adam böyle ışıkları açık üstümüze gelir. Yavaşladı, kesti yolu. O zaman Lefkoşa-İskele yolu, daracık bir yol... Kesti burnunu yola doğru – durdu adam. Yanında tekerlek değiştirmeye yarayan uzunca bir parça demir vardı, aldı demiri, gitti açtı kapıyı, bir vurdu adamın ayağına! Tabii, Rum bağırmaya başladı avazı çıktığı kadar! Adamın tarak kemikleri kırıldı çünkü! Adama demiş ki “A bilmemne, bundan sonra, gece giderken, bu ayağın aklına gelsin da bas bu şeye!” O kadar acaip bir adamdı...

Lefkaridi’nin iki oğlu vardı dedim – biri Gigi, biri Taki... Taki, Larnaka’nın EOKA lideriydi. Tabii 60-63 arası, Dikelya’dan Türkler de, Rumlar da, silah kaçırırlardı – silah ve askeri ne bulurlarsa, telsiz, silah filan... O, babamın ne olduğunu bilirdi, babam da onun ne olduğunu bilirdi. Ama birbirlerine dokunmazlardı. Yani diyelim ki polişmanlar ayarlardı, keserlerdi teli, biri ambara gider, alacağını alır çıkar, arkadan öbürü girerdi! Yani Rum gider soyar, on dakika sonra, bizimkiler gider başka bir şey alır, çıkarlardı... Bir gün gittik ofise...  Yani Taki ve babam birbirine dokunmazlardı... İkinci Dünya Savaşı’na gidip geldiydi babam, Katırcılar Alayı kurulduydu ya – bunlar nakliyecilerdi, babam da şöfördü... Geldi, yanlarında işe girdi... 63’lere kadar yanlarında çalıştı. Bir işveren olarak – ne kadar da sövse zaman zaman Lefkaridi’ye – memnundu babam, iyi para verirdi, kollardı...

Bir gün iş dönüşü ne olduğunu hatırlamıyorum, babamın kafası bir şeye bozulduydu... Lefkaridi’nin büyük garajı da, Trafik Polisi dediğimiz bir yer vardı, Larnaka’dan çıkarken Limasol’a gitmek üzere, sola dönüyorsun, orada büyük bir garaj yapmıştı, bütün arabalarını hep orada toplardı. Arabaları oraya bırakırdık, bisiklete binerdik ve İskele’ye gelirdik. Lefkaridi, Aylazaro Kilisesi, Mehmet Ali Efendi Sokak, oradan girerdik... Girdi babam, elindeki anahtarları masaya savurdu – Taki de orada oturur. Bağırdı çağırdı, sövdü, neler söylemedi, sıradan geçirdi yani! Meryem Ana’dan girdi, Hristos’tan çıktı! Panayası’na sövdü! Hiçbir şey söylemedi adam, baktı sadece yüzüne! Döndük, bindik bisiklete, eve geldik. Rover arabalar o zaman birkaç taneydi Kıbrıs’ta, bir tanesi de Lefkaridi’nindi... Gece, Rover geldi kapıya – boru çalar. Annem dedi, “Kalk da ustan geldi!” Bir fasıl da orada çekti Lefkaridi’ye! Annem utandı, adam habire boru çalar! Açtı kapıyı, Lefkaridi halini anlatabilecek kadar konuşabilirdi, tek tük... Anneme “Hanım! Kemal anahtarlarını unuttu ofiste! Al da ver kendine!” dedi. Yani “Kafama savurdu!” demedi kendine! “Al ver da yarın aramasın anahtarlarını!” dedi. Annem getirdi, tabii babam uyuyana kadar da fırçaladı. Sabahleyin kalktık, aldı anahtarları, bisiklete binip doğru gittik! Babam 13 yıl oldu öleli...1993’te öldü...

Evimizi İngilizlere kiralayıp da eski bir evde otururken, o mahallede otururken, çok güzel bir anım var. O ikiye bölünmüş bahçeli evde, tavuk beslerdik. Üç-dört tane tavuğumuz vardı ama avlunun diğer tarafında, yani duvarla kesili, viranlık olan diğer tarafta...  Tahta kapıyla geçilirdi, açardık, geçerdik. Orada tavuklarımız vardı ve yerde yatır vaziyette bir küp vardı. Ve küpün içine doğururdu tavuklar yumurtayı... Biz de gider alırdık. Ev de iki katlı, basamaklar dışarıdan. Ben hanaydan iniyorum, tavuğun küpten çıktığını gördüm. Aklıma gelen ilk şey, tavuk yumurtladı da çıktı – gidip yumurtayı alayım oldu... Gittim, elimi küpe soktum, küp dolu. Eğildim, baktım, torbalar falan var... Yumurta da yok. “Haaa” dedim, “tavuk girdi, doğuracak yer bulamadı ve çıktı! Da bunlar ne? Dün burada yoktu bunlar...” Torbayı çektim, dışarı aldım, 1961’di galiba... Torba ağırdı, açtım, baktım ki sten var içinde birkaç tane, bozulmuş vaziyette yani... Dediydim ya, Türkler de, Rumlar da, Dikelya’dan silah kaçırırdı... İngilizler’in meşhur stenleri var ya... Baktım ki bunlar silah! Hemen kapatıp yerine koydum... Bir gün sonra aklıma geldi tekrar, gidip bakayım dedim yerinde dururlar mı... Biz o zaman çocuktuk... Gidip baktım, torba yerinde yoktu...

