| Bir Zamanlar Larnaka'da Sosyal Hayat |
|
|
| Çarşamba, 22 Ağustos 2007 | |
|
Serdar Saydam yazıyor Bir zamanlar Larnaka'da renkli sosyal bir hayat vardı. Acaba nasıl bir sosyal hayattı bu? Eğer merak ediyorsanız, gelin hep birlikte 1974 öncesi Larnaka'ya gidelim. Nostaljik bir tur yapalım. Bakalım Larnaka'nın sosyal hayatında neler varmış, neler... Larnaka ya da İskele denince akla ne gelir? Hala Sultan Tekkesi, Tuzgölü, Tuzhane, Su Kemerleri, Kale, Cami, İskelebaşı, Liman ve Lakaplar... Başka? Deniz, balık, hurma, babutsa ve panayır... Yazının en son güncellenme tarihi: 20 haziran, 2008 cuma Bir Zamanlar Larnaka’da Sosyal Hayat Yazan: Serdar Saydam Bir zamanlar Larnaka'da renkli sosyal bir hayat vardı. Acaba nasıl bir sosyal hayattı bu? Eğer merak ediyorsanız, gelin hep birlikte 1974 öncesi Larnaka'ya gidelim. Nostaljik bir tur yapalım. Bakalım Larnaka'nın sosyal hayatında neler varmış, neler... Örneğin, Larnaka ya da İskele denince akla ne gelir? Hala Sultan Tekkesi, Tuzgölü, Tuzhane, Su Kemerleri, Kale, Cami, İskelebaşı, Liman ve Lakaplar... Başka? Deniz, balık, hurma, babutsa ve panayır... Panayırlar Larnaka ya da İskele denince akla gelenlerden biri de deniz panayırlarıdır. Bilindiği gibi çok eski, yüzyıllara dayanan bir panayır geleneği var Larnaka'da. Deniz sahilinde, hurmacıkların olduğu bölgede bir zamanlar Rumlarla Türkler panayırı birlikte yaparlardı. 21 Aralık 1963 'de başlayan olaylar nedeniyle her şeyde olduğu gibi panayır işinde de bu birliktelik bozulmuştu. Rumlar eskiden olduğu gibi haziran ayı içinde "Kadaklizmo" adıyla bu panayırı yapmaya devam ederlerken biz ise panayırsız kalmıştık. Nihayet 1968 yılında Belediye ve Sancaktarlığın işbirliği ile kendi bölgemizde kendi panayırımızı her yıl Temmuz ayında düzenlemeye başladık. 01Temmuz Denizcilik ve Kapotaj Bayramı olarak kutlanmaya başlayan ve sosyal hayatımıza renk katan bu etkinlik yani panayır bir yıl sonra "Larnaka Deniz Festivali" olarak düzenlenmeye başlanmıştı. İki hafta süren Festivalde çeşitli yarışmalar ve eğlenceler düzenlenir, birçok yiyecek ve içeçek satılırdı. Kıbrıslıtürkler arasında Ada'da ilk Güzellik Yarışması da bu festivallerde, Larnaka’da yapılmıştı.
11 Temmuz 1971’de Larnaka Deniz Festivali çerçevesinde yapılan bu ilk güzellik yarışmasını, o yıllarda Halkın Sesi gazetesinin Larnaka muhabirliğini de yaptığım için başından sonuna kadar izleme olanağı bulmuş, haber ve fotoğrafları gazeteye ulaştırmıştım. Yarışmaya katılanların sıra numaralarına göre isimleri ve aldıkları dereceler şöyleydi:
1.Güneş Beyzade (Lefkoşa), 2. İmge Kezban Mehmet (Bülent Günkut’un kızkardeşi) (Larnaka), 3. Sema Salih (Limasol – birinci geldi ve “Kıbrıs Türk Güzeli” ilan edildi), 4. Cemile Mehmet (Lefkoşa), 5. Ayşe İzzet (Lefke), 6. Mebrure Kamil (Larnaka – ikinci güzel – İstanbul’da kadın-doğum doktorluğu yapıyor), 7. Tuncay Mehmet (Limasol), 8. Zerrin İbrahim (Lefkoşa), 9. Gülşen İzzet (Lefke), 10. Nuran Ömer (Lefkoşa – üçüncü güzel – Amerika’da John Hopkins Hastanesi’nde çalışıyor ve kardeşim Akın Saydam’ın eşi), 11. Rima Salih (Limasol), 12. Tülay Caner (Lefkoşa – Gençlik Güzeli seçildi), 13. Pervin Mustafa (Baf – Günümüz Polis Müdürlerinden Pervin Gürler), 14. Fato Hüseyin (Larnaka), 15. Melek Ahmet (Lefkoşa – Festival Güzeli seçildi).
Jüri Başkanlığı’nı 1970 Türkiye Güzellik Kraliçesi Asuman Tuğberk, yarışmanın sunuculuğunu ise Hüseyin Kanatlı yapmıştı. Yarışma Yalçın Sineması’nda yapılmıştı. 11 Temmuz pazar gecesi saat 9.00'da başlayan yarışma sabah saat 03.00 sıralarında sonuçlanmıştı.
Sema Salih birinci, Mebrure Kamil ikinci, Nuran Ömer üçüncü güzel, Melek Ahmet festival, Tülay Caner ise gençlik güzeli seçilmişti.
Aynı gece yapılan Güzel Çocuk Yarışmasında ise kızlarda Yeşim Yağcıoğlu, erkeklerde ise Hüseyin Salih birinci seçilmişlerdi.
Larnaka'da o yıl festivalde ayrıca ilk kez Müzik Toplulukları Yarışması düzenlenmişti. Güzellik Yarışmasından önce, 7 Temmuz 1971, çarşamba akşamı Yalçın Sinemasında yer alan ve yerel müzik gruplarının katıldığı yarışmada Mağusa'dan Motifler birinci, Larnaka'dan Four Lights ikinci, Baf'dan Rintler üçüncü, Lefkoşa'dan Siyah Çocuklar ise dördüncü gelmişti. Yarışmanın sunuculuğunu ünlü bateristlerimizden Ferahzat Gürsoy, jüri başkanlığını ise Maarif Dairesi Müzik Müfettişi Ali Özdemir yapmıştı. Jüride ayrıca Hüseyin Kanatlı, Mustafa Bodamyalı, Erdem Sururi ile Fikret Özgün görev almışlardı. Four Lights müzik topluluğunda Akın, Ahmet, Erol ve Derviş yer almışlardı. Bu yarışmayı da Halkın Sesi muhabiri olarak izlemiş ve haberini yapmıştım. Fotoğrafları ise Turgut Göker çekmişti.
Bu yarışmada birinci gelen Motifler topluluğu ise birinci geldikleri için güzellik yarışmasında da görev almışlardı.