Bir akşam, kendi evimize geçtiğimiz zaman Kocatepe’ye, sinemadan geldik... Larnaka’da Cennet ve Vatan Sinemaları, hatta oturma yerleri bile insanların belli olan sinemalardı... Cennet Sineması’nın “Loca” bölümü vardı, küçük bir duvarla kesili, basamak basamak... Yani bu “Loca”ya çıktığınızda, “Loca”nın sağında, her Cumartesi kim oturur, belliydi...  Orası ayrılırdı, gelmeseler bile, o bileti öderlerdi... Herkesin oturduğu yerler belliydi. O sinema bir kültürdü – insanlar İngilizce bilmemelerine rağmen, filmi seyrederlerdi... Film bittiğinde kalkıp içeceklerini alırlardı, herkes çok güzel giyinirdi, en güzel kıyafetlerini giyer giderdi... Dağılırken bile hoş bir manzarası vardı. Ben çocukken hatırlarım, Türk sineması yokken, o yıktıkları, bandabuliya dediğimiz yerin yanında Makridis Sineması vardı Rumlar’ın... Haftada veya on günde veya ayda bir, Makridis Sineması, Türkçe film koyardı. Türkiye’den gelen o zaman Mustafa Sağyaşar’lar falan, gelip orada konser verirlerdi. Biz ortaokulda son senemizde bir müsamere yaptıydık, orada yaptıydık, başka yer yoktu... Hatta küçük bir de İngilizce piyes yaptıydık, bir ben oynardım, bir de Sayıştay Başkanı Soner Vehbi, çok sevdiğim birisi, o vardı, Alkın vardı... Düşün, ortaokuldayken İngilizce oyun oynattıydılar bize... Ve o sinemaya giderdik... Makridis vardı, Rex Sineması vardı. Şu anda gümrük binalarının, postanenin olduğu yerin karşısında, daha dururmuş, Rex Sineması vardı. Onun yanında Glazder, fotoğrafçımız vardı. Gerçekten müthiş bir fotoğrafçıydı... Kıbrıs’ın en büyük eczacısı Klunis, bizdeydi. Klunis ya Fransız, ya İtalyan’dı, o yıkılan bandabuliyanın yanındaydı...

Her Cumartesi, başka eğlence yok, sinemaya gidiyorduk. Ve sinemaya çağrı ya basılı bir kağıtla yapılıyor, yahut da tellal gibi birisi gezip, vatandaşı sinemaya davet ediyordu... İki kişi vardı bu işi yapan... Vatan Sineması’nı çağıran başka bir çığırtkandı, Cennet Sineması’nı çağıran, başka birisiydi... Ve saralı bir abimizdi çığırtkanlardan birisi, çok zekiydi, Amerikan Akademi’de okumuş. Adı Şakir’di... Çok zeki bir insandı. On sene evvel sattığınız arabanın plakasını sorun, hatırlardı. Bu kadar çok telefon yoktu ama herkesin telefon numarasını bilirdi. Yani secerenizi okurdu.

Bir gün, bizim mahallede Huriye Hanım Teyzemiz vardı – ve ondan atalarından kalma o eski şamdanlar gibi lambalar vardı, büyük, kocaman karpuz lambalar – hatırlarım, pembeydi camı ve işlemeliydi... Şakir geldi ve onu istedi... Tabii Huriyaba, “Vermem!” dedi... “Çünkü çifttir. Bir şey olur, tek kalır!...”

Verin-vermen, yalvar-yakar, sebebini de söyledi tabii, Huriyaba verdi. Bir gün sonra lambayı getirip teslim etti, o ayrı dava... O gün mahallede bir baktık, bizim Şakir, elinde o lamba yürüyor ve Cennet Sineması’nın çığırtkanlığını yapıyor:

“Bu akşam Cennet Sineması’nda, birinci film, Hindiyalılar bilmem falan filan...”

Bir İngilizce, bir Türkçe film gösterilirdi çünkü... Arkasından,

“Yanıyor muu, Yeşil Köşk’ün Lambasııı?” diyordu... Çok enteresan buluşları vardı davet ederken insanları... Ve o lambayla insanları sinemaya çağırışını hiç unutmam. Çok enteresan.

Gene böyle bir sinema gecesinde, babam gelmedi.. Anneme “Al çocukları git” dedi... Abim yok, ben ve kızkardeşim Nuran... Gittik biz, her zaman oturduğumuz yeri aldık, gördük filmleri, geldik. Eve giriyoruz. Ev, uzun bir beton, kapının girişinde büyük bir ekşi ağacı, giriyorsunuz, bir 10-15 metre gidiyorsunuz ve basamaklarla eve çıkıyorsunuz... Annem önde gitti, kapıyı açtı, Nuran gider.. Ben birinin çağırdığını duydum. Ama isim söylemiyor, sadece “Pssst! Pssst!” diye bir ses. Bir sağa baktım, bir sola baktım, kimse yok! Yürüdüm basamağa doğru, tekrar arkadan çağrıldım, durdum. Tekrar bakarken farkettim – evin üstünde musandra dediğimiz bir yer vardı – tuvaletle banyonun üzerinde musandra dediğimiz bir yeri var... O musandranın da bahçeye bakan bir pencereciği var. Baktım, bir kafa var orada... Yaklaştım, babam! “Gel, gel!” dedi bana... Tabii biz geçerken merdiveni farketmedik, merdiven vardı duvara dayalı. Ben anneme “Babam musandranın deliğinden beni çağırır!” dedim. Annem çıktı baktı, “Tamam” dedi, “ben içeri giriyorum, bak bakalım ne ister!...”