Deniz Panayırının dışında bir de Ay Yorgi Panayırı vardı. Tuzla'da Yangıncıları (itfaiye) geçtikten sonra Lefkoşa'ya giden yolun sağ tarafında yer alan bu tarihi Ay Yorgi kilisesinde panayır yapıldığını hatırlıyorum. Tuzla'daki evimize yakın olduğu için mutlaka bu panayıra giderdik. Köylerde yapılan panayırlara benzerdi. Sucuk, pastelli, sısamlı bidda, kuru yemiş ve birçok yiyeceğin yanı sıra eşekler de alınıp satılırdı. Bu yüzden biz bu panayıra "Eşek Panayırı" diyorduk. Kilisenin yanında ise Rum mezarlığı vardı. Bu mezarlığın yanından geçen ve benzin depolarına kadar giden, İngiliz döneminde yapılan ve "By-pass" diye anılan asfalt bir yol ve bu yol üzerinde "Beylik" dediğimiz veteriner dairesi vardı. Tuzla İlkokulunun karşısında bulunan ve "Harmanlar" diye adlandırılan arazide ise çocuklar futbol oynar, uçurtma uçururlardı.
Sinemalar Hatırladığım kadarı ile Larnaka'da Türklere ait ilk sinema Vatan Sineması idi.1955’li yıllarda Galifaca’da yazlık olarak yapılmıştı. Sinema Veysi Dayı’ya aitti.Daha sonra Cennet Sineması yapılmıştı.Bu sinema da 1959-60 yıllarında açılmıştı. Kışlık ve yazlık olarak yanyana iki ayrı sinema olup Dikili Fatma ile Mirillolar’ın evinin tam karşısındaydılar. Cennet Sinemasının hem yazlık hem de kışlık bölümlerinde gösteri yapmaya, konser vermeye, tiyatro oyunu oynayamaya çok uygun sahneleri vardı. Bu nedenle sinemada filim gösterimi dışıda okul müsamereleri, konser, tiyatro, tören, konferans ve toplantılar gibi sosyal ve kültürel faaliyetlerde yapılıyordu. Nitekim "İlk Sahne" oyuncularının kışlıkta "Yağmurcu" oyununu, Türkiye'den gelen "Dormenler" tiyatrosunun ise yazlık sinemada oyun sahnelediklerini hatırlıyorum. Hem yazlığında hem de kışlığında locası olan modern güzel bir sinemaydı. Yazlık Vatan Sineması ise daha sonra kapanmış, binası ise 1974'de kadar atıl durumda kalmıştı.
Vatan Sinemasının reklamını Deli Hasan, Cennet Sinemasının reklemını ise Deli Şakir yapardı.Bu reklamlar sokak sokak dolaşılarak ve herkesin duyabileceği şeklide bağırarak yapılırdı.Mesela Şakir dayı bisikleti ile dolaşarak hem Türk Cemaat Meclisinin çıkardığı piyango biletlerinden satar hem de "Bu akşam Cennet Sinemasında senenin en muazzam, en heycanlı, en acıklı, en güzel filmi..Baş rollerde Belgin Doruk, Göksel Arsoy... Bayanlara meccani.." diye çağırırdı. Bazen filimleri tanıtıcı, matbaada basılmış el ilanları da evlere dağıtılırdı.Şakir dayı arabaların plaka numaralarını ise ezbere bilirdi.
Larnaka'daki sosyal hayatımızda önemli bir yer tutan Cennet Sineması Hüseyin Usta (Yalçın) ile Mustafa dayı’nın ortaklığında çalıştırılırdı. Sinemanın büfesini Mustafa dayı, eşi İsmet abayla beraber işletir ve çok güzel sandöviç yaparlardı. Hele pastırmalı sandöviçleri soğuk Belkola ile çok nefisti.
Sinemanın dışında ise "arabacıklar"da satış yapan "yemişçiler" vardı. Bunlar leblebi, gunnacık, pasadembo, külahçıklarda kavrulmuş gannavuri, sigara, mezdekili baf sakızı, bendo sakız ile gara sakız satarlardı. Gara sakızı çocuklar çok severdi. İçinden "fotoğrafcık" çıkan sakızlar da vardı. Çocuklar bunları biriktirirdi. Bir de üzerinde "ikbal" yazan ve içinden hediye çıkan yemiş kutuları vardı. "Nereden çıktı ? İkbalden çıktı" sözlerinin kaynağı işte bu yemiş kutularıydı.
Seyyar arabalarda yemiş satanlardan biri, hanımı Şerif aba ile beraber Aslanbacanak (Ahmet), diğeri ise Mustafa dayı (Yahyalar) idi. Satışlarını lüks lambasının ışığında yaparlardı.
Cennet Sinemasında filmleri gösteren usta, Velesbitci Hüseyin dayı idi. Uzun yıllar hem bisiklet tamirciliği hem de bu işi yaptı. Yaşar Aspiri de sinemanın muhtelif işlerini yapanlardandı.
Cennet Sinemasının yan tarafında ise Subaşı Pastanesi vardı. Basdacı Hasan dayı (Subaşı) çok nefis kayık pasta yapardı.
Halkın en büyük eğlencesi görüleceği üzere sinema idi. Hele bayramlarda ve yılbaşında, sinemada yer bulmak mümkün değildi. Bir İngilizce, bir de Türkçe film gösterirlerdi. Çarşambaları ise bayanlara “meccani” (bedava) film gösterilirdi.Bunlar iki tane Türkçe film olurdu. Sinemalarda birinci film bittikten sonra mutlaka dombula (tombala) çekilişi olurdu. Bu çekilişler, gayet heyecanlı geçerdi. Dombulayı çekip numaraları seyyar bir megafonla anons eden Derviş Şeytan'dı. Son numaraları uzatarak söylerdi ve bu da işin içine heyecan katardı...
Sinemalarda Sezer Sezin, Muzaffer Tema, Gülistan Güzey, Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Eşref Kolçak, Belgin Doruk, Göksel Arsoy, Ayhan Işık, Fikret Hakan, Ahmet Mekin, Muhterem Nur, Neriman Köksal, Leyla Sayar, Pervin Par, Nurhan Nur,Turhan Feyzioğlu, Orhan Günşıray, Ekrem Bora, Zeki Müren gibi sanatçıların siyah-beyaz filmlerinin gösterildiğini hatırlıyorum.
Dansözlerde Özcan Tekgül ile Aysel Tanju, komedyenlerden Cilalı İbo, Dümbüllü, Vahi Öz, Mualla Sürer, Öztürk Serengil, Cevat Kurtuluş, Ahmet Tarık Tekçe, Suphi Kaner, iyi adam rollerinde Asım Nipton, Mümtaz Erener, Salih Tozan, Osman Alyanak, Avni Dilligil, Kadir Savun, Reha Yuradakul, Nubar Terziyan, Sami Hazinses, fabrikatör posbıyık baba Hulusi Kentmen, kötü adam rollerinde "Kırmızı pancurlu evimiz olacak" diyerek genç kızları kandıran Önder Somer ile Kenan Pars, kötü baba Atıf Kaptan, kötü patron Turgut Özatay, kavga çıkarıp dayak yiyen Hüseyin Baradan, Danyal Topatan ve Erol Taş, halayık dadı rollerinde Dursune Şirin, marazlı anne rollerinde Şaziye Moral, tonton şişman aşçı Necdet Tosun, "Amca, benim hiç babam olmadı, size baba diyebilir miyim?" diyen çocuk yıldızlar Zeynep Değirmencioğlu (Ayşecik) ile Parla Şenol, kötü kadın rollerinde ise Aliye Rona, Diclehan Baban, Cavidan Dora, Suzan Avcı gibi sanatcıları hatırlıyorum. Daha sonraları ise Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Ediz Hun, Kartal Tibet, İzzet Günay,Tamer Yiğit dönemi filmler gösterilmeye başlanmıştı.