Neysa çıktık yukarı, cehennem kadar sıcak onun içi. Zaten birbuçuk metrelik basık bir yer! Çıktık! Kapı-pencereyi kapattık... Tekrar mumu yaktı. Bir baktım, yedi-sekiz tane kasa... Soğuk katran dediğimiz katran, bir sürü de kağıt... “Bunları kapatacağız” dedi. Katran sürdük kapadık, ama kasalar da ağır! Kasalardan, askeri kasa olduğu belli. Biz o yedi-sekiz kasayı katranladık, paketledik, dizdik, “Hade aşağı!” dedi, indik... Bir hafta on gün sonra, ben Namık Kemal’den geldim... 15 günde bir Larnaka’ya gelirdim Cumartesi, Pazartesi sabah da dönerdim. Geldim, babam bahçede, o ekşi ağacının biraz bu tarafında bir yer var, telle kesili, orada elinde bir guspo, bir da kürek, “Iııhh! Iııhhh!” kazıyor!

“Hayırdır baba!” dedim...

“Garaj yapacağım da buraya...” dedi. “Bu teli kaldıracağım, burada garaj kapısı olacak!”

“İyi, yardım edelim sana” dedik, gittik, soyunduk, geldik... “Sen kaz, ben atayım” dedik... Bir baktık, bizim çukur kazdığımız yer, habire aşağı aşağı gidiyor, yol yapacak yerde! Temel yapacakmış babam, tabii söylemedi da! Neysa kazdık, bir metreye yakın kazdık... “Tamam” dedi babam, “yorulduk, kalsın bu böyle!”

Sonrasını görmedik... Bir gün gene okuldan döndüğümde, “Hade” dedi babam, “şimdi yoğurup buraya beton dökeceyik!”

O kazdığımız yer kapatılmış, toprak var üzerinde, ve biz garaj kapısı gibi, yarısı dışarıdan, yarısı içeriden beton dökeceğiz... Şu kadar beton! Yoğurduk, döktük, yoğurduk, döktük!

63 olayları patlak verdiğinde ve ben 6 ay sonra dönebildim Larnaka’ya, annem anlattı bana...

“O kazdığınız garaj kapısı neydi biliyor musun?” dedi bana annem.

“Neydi?” dedim..

“Çanak” dedi... Silahları gömmek için biliyorsun, çanaklar vardı... Belli yerlerde kurarlardı.

Annem, “Baban” diyor, “bu sefer Lefkaridi’ye veya Nikoli’ye, Ahmet’e, Mehmet’e değil, baban bu sefer kendi kendine söverdi!”

Çünkü olay patlak verdi, bunlar çıkaracaklar, iki tane matsa getirmişler, arkadaşlarıyla beraber, çıkaracaklar. Hepsi da el bombasıymış meğer! Çıkaracaklar, vururlar vururlar, beton kırılmaz! İri iri çakıllar, bol bol çimento kondu, kimse anlamasın!

“Saatlerce uğraştı” diyor annem, “Iııh! Iııh! diye, kendine sövdü, söylendi söylendi!”

Oradaki biri “Be Kemal, dur artık! Olmaz!” demiş... “Buraya, yan tarafına bir çukur kazalım, gerisine... Sonra bulalım...”

Variller koymuş, tahta kapak koymuş, kapatmış... Ve öyle girebildiler çanağa!  Betonu mümkün olmamış kırmak! Sonra çıkarıp eve getirmişler – açmışlar... Annem “Yemyeşil pırıl pırıl bombalardı” diyor... Özellikle rutubetli olan Larnaka’da, toprak da kumluktu, gömdüğümüz çanakların, silahların veya mermilerin çoğu, çalışmaz haldeydi. Rutubetten bozulduydu, namlular karıncalandıydı falan... Dışarı gömdürdükleri, yani Civisil’e, Mormenekşe ovasına falan da gömdülerdi, onlar nisbeten sağlam geldi. Ama Larnaka’da gömülen mermilerin %90’ı patlamadı, nemlendi, berbat oldu. Silahların çoğunun mekanizmaları paslandı, “Karıncalandı” dediğimiz, delik delik oldu... Bozuldu...

“Ama el bombaları fıstık gibi çıktı” diyor babam! Hiçbirşey olmadılar çünkü zaten daha önce tavanarasında katranladık, kağıtladık, katranladık, kağıtladık!  “Ama o gün, ilk defa baban kendi kendine söverdi” diyor annem! “İsa’ya, Musa’ya değil, Lefkaridi’ye değil, kendi kendine girdi çıktı!” diyor...

 

 

SORU: Deniz var mıydı hayatınızda?

DR. ERBAY KANATLI: Tabii, tabii... Çünkü o sahil Makenzi’ye kadar bizimdi, bizim kontrolümüzdeydi. Makenzi’ye Rumlar da gelirdi belki o civar köylerden Mormenekşe civarından... Ama o bölgeye Rumlar girmezdi. Ben hatırlarım, bu Vezir Arap dediğim arabın yıkık viranelik binasının biraz ilerisinde bir Rum evi vardı – tek bir Rum evi vardı mahallede... Larnaka rutubetli olduğu için, biz ormana doğru, Kocatepe’ye çıkmıştık ev yapmak için. Kocatepe’de evimizin yanında bir Rum evi vardı  - bardak boy dediğimiz kısacık boylu bir karı-koca, aynı onlar gibi bir de kızları vardı. 63’e kadar da orada oturdular – bizimle telden selamlaşan, kendi hallerinde, kapalı bir aileydi. 63’ten sonra da ayrılıp gitmişlerdi. Yani Larnaka, Doğu-Batı Berlin gibi ayrıydı... Mağusa da öyleydi... Ama Limasol öyle değildi, Limasol çok karışıktı – bir hudut yoktu, bir yol, bir duvar yoktu ayıran kendilerini...

 

SORU: Siz 1967’ye kadar Larnaka’daydınız...

DR. ERBAY KANATLI: 1967 Mayısı’na kadar kaldım...

 

SORU: O zaman liseyi ne zaman bitirdiydiniz?

DR. ERBAY KANATLI: 1964’ün Haziranı’nda bitirdim. Sonra üçbuçuk sene Larnaka’da mücahitlik yaptım. Başka bir şey yapmazdık. Belli bir miktar para alırdık, 3-3.5 liraydı galiba. İlk altı aylık dönemde mevzide bulunduk. O zaman “Petek” dediğimiz bölük karargahları vardı, orada bulunduk. Son komutan, lise mezunu, üniversiteye gitmeye hazırlanan belli bir kısım genci, değişik görevlerde kullanmak üzere almıştı. Mesela Göksel Refik Saydam, Amerikan Akademi’den “Commercial” bölümünden “Pek İyi” dereceyle mezun olmuştu. 63’te de Vergi Dairesi’nde çalışıyordu. Onu aldı mesela, muhasebeyi, maliyeyi, paraları kontrol edebilmek için... Bizi aldı üç arkadaş, haberleşmeye aldı. O zaman biz telsizcilik yaptık yeraltında, Mors’la haberleşmeyi sağladık. Bazı arkadaşları aldı, başka görevlere koydu. O zaman komutan Turgut Bey’di... İyi saatte olsun, 1967’de Türkiye’ye gittiğimde, geldi buldu beni... Turgut Giray Budak’tı adı...

Bütün sırları, şifreleri çözen de bizdik... Dolayısıyla bize çok güveni vardı. O biz ayrılmadan ayrıldı, başka bir komutan gelmişti. Ayrılmadan bana bir numara bırakmıştı, “Birgün Ankara’ya gelirsen, beni bu numaradan ara” diye... Biz Ankara’ya gittik, Turist Otel’e yerleştik. Oradan taksim edileceğiz – biz İstanbul’a gidecektik, başka yerlere gidecek olanlar vardı. Aklımıza geldi tabii, aldık telefon numarasını, indik, aşağıdaki odacıktan çevirdik telefonu. Karşımıza bir erkek çıktı, “Buyurun” dedi, “Ben falanı arıyorum” dedim. “Kimdir?” dedi... “Ben falanım...” “Kardeşim sen ne aradığını biliyor musun?” dedi... O birkaç dakikalık telefon konuşmasında habire soru sordu, “Kimsin? Nereden geldin? Bu aradığın adam kimdir?” diye sorular sordu – biz bülbül gibi şakıdık tabii! “Yoktur burada böyle biri” dedi, kapattı telefonu... Akşam, tam karşıda bir restorant vardı, fasulye yemeye gittik oraya... Resepsiyonist geldi, “Erbay kim?” dedi. “Benim” dedim. “Misafirin var!” dedi. “Allah allah!” dedim, benim Ankara’da tanıdığım yok ki – aklıma da gelmedi. Bir girdim içeri baktım, Turgut Bey’le karınbiraderi, üniformalı olarak oturuyorlar. Fırladı ayağa Turgut Bey – hiç unutmam, öyle bir selam çaktılar ki! Hoşuma da gitti! Turgut Bey hemen kendisini tanıttı, rütbesini falan söyledi, kurmay, kıdemli falan filan diye. Oturduk, sarıldı, öptü. “Arkadaşları çağır” dedi, bildiği, orada olan arkadaşları çağırdık. Tabii güldü! “Noldu?” dedi, “kızdılar mı sana?”, “Yahu abi” dedim, “adam neredeyse dövecekti beni!”

“Yahu oğlum o aradığın yer, öyle lalettayn bir ofis değildir – senin aradığın Özel Harp Dairesi’ydi!” dedi... “Yani orada, adama kolay kolay bir şey söylemezler ki ama senden istediğini aldı, ona göre bana haber verdi” dedi. Böyle enteresan bir anımız da var – ve orada kaldığımız sürece de, eşi Nuran Hanım’la birlikte bizi eve davet etti, balık yaptılar – Ankara’da Gölbaşı diye bir yer var, orada yemeğe götürdü, gezmeye götürdü arabasıyla... Yani kaldığımız sürece, bizimle ilgilenebildiği kadar ilgilendi. Ayrılırken ben, kendi adresini verdi... Ben ona mesaj atıp adresimi verdim. Bana bir mektup attı – Doğu Anadolu’ya göreve gidiyordu... Sonra da irtibat koptu ama zannederim rahmetlik oldu.