İngilizceler’de ise ağırlık kovboy filmleriydi. Hindiyalı kavboy filimlerinde hindiyalılar yani kızılderililer kötü, beyaz adamlarsa hep iyi idi! Gary Cooper, John Wayne, Clint Eastwood gibi ünlü aktörlerin kavboy filmleri yanı sıra sinemalarda Tarzan ve 007 James Bond filmleri de gösterilmekteydi. Bir de tarihi filmler vardı. Bunlar arasında Charlton Heston’un " Ben Hur" ile "On Emir-Hz.Musa" filimleri aklımda kalanlardan...
O zamanlar sinemaların girişinde belediye memurları görevliydi ve bilet kontrolu yaparlardı. Bu kontrol görevini babamın da belediye memuru olarak uzun yıllar yaptığını hatırlarım. Burada amaç belediye mühürü olan biletlerle sinemaya giriş yapılmasının sağlanmasıydı. Nedeni ise belediyenin “temaşa vergisi” almakta oluşuydu.
Yalçın Sinemasını da 1970'lerde yine Hüseyin Usta (Yalçın) yapmıştı. Kendisi bu sinemayı yapmazdan önce bilindiği gibi Cennet Sinemasının ortağıydı. Bu sinemayı yapınca ortakalıktan ayrılmıştı. Kapalı bir sinema olan Yalçın Sineması’nın, yazın yan taraflarındaki büyük pencereler açılır ve sinemadakilerin serinlemesi sağlanırdı. Sinemada her gece film gösterimi vardı.
Larnaka’nın Rum kesiminde de pek çok sinema vardı. Bunlar da kışlık ve yazlık olarak çalışmaktaydı. Bunlar arasında Rex, Atticon, Palace ile Makrides en ünlüleriydi. Türk tarafında sinema yokken Akroboli'de Rumlara ait Bullinin Sineması'nda ise zaman zaman Türk filimleri gösterilirmiş. Türk filmi gösterdiğinde Bullinin Sineması dolar taşarmış. Rum sinemalarında gösterilen, arkası yarın gibi devamı olan ve "sinehiya" denilen filimler gösterildiğini de babamdan duyardım.
Plajlar ve Eğlence Yerleri Larnakalılar’ın gittiği plajların başında İstanbul Plajı bulunuyordu. Burası mücahitler tarafından çalıştırılıyor ve plaj aynı zamanda lokanta olarak da kullanılıyordu. Burada nişan ve düğün törenleri ile parti ve balolar da yapılırdı. İstanbul Plaj Gazinosu yalnızca yaz aylarında kullanılırdı, kışlığı yoktu..Plajın kamaraları da vardı ve burada insanlar kalabiliyordu. En önemli müşterileri ise Hüseyin Kanatlı idi. Lefkoşa’dan Larnaka’ya gelir, bu kamaralarda kalırdı. Kanatlı, yemeyi, içmeyi seven bir insandı. Mücahit iken, iki sezon bu plajda kasiyerlik yapmıştım.
Larnakalıların bir de Makenzi’si vardı. Bir zamanlara burada Makenzi isimli bir İngilize ait içinde soyunma odaları, duş ve oturma yeri olan bir tesis olduğu için bu sahile zamanla Makenzi ismi verilmiş. Makenzi Plajına bir zamanlar Rumlar da çok gelirmiş. Toplumlararası çatışmalardan dolayı Makenzi Plajındaki bu tesis de bozuldu ve kaderine terkedildi. Bu binanın yıkık dökük halini hatırlarım. Bu bölgedeki mevziye de Makenzi Mevzisi diyorduk.
Makenzi sahili, şimdiki Larnaka Havaalanı’nın da içinde yer aldığı sahildi. 1974'de Lefkoşa Havaalanı savaşta kullanılamaz hale gelince Rumlar bu havaalanını acilen yapmak zorunda kalmışlardı. Bu yer İkinci Dünya şavaşında (Cihan Harbi) İngilizler tarafından havaalanı olarak kullanılmış. Babamın anlattığına göre bu alana İngilizler çok sayıda tahtadan yapılmış savaş uçakları koyup Almanları yanıltıyorlarmış çok uçakları var diye. O zamanlar İngiliz idaresinde olduğu için Alman ve İtalyan uçakları, Kıbrıs'ı da havadan bombalıyormuş. Uçaklar geldiğinde halkı uyarmak için "tehlike boruları" (sirenler) çalarmış. Bu hava saldırıları ve bombalar yüzden, İngiliz İdaresi kasabaları boşaltarak halkı köylere yerleştirmiş. Bizim aile de akrabaları olduğu için Pergama'ya (Beyarmudu köyü) gitmişler. O yılarda çok kıtlık ve yokluk yaşandığı, karne uygulaması yapıldığı aile büyüklerimizce bizlere anlatılırdı. Abim Göksel de bu kıtlık yıllarında, 1943'de dünyaya gelmiş.
Larnaka'da havaalanı olarak kullanılan bu yer daha sonra terkedilmiş; 1960'lı yıllarda ise İngiliz savaş uçaklarının atış talimi yaptıkları alan olarak kullanılmaya başlanmış. Nitekim bu savaş uçaklarından atılan boş fişenkleri yani mermi kovanlarını toplayıp kalaycılara satan insanlarımız vardı. On üç tanesi bir okka gelen bu mermi kovanlarını okkası altı şilinden (300 mils) kalaycılara satarlardı. Halk arasında “Fişenk Toplama” diye adlandırılan bu iş çok tehlikeliydi ve bu tehlikeli işi yaparken yararlanlar da oluyordu. Nitekim bu tehlikeli işi yaparken ağır yaralanan ve ölümün kıyısından dönenlerden biri de Burnusuz Salih'ti.
Burnusuz Salih’in ise Makenzi sahilinde bir "Galifi" vardı. Müşteriden fazla içmesiyle ünlüydü. “Oturun be çocuklar” der, hem servis yapar, hem de içerdi. İçki etkisini gösterince ise oynamaya başlardı ve müşterilerin de kendisiyle beraber oynamasını isterdi.
Tuz İskelesinin yanında, Barsakçı Kemal’ın evi ile Deri Fabrikası arasındaki bölgeye Özkan Tekman da savaş çıkmazdan önce bir restorant açmıştı. Adı Konak'tı. Özkan abi izcilik eğitimi konusunda da önde gelen isimlerdendi. İzcilik faaliyetleri de Larnaka'da oldukça yaygındı.