 

SORU: Yani 1967’de üniversiteye gitmek için ayrıldınız Larnaka’dan...

DR. ERBAY KANATLI: 1966’da bir hazırlık başlamıştı. Bizim şehirler arası seyahatimiz mümkün değildi, hele genç olarak hiç mümkün değildi. Ben hatırlarım, Erenköy savaşı bitti, abim Erenköy’deydi ve yaralı olarak helikopterle Lefkoşa’ya getirildi. Haber aldık biz... Biz mesajı okuduk telsizden gelen... Komutana dedik ki “Bu benim abim!”, “Eee?” dedi bana... “Gidip görmek isterim” dedim. “Babam gidemez, eski TMT’ci... Annem hiç çıkamaz, biz gideceğiz...” “Tamam” dedi. O zaman bu işleri yapan Şeker Dayımız vardı – Ahmet Dayı, taksici.... Ahmet Şeker... Şimdi onun kardeşinin oğlu, polis komutanıdır – Erdoğan Şeker... Ahmet Şeker’in bir taksisi vardı, Zephyr veya Zodiac, öyle bir şeydi ve Lefkoşa’ya birkaç kişiyi getirir götürürdü. “Ahmet Dayı, beni götürür müsün Lefkoşa’ya?” dedim, “Götürürüm” dedi. Bana “Bıyığını kes!” demedi!... Biz de arkadaşlara özenip o zaman kedi bıyığı gibi, incecik bir bıyık bıraktıydık... Çıktık, gideceğiz... Barikatta, Lefkoşa’nın girişinde, Rum polisi durdurdu tabii... İndirdi, arabayı ararlar, şilteleri sökerlerdi. “Bu kim?” dedi. Ahmet Dayı, “Bu öğrencidir” dedi. Bir baktı Ahmet Dayı’nın yüzüne, “Sen benimle alay mı ediyorsun?” dedi... “Böyle öğrenci mi olur? Bu askerdir” dedi. Ahmet Dayı “Yok mok!” dedi... Zannederim ikibuçuk saat orada, arabanın üstüne ellerim dayalı, bacaklarım açık vaziyette bekledim. “Dur” dedi bana, “kımıldamayacan!”

Bir defa da köprücük kemiğimi kırmıştım eğitimde, o gün de çok zor çekmiştim girmekte Lefkoşa’ya... Bizde kadın-doğumcu vardı, dahiliyecimiz vardı ama kırık-çıkıkçı yoktu ve Lefkoşa’ya gelmek zorunluluğu vardı. O gün de çok zor çektim ve hatta bir polis subayı geldi ve kızdı oradakilerine... Tabii gene Ahmet Dayımız vardı, o sürerdi. Rum polis subayı beni o vaziyette gördü – askılıydım ve büyük bir ızdırap duyuyordum, müdahale de edilmemişti... Oradaki görevlilere bağırıp çağırmıştı – bana da “Gir arabaya otur sen” demişti. O bile isyan etmişti, olur mu böyle şey diye...

Dediğim gibi, 1966’da bir hazırlık başlamıştı, üniversiteye gidecek olanlar için. Adanın üç yerinde, Limasol, Lefkoşa ve Larnaka’da imtihan açıldı. Yani ilk imtihanla üniversiteye giden biziz... Üniversiteye imtihanla giren ilk grup, bizim gruptur. Üniversiteye giriş sınavı yaptılar. Larnaka-Mağusa, Lefkoşa-Girne ve Limasol-Baf olarak. Bir süre sonra bize birer öğrenci kimliği geldi... Tabii biz hep İstanbul’u yazdık, abim de oradaydı o zaman, Erenköy’den sonra oraya gitti ve asistanlık yapardı Tıbbiye’de. Kendisi zooloji bölümü mezunudur, orada mikrobiyolojide asistanlık yapardı... Tabii yazdığım yerlerden hemen hemen tamamı, mimarlık-mühendislik üzerineydi. Çünkü ben el sanatlarına çok meraklıydım, çok güzel resim yapardım, çizgim iyiydi. Mesela Bankacı Sadreddin Bey, Larnaka’da yeni bir ev yaptırdıydı o zaman ve onun evinin tıpatıp kopyasını yaptıydım kibrit çöplerinden... Ve adam bana 45 Lira verdiydi vereyim de vermediydim. Mükemmel bir şeydi, kırmızı kiremitleriyle, salıncaklarıyla... Çoğu yapardı böyle şeyler ama benim yaptıklarım ölçülüydü... Diyelim ki 3 metreyse yüksekliği duvarın, 3 santim olacak – bu saksı da 30 santimse, bir milim olacak – orantılıydı... İmtihana girdik, bize bir kağıt geldi... İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi! Allah allah dedik! Biz mühendislik, mimarlık, güzel sanatlar yazdık da, Tıp Fakültesi nereden çıktı? Meğer yazmışım! Beş tane hakkımız vardı... Onları yazdıktan sonra, aklıma başka bir şey gelmedi, İstanbul Tıp yazdım! Biz tabii hır-gür etmeye başladık. Dayım Salih Çelebioğlu geldiydi o günlerde bize – aldı beni gitti Lefkoşa’ya. Ali Dinçer Hoca, yani İsmet Kotak’ın abisi, hocamdı Allah rahmet eylesin... Namık Kemal Lisesi’nde öğretmenim ve müdürümdü. Burs Encümeni’ne bakardı Maarif’te, Eğitim Bakanlığı o zaman Maarif’ti... Dayım “Yahu Ali, bu çocuk şikayetçi!” dedi. “Niçin?” dedi. “E Tıbbiye’ye yollamışsınız kendini, o Tıbbiye istemezdi” dedi. Çıkardı dosyayı Ali Dinçer, “Bak” dedi, “Ne yazmış? Tıp Fakültesi...” “Tamam hocam da yani bu en son tercihimdi...”

Namık Kemal’da her zaman duhuliyesiz okuduydum, sadece yurtta kalırdım, onu verirdim. Okulun baş mümessili idim, yurdun baş mümessiliydim, astığım astık, kestiğim kestikti! Bir öğretmen kadar yetkilerim vardı ve çalışkan bir öğrenciydim ama ineklerden değildim... İneklemezdim, dersi dinlerdim, ilgilenirdim, soru sorardım, gider bir saat çalışırdım ve gerçekten mükemmel notlarım vardı. Bu da benim hocam! “Kalkarım döverim seni!” dedi bana! “Niçin hocam?” dedim. “Bak, Kıbrıs üçüncüsü geldin... Mağusa-Larnaka bölgesinde birincisin imtihanda! Dolayısıyla biz en iyi not alanları, istediğimiz okula göndeririz, sizin istediğinize değil! Sen Tıbbiye’ye gidecen! Beğensen de, beğenmesen de gidecen!” dedi.

1967 Mayısı’nda Adana’ya götürüldük, oradan Ankara’ya nakledildik. Ankara’da 21 gün kaldık – 21 gün sonra da, herkes kazandığı okula ve yerine yerleştirildi. 6 seneden sonra da işte, savaştan önce Kıbrıs’a geldik... 1974 Ekimi’ne kadar Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde çalıştım. Sınıf arkadaşım Mustafa Soydan, Larnaka’da doktordu ve 1 Ağustos’ta ayrılacaktı. Allah rahmet eylesin, Dr. Niyazi Manyera da bizi çok seven birisiydi. Beni çağırmıştı, “Erbay, şimdilik burada kal... Mustafa ayrılacak, evin de orada, o zaman oraya gidersin” demişti. Babam 1970’te Belkola’ya geldiydi ve onların yanında çalışırdı. Dayımı da tanırdı Manyera. Yani 1 Ağustos 1974’ten itibaren ben Larnaka’ya tayin edilecektim, kiracıya da haber vermiştik Larnaka’da, rahmetli Kondoz’du kiracımız, evi boşaltsın diye... 13-14 Temmuz 1974’te İskele’deydik – panayırın son haftasıydı... O gece gezdik, dolaştık... Ertesi gün sabahleyin ben Turan Dayı’nın otobüsüne binerek Lefkoşa’ya geldim... Oğlum Murat daha 13-14 aylıktı. Eşime “Sabahın altısında sokaklara düşecek haliniz yok. Her saat başı otobüs var zaten, ne zaman kalkarsanız, o zaman gelirsiniz” dedim... Tabii gelemediler... Orada kaldılar. 3-4 gün kaldılar. Sonra 1 gün için fırsat verildiydi, o panayırcılar, başka evlerine dönecek olanlar dönsün diye, o zaman Lefkoşa’ya döndüler. Benim de işim olmasaydı Larnaka’da kalacaktık yani... Yani benim muhtemel tayinim 1 Ağustos’ta, Larnaka’yaydı – kısmet olmadı.

 

SORU: Demek ki siz Larnaka’yı en son 14 Temmuz’da gördünüz...

DR. ERBAY KANATLI: Evet... Uzaktan gördüm, Pile’den gördüm. Samimi olarak söyleyeyim, iki tane iskelebaşımız vardı – ikisinin arasındaki Makenzi’nin bu tarafındaki sahilin, panayırlardaki yağlı direk yarışmaları, bunlar hep belleğimde...

 

SORU: Yağlı direk yarışması dediğiniz neydi?

DR. ERBAY KANATLI: Bir elektrik direğinin üzerine balık yağı sürerlerdi – ucunda bir bayrak olurdu. Çıplak ayakla o direğin üzerinden sona kadar gidip, bayrağı alıp denize atlayabilen, mükafat kazanırdı. Mümkün değil, çok zordu... Direği denize doğru uzatırlardı yatay vaziyette. Bunun da %60-70 şampiyonu, benim hatırladığım yıllarda, Zumbur’du. Geçen sene rahmetlik oldu. Direkte, hurmada yürümeye alışkın bir adamdı. Onun üstünde, kendine has bir yürüyüşü vardı... Yarışmaların %50-60’ında o bayrağı yakalayıp denize atlayan oydu. Gerçekten İskele’nin bugün dağılmasından, bir araya gelememesinden, aile olarak bu kadar dağınıklığımızdan üzgünüm. Ben bir aile bayramlamaya çıkarsam, bana üç gün değil, bir hafta yetmez. Bütün adayı gezmek lazım. Ben ve benim yeğenlerim – 8 kardeşti babamlar – 72 taneyiz. Bir de düşünün bizim çocuklarımız, üç tane benim, beş tane onun... Yani kocaman bir ordu – büyük bir aile. Dolayısıyla bu hep bir kırıklıktır içimizde...

 

SORU: Niçin yani sizce öyle oldu?