Çocuk Parkı’nın yanında ise mücahitler tarafından yapılan Damla Gazinosu vardı. Burası daha küçük bir oturma yeriydi. Damla şeklinde bir süs havuzu vardı.
Damla Gazinosu’nun yanında Zümrüt Bar, onun karşısında Re Fadıl’ın Yayla Bar’ı vardı. Onun yanında ise, Aşıkali’nin meşhur lokma ve şamişi yeri vardı.
Kaleye doğru yürüdüğümüzde, yine deniz sahilinde Gençler Birliği Spor Kulübü’nün lokali, hemen ilerisinde ise yine mücahitlere ait Şehir Kulübü vardı. Şehir Kulübü’ne daha fazla entellektüeller takılırdı. Burada da nişan ve düğünler yapılırdı.
Kale’nin karşı tarafında, Evkaf’a ait yeni binalarda ise Kunduracı Mustafa ile oğlu Salih Çizel’e ait (şu anda ünlü ressam) Kal’a Bar vardı. Bu da lokantaydı. Aynı yerde Klavyalı Topal Mehmet Ali’nin Barı da vardı. Az ileride, çarşıya taraf ise Aşçı Hüseyin’in Kaktüs Bar’ı ile daha çok İngilizlere hitap eden Allahkerim'in Barı mevcuttu.
Ayrıca Larnaka kazasına bağlı köylerden Köfünye (Geçitkale)'deki Bebek Bar ile Aytotoro (Boğaziçi) köyünün meyhaneleri ile pulyaları çok meşhurdu.
Görüleceği gibi ortalık "bar" doluydu. Ancak o dönemin barları, şimdiki anlamdaki barlar değildi. Buralarda kebap ve içki servisi yapıldığı için öyle anılırdı ve aileler de buralara giderdi. Yani bunlar kabare, gece kulübü veya diskotek türü eğlence yerleri değildi.
Diğer tanınmış aşçı ve kebapçılar ise, Aşçı Arif (Arif dayının dokuz erkek çocuğu vardı), Aşçı Hasan, Haliloggo (Halil dayı, şiş köfte ve humus uzmanıydı), Cahit Bağdadi (çok esprili bir adamdı ve komutanlar dahil, gelene gidene espri yapardı). Özellikle tabur komutanı ile şakalaşmaya bayılırdı.
Nitekim Bağdadi'nin şaka yaptığı sancaktar yardımcısına, yani tabur komutanı da bir lakap takmayı ihmal etmemiştik. Ona “Capon” diyorduk, çünkü "Japon" tipli bir adamdı ve Eskişehirliydi. Kod adı ise Vecihi idi. Capon Komutan, Larnakalılara iyi uyum sağlamıştı ve sempatikti. Sert bir insan değildi. '74 harekatında ise tank tugay komutanı olarak Adaya gelmiş, daha sonra ise Larnakalı ahbaplarını bulmuştu.
Öte yandan Sancaktar Bozdağ ise çok sert bir komutandı. Nitekim onun döneminde bayrak direği ve yeni mevzi inşaatı nedeniyle BM askerleriyle olay yerinde giriştiği sert tartışmalarda onlara, "Get out asfalta kadar" diye bağırdığı hatırlanmaktadır. Şükrü-Sonay kardeşlerin firarları da o dönemin ilginç olaylarından olup Kaçak Ömer'in kaç defa Rum tarafına kaçıp, kaç defa geri döndüğünü ise hesaplayamadık. Bu trajik-komik olaylar da hafızalarımızda yer etti.
Horoz Güreşi Larnakalılar’ın bir diğer merağı ise horoz güreşleri idi. Horoz güreşlerinde mutlaka bahisler oynanır, bazen de bahis yüzünden kavga da çıkardı. Nitekim Niyazi Cemmedo’nun öldürülmesine, bir horoz güreşinde çıkan kavganın sebep olduğu söylenir. Horoz güreşinin üstadı, Kemal Kuşabbi idi.Tuzlalı olan Kemal Kuşabbi’nin aile lakabının dışında, kendinin de lakabı vardı ve bu da “Güzel Kemal” idi.
Kemal dayının en büyük tutkusu, hindi horozlarını yetiştirme ve güreştirme idi.Onlara çocuğu gibi bakardı.Çok meraklıydı. Horoz güreşleri, genelde Kaymakam’ın Gavesi’nde olurdu. Orada bir meydanlık vardı ve güreş için toprak önce sulanırdı. Sonra daire şeklinde bu alanın etrafına otururlar ve güreşi seyrederlerdi.Horozlar da, bırakır bırakmaz, hemen kapışırlar, kanat çırpar, birbirlerini gagalarlardı.
Kahvehaneler Larnaka'da insanların hoşca vakit geçirdikleri birçok kahvehane vardı."Kaymakam’ın Gavesi" gibi İskele'deki diğer ünlü kahvehanler, aklımda kaldığı kadarıyla şunlardı: Ali Onbaşı’nın Gavesi, Puri’nin Gavesi, Katip’in Gavesi, Cemal'ın Gavesi, Köfteci Ahmet dayının Gavesi vardı. Tuzla'da meydanlıkta, kulüp binası olarakta kullanılan yerde Baba'nın (Ziynettin dayının) Gavesi vardı.
Kahvehanelerde gonga, ıspastra, brefa, pilot gibi kağıt oyunları ile tavla ve dama oyunları oynanırdı. İngilizce öğretmenlerimizden, unutulmaz insan Fikri bey (Fikri Ramadan) ise tam bir dama ustasıydı. Dama oyunu ile ilgili kitap çalışması olduğunu söylerdi. Yasak olmasına rağmen gizlice kumar (poker) oynayanlar da vardı.
Futbol ve Diğer Spor Dalları Okul binaları gibi futbol sahası da Rum kesiminde kaldığı için futbol da oynanamıyor başka spor da yapılamıyordu. Kısacası spor sahası da yoktu. Nihayet ilk Sancaktar Turgut beyin (Turgut Giray Budak) girişimiyle dere ile polisin arasında kalan araziye, yeni bir toprak futbol sahası yapıldı. Önceleri bölükler arası moral maçları yapıldı bu sahada. Bu maçlarda tabur komutanı Binatlı da yer almış, futbol oynamıştı. Binatlı sporu seven bir insandı.
Haluk Garan (Sör) abimiz de bu maçların çoğunu orta hakem olarak idare etmişti. Sör diye hitap edilen Haluk abi lisanslı hakemlerimizdendi. Zaten soyadı olarak da Türkiye'nin ilk futbol hakemlerinden olan Sulhi Garan'ın soyadını almıştı. Çok sevilen bir insandı. Dudağından sigara eksik olmazdı. Kuzeye geçtikten sonra Yeni İskele belediye başkanlığına seçilmişti.
Barikatlar kalktıktan sonra ligler başlayınca Gençler Birliği yukarıda bahsedilen sahada hem antreman hem de maçlar yaptı. 23 Nisan ve 19 Mayıs gösterileri de bu sahada yapılırdı. '74 öncesi ise futbol sahasının olduğu arazi mal sahiplerine geri verilmiş ve burada arsalar açılmıştı. Yeni futbol sahası ise bu kez Diş Fabrikasının yanındaki araziye yapılmıştı.