DR. ERBAY KANATLI: Yanlış iskan... Yani bir kırgınlık vardı Larnaka’da zaten. 1970’li yıllarda Larnaka’da ilk seçim olduğunda, “Yeşiller” “Kırmızılar” seçimi olduğunda, bir kırgınlık doğdu. Cemaat Meclisi Asbaşkanlığı yapmış Orhan Müderrisoğlu, bu ülkenin yetiştirdiği en dürüst politikacılardan birisiydi. Seçimi kaybetti, kaybettirildi daha doğrusu. Dolayısıyla Orhan Bey ve Necdet Bey’lerin bir kırgınlığı vardı – bu iki toplum liderinin bir kırgınlığı vardı... 1974’te bu olay olduktan sonra, ikisi de, Larnaka’yla gitmek istemedi. Necdet gitti – ama Orhan Müderrisoğlu, diğer doktor abimiz vardı, adını unuttum şimdi, Zafer Niyazi’nin eniştesiydi... Toplumun yıllarca başını çekmiş insanlar dağıldı. Gitmek istemedi Trikomo’ya... Belli bir kısım da orayı denize yakındır diye istedi – halbuki İskeleliler o zaman ayak direselerdi, Maraş’ın bir bölümü açılıp, yerleştirileceklerdi oraya. O zamanki yönetimde olan bazı kişileri suçlu görürler – isim vermek istemiyorum... “Rehabilitasyondan sorumluydu, istese olurdu” falan gibisinden... Ne zaman ki Larnakalılar’dan bir grup Trikomo’ya gittiler ve Trikomo’yu beğendiler, “Biz burada kalmak isteriz” dediler, o zaman geri kalanı dağıldı. İskeleliler’in yarısı başka başka yerlere dağıldılar. Güzelyurt’tan tutun Kumyalı’ya kadar, Alayköy’den Değirmenlik’e, Girne’ye kadar dağıldılar. Dağılanlar da mesela Hacımusbahlar ailesi, mesela Musalar ailesinden bir halam gitti, bir de küçük amcam gitti. Müderrisoğulları’ndan kimse gitmedi, Tüccar Nazım efendi gitmedi... Yani İskele’nin belli bir kısımı bu işi protesto etti bir anlamda ve Trikomo’ya gitmedi, adanın geri kalan bölümlerine dağıldı. Ama gerçekten imkan olsa, bazı şeyler vardır, insanın hayatında ilkler hiç unutulmaz... Ne olursa olsun, unutulmaz... Bu da bizim hayatımızda bir ilkti, Larnaka... Doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız, sevdiğimiz bir yerdi. Hala daha seviyorum yani... Eğer imkan olsa, deseler ki elinde bir sihirli değnek var, ne yaparsın? İlk yapacağım şey, bütün Larnakalılar’ı, eski Larnaka’ya toplamaktır. Çocukken yaşadığımız o günler... Bugün artık belli bir hayat deneyimi almışız, bir görüşümüz, bir yaşam tarzımız var – zevklerimiz bile değişti. O İskele’de, bu kafayla yaşamak isterdim. Bugünkü Erbay olarak, o İskeleliler’le, Hüseyin Dayım’nan, Lambirolar’nan, Zumbur’nan – o gerçek İskeleli olanlarla birarada yaşamayı isterdim. Babutsa mahallesini gezmek isterdim, zembil örmelerini görmek isterdim, isterdim yani ama maalesef bugün mümkün değil. Çocuklar da dağıldı... İskele için çok kötü oldu yani...

Bu insanları özlüyorum yani, onu söyleyeyim tek kelimeyle... Allah rahmet eylesin ölenlere, kalanlara da sağlık dilerim ama gerçekten o Larnaka’yı ve Larnakalılar’ı özlüyorum. Tekrar imkan olsa da bir arada olsak diye de düşünürüm zaman zaman...

Mesela ben Salih Gagga Dayı’nın ben mücahitken bana sibya yapışını unutamam... Veyahut da Makenzi’ye doğru bir mevzimiz vardı – biz orada gece mevzideyken balıkçılar balığa çıkardı, ağ atarlardı, görürdük kendilerini... Işıklarını her zaman takip etmek isterdik... Onlar döndüğü zaman, barbunları, mercanları, yani ekonomik değeri olan balıkları hurma yapraklarına dizi yaparlardı. Kilo yoktu o zaman, dizi vardı. Mesela beş-altı tane, küçükse on tane dizerler, öyle satarlardı. Onları ayırırlardı, geri kalanları – ki onlar da güzeldi, denizden çıkan her şey güzeldir – mesela sokan balıkları, daha küçük balıkları, getirirlerdi bize, izci kulübemiz vardı orada, mevzimiz oradaydı, oraya bize bırakırlardı. Altay, Menteş, ben, polis Mehmed Ali’nin oğlu, hemen toplardık çalı çırpıyı, odunları, bir ateş yakardık, çöpe dizerdik balıkları, bir ızgara yapardık. Yani o kış gecelerinde, sadece bir dilim ekmek üzerine sürülmüş değil bulaştırılmış Vatan konserve, bunları yediğim günleri özlerim. Bir günü üç dilim ekmekle geçirdiğimiz günleri özlerim. Sigara bulamayıp da asma yaprağı sardığım, bunu babamın içtiği günleri hatırlarım... Çok güzel ama çok kötü günler de geçirdik.  Ama Larnaka’da yaşamak gerçekten güzeldi...