Gençler Birliğinin futbol maçları da heyecanla izlenirdi. Hakeme kızan taraftarlar ise "Referiye renga" diye bağırırlardı. Orta hakeme "referi" yan hakemlere ise "layızmen" diyorduk. Her iki kelime de İngilizceydi. Gençler Birliğinin maçlarında Mehmet Boğa'nın yaptığı taşkınlıklar ise unutulacak türden değildi.
Larnaka Gençler Birliği Spor Kulübü, 1960-61 sezonunda, İskele'deki Demir Spor ile Tuzla'daki Güneş Spor kulüplerinin birleşmesi sonucu kurulmuştu. Demir Sporun kırmızı-beyaz, Güneş Sporun ise siyah-beyaz renkleri vardı. Birleşme sonucu ise G.B'nin renkleri kırmızı-siyah olarak belirlenmişti. Futbolcularımızı ise sayacak olursak yerimiz dar gelir. Bir başka sefere bu konuyu ayrıca ele alırız.
Hadiseler başlamazdan önce, Türkiye'den Kıbrıs'taki spor kulüplerine tanınmış eski futbolculardan oluşan antrönerler gönderilmişti. Bize yani Larnaka'ya, Gençler Birliğini çalıştırmak üzere Beşiktaşlı ünlü futbolculardan Baba Recep, Recep Adanır, Lefke'ye ise Fenerbahçe'nin ünlü futbolcularından Basri Dirimlili'nin antrenör olarak geldiğini hatırlıyorum. Çarpışmalar patlak verince Kıbrıs'tan ayrılmışlardı.
Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş taraftarlığı o zaman da vardı. Nitekim Türkiye'deki maçları Ankara Radyosundan dinler, gazetelerde çıkan maç yazılarını ise merakla okurduk. Babam Ahmet Refik ise koyu bir Fenerbahçe taraftarıydı. Fenerbahçe'nin eski başkanlarından Faruk Ilgaz ile şahsi dostuluklar kurmuş; onunla ölünceye kadar mektuplaşmıştı. Kıbrıs'ta Fenerbahçe'ye üye olabilmiş ender kişilerden biri olup üyelik kartı halen yanımda yadigar olarak duruyor. Uzun yıllar spor kulüplerinde yöneticilik ve başkanlık yapmıştı. Ayrıca sıkı bir Atatürk ve İsmet Paşa hayranıydı. Her ikisininde çerçeveli büyük boy resimleri evin duvarlarında asılıydı. Zuhuri Mektebinden, Rüştiyeden mezun olduğunu söylerdi. Hem eski Türkçe hem de yeni Türkçe okur yazardı. Çok iyi derecede de Rumca ve İngilizce de bilirdi. Çok faal, çok sosyal bir insandı. Kulüp ve KATAK yararına oynanan bir çok piyeslerde arkadaşları ile birlikte amatör oyuncu olarak rol almıştı.
O zamanlar iddiaya giripte maçı kaybedenlerin kapılarına veya araçlarına "gurtunya" koyarlardı. Gurtunya pis kokulu bir bitkinin dallarıydı. Fenerbahçe yenildiğinde kapıya ve bizim arbaya (Hillmana) gurtunaya koyduklarını hatırlarım. Annem çok sinirlenmişti.
1960'lı yılların başında ise Ömer dayının (Ömer Şakir) organize ettiği Serttaş Spor vardı. Sert-taş Sporda 15-16 yaş grubu gençlerin kendi aralarında futbol maçları yaptıklarını hatırlıyorum. Bu takımda kardeşim Akın ve sınıf arkadaşları da oynuyordu. Çok güzel bir sosyal ve sportif bir faaliyetti. Ancak devam edilemedi. Futbol oynayan çocuklar mücahit oldular. Gençliğinde "Alaman Harbı"na katılan ve Almanlara esir düşen Ömer dayının hayatı ise roman gibiydi. Hatıralarını bize bazen anlatırdı.
Futbol dışında voleybol, yakantop ve pinpon (masa tenisi) de oynanırdı. Fesitivallerde denizde yüzme ve denize dalış yarışmaları; 19 Mayıslarda ise atletizm yarışmalarının düzenlendiğini hatırlarım. Yüzmetre koşu yarışmalarında Hasan Murat (Çifte) hep birinci gelirdi.
Panayırlarda yapılan yağlı direk yarışmaları da bir tür spordu. Yağlı direk yarışmalarını hep Zumbur kazanırdı. Zumbur (Hüseyin) aynı zamanda hurmaya tırmanan ve hurma bakımı yapan en iyi hurmacılardan da birisiydi. Mehmet Güryel, Derviş Bodi gibi kendi imkanları ile halter sporu yapanlar da vardı. Kaza İdare Amirimiz (komiser) Turgut bey (Tahsin) de gençliğinde futbol oynamış, hakemlik yapmış ve tenis oynayan ender insanlarımızdandı.
Savaş durumu nedeniyle, av tüfekleri kullanılamıyor, avcılık ve av sporu yapılamıyordu. Avcılığı çocuklar kuş lastikleri ve mikşalarla serçe avlayarak yapıyorlardı. Kamıştan yapılmış oltalarla balık avlamak ise ayrı bir zevkti.
Çarşı Esnaf ve Zanaatkarları
Tarihi Zuhuri Camisi ve türbesinin olduğu yerde Evkafa ait dükkanlar, Türk Çarşısı vardı. Larnaka Türk Belediyesinin Bandabuliyası da buradaydı. Yolun karşı tarafından ise Rumların dükkanları ve Rum Belediyesinin Bandabuliyası vardı. 1958'de Larnaka Belediyesi Türk ve Rum diye iki ayrılmıştı.Ondan önce belediye ve bandabuliya müşterekti. Ancak 1963'de silahlı çatışmalar başlayınca Türk çarşısını esnaf terketmek zorunda kaldı. Çarşıdaki esnaf Türk mahallesine çekildi. Burada da başka dükkanlar olmadığı için herkes kendi evinin bir odasını zorunlu olarak dükkana çevirmişti. Dükkanların durumu uzun süre böyle devam etmişti.
Hadiselerden sonra ise Sancaktar Turgut bey döneminde küçük bir yerde meyve sebze satışı için yeni bir Belediye Pazarı açılmıştı. Teşkilatın izniyle bu pazarda Rum tarafından alınan sebze ve meyvalar satılıyordu. O günün koşullarında taze sebze ve meyva ihtiyacımız, birçok malda olduğu gibi yine Rum çarşısından karşılanıyordu. Bu yeni açılan belediye pazarında ise manavlık yapan Osman Karamani ile Süleyman Züğürt'ü hatırlıyorum.İki günde bir kavga ederlerdi.
Bakkallardan Hasan Leyla’yı (Giritli), Hasan Fehmi’yi, Bakkal Rifat'ı, Melehat'ı, Halil Fikret’i hatırlıyorum. Halil Fikret, Süleyman Aspiri’yle aynı günlerde tutuklanmış ve sorgulanmıştı. Daha sonra serbest bırakılmıştı.Bir süre daha Larnaka’da bakallık yaptıktan sonra, önce Lefkoşa’ya, daha sonra ise İngiltere’ye gitti. Kahveci Mehmet de bakkallık yapardı. Kahveci Mehmet dayının küfürleri meşhurdu. Bakkaliye olarak ayrıca Faik Nızam'ı, bakkal Cemal dayıyı, Kocatepe'de Uğur Bakkaliyesi ile Mehmetali Efendi Sokağında Mücahitler Kantini vardı.
Rahmetle andığımız bakkallardan Hasan dayı (Giritli) şaka yapmayı çok sever, kendince kelimeler üretir, bu kelimelerle gelene geçene sataşır, gülerdi. Ne anlama geldiğini bilmediğimiz bu kelimelerden aklımda kalanlar ise şunlardır: Konkreba, Şümendihavuz ve Basdigeyit
Bir dönem de, "Gelmeycen?" diye bir söz moda olmuştu... Tıpkı günümüzdeki "Yes be annem" gibi, herkes birbirine "Gelmeycen?" demeye başlamıştı. Bu soruya muhatap olanlar ise "Gelecem amma .... " diye sonu küfürle biten cevaplar verip gülüyorlardı.
Larnaka’nın esnaf-zanaatkarları arasında berberler de vardı. Berber Nuri, Berber Hasan, Berber Selçuk, Berber Baduna, Cahit Çulli, Ahmet Bırışık vardı... Bayanlar için ise Gül Kuaför, Selma Kuaför ile Işın Kuaför vardı.Kuaförlerden önce ise bayanların saçlarına perma yapan permanatcılar vardı.
Terzilerden ise Terzi Ramiz, İnce Belli, Şago, Terzi Mıstık, Terzi Abdullah vardı. Erkek terzilerin yanısıra kadın terziler de evlerde kadınlar için elbise dikerlerdi. Bir çok evde Singer dikiş makinesi zaten vardı.Zekiye hanım gibi kadın terzisi yetiştiren ustalar vardı. Okula gider gibi kızlar usta yanına giderlerdi. Annem de Zekiye hanımın yanında öğrenmiş terziliği. Kenanlar ailesinden Zekiye hanımın, talebeleri ile toplu olarak çekilmiş, anneminde yer aldığı bir fotoğrafı albümlerimizde vardı.
Terzi ustalarının yanında kalfalar ve çıraklar olurdu. Kendi işini kuran genç terziler arasında ise Mehmet Ali (Baysal Dikimevi) ile Hasan Bozkurt (Moda Dikimevi) vardı. Eski ustalarından Terzi Ramiz dayı ise daha sonra bakkallık yapmaya başlamıştı. O günlerde kalın kemer, çan paça pantolun ve uzun yakalı gömlekler modaydı. Kızlarda ise mini etek modası başlamıştı.
Fırıncı ve ekmekcilerimizden ise Muhsinler'i (Muhsin-Halit kardeşler), Osman Taksim'i, Ali Hakkı'yı Baduna'yı, Süleyman Davut'u ve Hüdai'yi hatırlıyorum. Hüdai dayının ise çöreği çok meşhurdu. Akşam üzeri sıcak sıcak fırından çıkardığı, mis gibi tüten, karacoçcolu çörekleri satmaya başlardı. Bisikletin üzerinde, kalenin yanından "Sıcak çörek" diye bağırdığında sesi Makenzi'de duyulurdu. Çok gür sesi vardı.
Rum tarafında da birçok fırın vardı. Bu fırınların birinde "Francolla" denen bir ekmek yapılırdı. Francolla ekmeğini İngilizler çok severdi.
Bir de Helvacılar vardı. Helvacıoğlu ailesi helva ve lokum yapardı. Halil dayı (Helvacıoğlu) babasından kalan bu sanatı sürdürüyordu. Helvacıların atölyesinde ise Cevriye'nin, Ziver ile Cihangir'in çalıştıklarını hatırlıyorum.
Larnaka’nın ünlü kasapları arasında İskele'de Kasap Ahmet, Kasap Mustafa'yı, Tuzla'da Hasan Macila'yı, İbrahim Dede'yi hatırlıyorum. Kasaplık hayvanlar ise belediye kontrolunda, Tuz İskelesinin yanındaki sarı taştan yapılmış Kasaphane'de (mezbaha) kesilirdi. Hayvanları kesen sallaklar da mühimdi. Mesela Soddi, Loggaro ve Serçe... Ya balıkçılarımız. Onlar başka alem... "Kahgüllü-Musmul-Pırlama" üçlüsünü unutmak mümkün mü?
Kasabadaki tek fotoğraf stüdyosu ise Foto Ertan'dı. Ertan abi başta düğün resimleri olmak üzere her türlü fotoğraf ihtiyacımızı profesyonelce karşılıyordu. Rum tarafındaki Alman asıllı fotoğraf ustası Glazner'in de uzun yıllar tüm Larnakalılara hizmet verdiği bilinmektedir.
Kasabamızdaki diğer esnaf-zanaatkarlardan; Hakkı Zabdiye'yi, Beyrutlu Mustafa'yı, Bekirbekir'i, Özçelik'i, Ezzu'yu ve Gecekondu Ticareti, Tenekeci Kamili, Kunduracı Fahri ustayı, Kunduracı Sağır Mehmet'i, Kunduracı Çavuşı'yi, Dubaları, Saraç Cemal'ı, Nazım dayıyı, Okyay'ı, Hasan Dellal'ı, Kardeşim'i, Sütcü Ali'yi, inşaat malzemesi satan Mirilloları yani "Hüseyin Ali ve Hüseyin Yusuf Ticarethanesi", Radiyocu Sadi Golo'yu, diğer Radiyocu Salahi'yi, Demirci İbrahimi, Ütücü Ali Cevat'ı, Pileli Ekrem'in Yüksel Kuru Temizlemevi'ni, Süleyman'ın Atlas Seyahat Acentesini, Sait M. Yahyalar'a ait Samuya'yı, Merih Ticareti, Erol Tuhafiye'yi, Benzinci Sadığı, Tüccar Aliye Hanımı, Hacıvatın Afet abayı, Düğmeci Nemikaba'yı, Kelebek Ticaret'i, inşaat malzemeleri satan Mustafa Turgut Lefkonuklu'yu, Demirci Fevzi ustayı, hırdavatcı Kamil Ferhat'ı, dülger Bafidi Mehmet'i, boyacıları, mozaikcileri, yorgancıları (Mustafa Hindiyano, Yorgancı Hasan, Hilmi usta, Çengel...), mobilya ustaları (Kemal Taner, Mehmet Eray, Zekai Ferhat, Cevdet'i...), döşemecileri (Celal usta, Gız Mehmet) ve yapıcı ustalarını (Hüseyin usta, Muammer usta, Mustafa usta, Hasan usta, Eren usta, Yalançı Mehmet), hasır iskemle yapan Süleyman-Tahir kardeşleri, Sabri Umay'ı ve Ufuk Ticareti, Semih'i, Tuzla'da Aşçı Mehmet, Aşçı Hasan, Berber Rasıh Bada'yı, Tuzla "Mükdar"ı bakkal Mehmet Efendi'yi, Tuzla'da motorcuğunun üzerinde dimdik giden bahçeleri ile ünlü İsmail Efendi'yi, Tuzla Camisinin imamı Deli Muhammed'i hatırlıyorum.