Mesela Katip vardı, gemilere kumanya veren... Çulliler vardı – Berber Çulli – benim kirvemdi babası. Biliyorsun, eskiden sünnetlerde birisi yakalardı bacaklarından, oturturdu kucağına, Şah’ın oğlu bizi sünnet ederken, Çulli Dayı’ydı tutan bizi, ağzımıza lokumu sokan! Sesini kapatasın diye... Yani çok, hatırlanacak isimler var... Herşeyiyle enteresandı, içkicisiyle, tavukçusuyla, horozcusuyla, güreşçisiyle, daha önce bahsettiğiniz Cemmedolar ailesiyle... Mesela Niyazi abiyle yakın otururduk – İngilizler’e evimizi kiraladığımızda, başka bir evde otururduk, eski bir ev, iki katlı kerpiç bir ev... Kocaman da bahçesi vardı – hatta bahçe ikiye bölünmüştü – yıkık olduğu için, geçilmesin diye... Niyazi abiler de bizden, iki-üç ev mesafedeydi. Geçerken herkesin gönlünü alan, hal-hatır soran bir insandı... Çok sinirliydi ama, çok kavgacıydı...

 

SORU: Onlara “Bıçakçı” derlerdi – bu nereden gelirdi?

DR. ERBAY KANATLI: Her kavgaya giriştiklerinde bıçak çekerlerdi... Mesela şu anda Larnaka’da olmayan, bandabuliya dediğimiz yer şu anda yokmuş, yıkılmış, temizlemişler orayı... Bandabuliya dediğimiz belediye pazarı Osmanlı’dan kalmaydı, çok güzeldi, girerdi, bir şey olurdu, kavga ederdi, bandabuliya boşalırdı! Bir tek kişi kalmazdı! Çünkü çekerdi bıçağı, sağa-sola saldırırdı! Şakası yoktu hiç! Herkes korkardı, bulaşmamak için...

Larnaka’da bir de üçüncü iskele vardı, onun tam karşısında garantina binası vardı – İngiliz’in o klasik, sarı taştan binalarından... Onun hemen yanında garantina binasında imha ettiklerini yakmak için bir oda vardı, denize taraf... Onun tam kenarında barsakçılar vardı – barsak işlerlerdi... Deri fabrikası vardı, Klunis vardı ve bir de 63’ten sonra Mücahitler Gazinosu yaptıydık... Gerçekten İskele, sanayi bakımından da çok ileriydi o zamanlardan... Düşünün diş fabrikası... 64’te diş fabrikasına girdiğimiz zaman, Larnaka’nın bütün sokakları diş dolduydu! Milyon değil, milyarlarca diş... Takım halinde, paketlerde... Oyuncaktı çocukların elinde...

Bütün yağ fabrikaları, sabun fabrikası, düğme fabrikası... Bütün benzin depoları oradaydı... Canlılığı vardı yani Larnaka’nın... Sonra bir bir hepsi kapandı, sadece benzin depoları kaldı... Diş fabrikasının biz hayatına son verdik. Onun da işletmecisi zannederim Yahudi’ydi.

O zaman diş fabrikasında İskele’nin güzel kızları çalışırdı... Bizim mahallede çok güzel bir kız vardı, benden büyüktü – o zaman şifon elbise modaları vardı... Giyinip de sokağa çıktı mı zaten herkes bakardı kıza! Adını unuttum... Yani genç kızlar hep diş fabrikasında işlerlerdi, iyi bir kaynaktı, iyi bir gelirdi. Delikanlılarımız, genç kızlarımız, ablalarımız – biz çocuktuk – giyinip kuşanıp giderlerdi oraya... Çünkü temiz bir iş, kirli olmayan bir iş... Temiz giyinip giderlerdi, pırıl pırıl gelirlerdi yani... Onların gidiş gelişleri çok hoş... Aklınıza Cem Karaca’nın o şarkısı gelir – fabrika düdüğüyle ilgili... Bu fabrikaların çoğu Türk mahallesindeydi veya komiserlik binasının, limanın orada idi... Ondan sonra diş fabrikası mevzi oldu, karargah oldu, ama yazık oldu yani – büyük bir ekonomik değer gitti orada.

O günleri hatırlarım – sokaklar diş doluydu... Hani bir pirinç torbası patlar da, farketmezsiniz, gidersiniz, dökülür arkanızdan pirinçler, öyle... Sokaklar, asfaltta diş doluydu – çocuklar dişlerle oynardı... Enteresan bir manzaraydı...

 

YENİDÜZEN Ağustos 2006'da yayınlanmıştır.

 

 
 

Yorum Yaz
  • Lütfen küfür tarzı kelimeler kullanmayalım
İsim:
E-mail
Websiteniz
Başlık:
BBCode:Web AddressEmail AddressBold TextItalic TextUnderlined TextQuoteCodeOpen ListList ItemClose List
Yorum:



Kod:* Code
Bundan sonraki yorumları mail ile almak istemiyorum


İzleme: 1193

Yorumlar (1)
RSS yorumları
1. 04-07-2008 09:36
 
Doktor, eskileri hatırlattığın için sağol. 
İsmail-Londra
Ziyaretçi
 

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4

 
< Önceki   Sonraki >


Serdar Saydam © 2010 - Tüm hakları saklıdır. Hosting & Domain & Website