Beyrutlu Mustafa dayı ise 29 Ekim Cımhuriyet Bayramlarında evinin önündeki yolun içine Türkiye'dekilerine benzer ışıklı, gösterişli büyük bir "zafer takı" yaptırırdı.
Seyyar Satıcılar Çarşı esnafı olarak seyyar satıcılarımız da vardı. Aslanbacanak gibi seyyar satıcılarımız arasında, hepsini rahmetle andığım, Beyazi, güllü muhallebi satardı... Beyazi'nin (Yusuf) muhallebisi çok güzeldi. Curci dayının (Hasan Curcioğlu) limonatası meşhurdu... O, buna “leymonadda” derdi...Curci dayı yazları leymonadda, kışları ise salep satardı. Arpacık’ın (Ahmet dayı) ayranı meşhurdu. Bir de zerzavatçı Garip dayı (Ahmet) vardı... Babam ona "Darakse terelleli" diye çağırır, o da "Darakse "diye cevap verirdi. "Ağlayın be çocukalar dondurmacı geldi" diyerek dondurma satan İbrahim Kasım'ı, seyyar gazete satıcısı Nihat ile seyyar piyango bileti satıcısı Şakir dayıyı, çocuklar için baston şekeri satan sağırdilsiz "Üveci"yi (satış yaparken "üve"diye bağırdığı için kendisine Üveci diyorduk), Tatlıcı Enver dayının muhallebilerini, tatlılarını, mesela şamalilerini (galonbramalarını), bayram yerlerinde veya panayırlarda pamuk şekeri satan Gıral'ı (Hüseyin dayıyı), hurma yaprağından yapılan iplerin üzerine dizilen balıkları satan Gamatları bu vesile ile hatırlamış olalım.
Bilindiği gibi Tatlıcı Enver olarak iki kişi vardı. Bir tanesi yukarıda değindiğimiz arabacıkta satış yapan Enver dayı (74'te şehit oldu) ile diğeri dükkanın da tatlı satışı yapan Yüksel'in babası Enver dayı. O da güzel tatlılar yapardı. "Acuva" tatlısını acaba o mu yapıyordu, unuttum. Çullilerin babası İsmail dayı da sinilerde tatlı yapıp satardı. İsmail dayı ayrıca sünnetlerde kirvelikte yapardı. Omuzunda bir peşkir, çocuğu kucağında kesilmeye hazır tutardı. Çocuk bağırdığında ise ağzına lokum koyarlardı. Sünnetcilerin şahı ise hepimizi sünnet eden rahmetli Kemal Şah'tı. Kemal Şah Leymosunluydu. Bizde sünnetci yoktu.
Seyyar satış yapanların arasında "lambasuyucular" da vardı. Lambasuyu tüketimi yüksek olduğu için evlere satış yapılırdı. Bu işi İskele'de Ali İsmet, Tuzla'da ise Derviş dayı (Hamza) yapardı. Katırların çektiği lambasuyu arabaları vardı. Bu arabalar silindir şeklindeki lambasuyu dolu tankeri taşırdı. Sarı renkli bu tankerin üzerinde ise kırmızı harflerle "Shell" yazardı.Tankerin arkasındaki çeşmeden tenekeye lambasuyu doldurulurdu. Tenekenin ise ölçüsü vardı. Daha sonra bu iş de tarihe karıştı. Artık sokaklarda "Lambasuyucu geldi" diye çağıran yok.
"Şişeci geldi...Eski şişe alırık" diye çağıran ve mahalle mahalle dolaşıp eski şişe toplayan "şişeciler" de vardı. Aslanbacanak da şişe toplayanlardandı. Çocukken eski şişe verip kendisinden yemiş alırdık.
Bir de Tuzlalı Hüseyin Dandana vardı. Çok uzun boylu olduğu için kendisine Dandana lakabı takılmıştı. Oğlu Rifat'a da Dandana derlerdi. Hüseyin dayı, kış aylarında Bekirpaşa su kemerlerinin bulunduğu bölgeden topladığı hoş kokulu bir ot olan Pruncollo'yu demetler halinde sokak sokak dolaşarak satardı. Dandana'yı görünce aklıma Pruncollo gelirdi. Salatada kullanılan bu hoş kokulu Pruncollo otuna başka bir yerde henüz rastamadım. O bölgeye özgü bir bitki mi, bilmiyorum. Sadece Pruncollo'yu hala daha unutmuş değilim.
Ayrıca, seyyar satıcılar gibi yolda kendisine sık rastladığımız iri yarı, kalın dudaklı, üstübaşı kirli, her zaman önünde bir çocuk arabası ile hızlı hızlı yürüyen Deli Amber ile yazları deniz sahilinde tepsiciklerin içinde ipliğe veya hurma yaprağına dizilmiş ful, fitne ve yasemin satan çocukları da hatırlıyorum.
Hayata Renk Katanlar Bir çok yerde olduğu gibi, ayıptır söylemesi, bizde de hayat kadınları vardı. Layıka aba, Nadir aba, Suzan aba, Sabiha aba ve diğer abalar, gece hayatının renkli simalarıydı. Bu insanların her nedense, taksi şöförü olan dostları olurdu.
Ulaşım Vasıtaları ve Şöförler
İsmail Lambiro ile Turan dayının (Köle), otobüsleri (basları) ise ulaşımı sağlayan başlıca vasıtalardı. Her gün düzenli olarak Larnaka'dan Şeher'e yani Lefkoşa'ya sefer yaparlardı. Turan dayının Mağusaya'da seferleri vardı. Ayrıca köylerden de gelen köy otobüsleri de vardı.
İsmail Lambiro'nun yazıhanesinin adı L.O.S (Lambiro Otobüs Servisi), Turan dayının yazıhanesinin ise Turan Ahmet Köle-Yıldız Otobüs Servisiydi.
Lambirolardan Deli Eşref ise bazen kalenin yanındaki yazıhanede durur "Lefkoşa'ya da var, Şeher'e de var!" diye bağırırdı.
Otobüs şöförleri arasında Güsellalardan Hüseyin Şindando, Asker Hüseyin, Zekai Nihta, Yusufga, Mıstık dayı, Arif dayı, Musalardan Şevket dayı, Ahmet Murat, Ahmet Karamani, Kemal Gasane, Gönyeli'den Bürüncük ve adını hatırlayamadığım daha bir çok kişi vardı.
Dikelya'ya "polişman", "oksidari polis", "köpekcileri", "katip" ve işcileri taşıyan otobüsler de ayrıca vardı. Bunlar üslerle taşıma anlaşması olan otobüslerdi. Nitekim bunlardan biri (Yufusga dayı -Yusuf Turan'nın tahta kasa Ford bası) içindeki onbir kişi ile birlikte Mayıs 1964'de kaybolmuştu. Rumlar tarafından kaybedilen ne otobüs ne de yolcuları bulunamadı. Larnakalı Pertev kardeşler tarafından "Kaybolan Otobüs" ismi ile belgesel filmi yapılan bu olay yıllarca devam eden çok büyük bir üzüntü yaratmıştı.
Kamyon ve taksilere gelecek olursak, Mehmet Şehfeyzi ile Osman Nihta'nın kamyonları (fortigoları), Gara Mehmet ile Dornocu Kemal'in, Mustafa Üsküdar'ın, Ahmet Beyaz'ın taksileri vardı. Tuzla'da Honrogoggalo'da taksicilik yapardı. Hüseyin Ustanın kayınbiraderi Klavyalı Zekai'nın ise hem kamyonu, hem de şirosu (dozeri) vardı.
Özel otomobil sayısı oldukça az, bisiklet kullanımı ise çok yaygındı. Motorsiklet kullananların sayısı da çok azdı. Bu nedenle trafikte en büyük suç iki kişinin bisiklete binmesi, gece ışıksız bisiklet kullanımı ve bisikletle tek yola girmekti. Polis bu suçu işleyenleri "labort" (rapor) eder mahkemeye sevkederdi. Nitekim, Cemal Züğürt ile Gulaklı Halil peşimizden koşan polislerdi.
Arabası olan ender insanlardan biri de dünya tatlısı Gara Hüseyin'di. Belki de Kıbrıs'ın en şişman kişisi olan Gara Hüseyin'in kırmızı renkli Morris marka bir arabası vardı. Arabaya güçlükle girer ve güçlükle çıkar, arabanın sol tarafına ise dengeyi sağlamak için kum torbaları koyardı. "Napan Hüseyin dayı" diye hatırını sorduğumuzda, "Eyiyim guzzum" derdi. Kahvede ise iki sandalyeye birden otururdu.Çok şakacıydı.
O günlerde arabalarda Hillman, Morris, Vauxhall, Austin, Ford, Opel, bisikletlerde Ralli ve Raç markaları revaçtaydı. Velesbitci Hüseyin dayı ile Velesbitci Halis de bisiklet tamir ustalarıydı.
Araba makinistleri de ustaydı. Nitekim adı Ahmet olan üç tane makinistimiz vardı. Bıyıklı Makinist Ahmet, Makinist Ahmet Arslangaraj, bir de Avustralya'ya giden Muzaffer'in babası Makinist Ahmet. Bunların yanı sıra makinistlerden Ali Giritli'yi, Galligaların Hüseyin ustayı ve Arçozlu İbrahim ustayı da hatırlıyorum.
İki ateş arasıda kalan Hasan Sadık Petrol İstasyonu'nu (Zoom Zoom Super Shell...) ise uzun süre kullanamadık. Çünkü, Larnaka'da Türklere ait bir tane petrol istasyonu vardı ve bu petrol istasyonu da maalesef Orman yolu üzerinde, Kocatepe'de Rum mevzisinin ağzında kalmıştı. Üstelik Rum mevzisinin karşısında da bizim Hilmi Çavuş mevzisi vardı. Yolun karşı tarafında ise "sabır ağaçları" ve arkasıda "ormancık", sonra Tuzgölü...
Cami-Kale-Tekke-Tuzgölü-Kemerler
Osmanlı valilerinden Seyit Mehmet Ağa tarafından 1835 yılında inşa edilen tarihi Büyük Cami, (Cami-i Kebir) hadiseler nedeniyle mevzi yapıldığından burada ibadet etmek mümkün değildi. Hatta mücahitler Caminin minaresine delik açmışlar ve açtıkları bu delikten Rum tarafına ateş etmişlerdi. Kısacası diğer konularda olduğu gibi Camiyi de kullanamıyorduk. Bu durum üzerine Terzi Hüseyin Şago dayımız gönüllü olarak kendi evinin salonunu camiye çevirerek ibadete açmıştı. Babamlarla bayram namazlarını cami niyetine bu evde kıldığımızı hatırlarım. Hatta imam evin önüne çıkar ezan okurdu. Büyük Cami çok sonraları, durum biraz normalleşince, tekrar ibadete açılmıştı. Caminin imamı ise Mulla Yusuf hocaydı.
Cami ise iki katlıydı. Alt katında odalar, üst katında ise ibadet edilen yer vardı. Diğer camilerde olduğu gibi camiye giriş zeminde değildi. Bu nedenle basamaklar kullanılarak üst kata çıkılır ve camiye girilirdi. İki katlı böyle bir cami başka yerde var mı bilmiyorum. Bu da her halde binanın bir özelliğiydi. Caminin kenarında ise yine Bekirpaşa tarafından yaptırılan tarihi bir Çeşme vardı.
Bu tarihi çeşme ve çeşmenin karşısındaki meydanlık ise bir zamanlar "Ya Taksim Ya Ölüm" mitinglerinin yapıldığı yerdi. Nitekim konuşmacılar çeşmenin üzerine çıkarak halka hitap ederlerdi. Ortaokul öğretmenlerimizden Makbule hanımın burada halkı coşturan ateşli konuşmalar yaptığı, gençlerden toplanan kanlarla ayyıldızlı Türk bayrakları yapıldığı hatırlardadır.
Caminin yanıbaşındaki tarihi Kale de Osmanlılar tarafından 1605'de inşa edilmiş. Hem Osmanlılar hem de İngilizler zamanında polis ve hapisahane olarak kullanılmış. Teşkilat zamanında da hem mevzi, hem de hapishane olarak kullanıldı. Mücahitken en çok korktuğumuz komutanların "Hade Galeye.." lafıydı. Bu laf ceza olarak "Hadi hapishaneye" demekti. Kale, günümüzde müze olarak kullanılıyor.
Bayramlarda Hala Sultan Tekkesi ziyaret edilir, ziyaretten sonra ağaçların altında yemekler yenirdi. Tekkede, limon ağaçlarından oluşan çok güzel ve bakımlı bahçeler vardı. Günümüzde bu bahçeler maalesef kurudu. Hadiselerden önce, "ovaya" gittiğimiz yerden biri de Su Kemerleri'ydi. O zamanlar "piknik" yerine "ova" kelimesini kullanıyorduk. Dolayısıyle, pikniğe değil ovaya gidilirdi. Osmanlı valisi Bekirpaşa tarafından 1746-1750 yılları arasında yaptırılan su kemerleri ise Tuzgölünün kuzeyinde, Larnaka-Köfünye anayolunun üzerinde bulunuyordu.
Çocukken bir defa okulla Yüzbir Evler'e yani St. Hilarion'a, gittiğimizi hatırlarım.Barikatlar kalktıktan sonra bir kaç kez Karlıdağ'a (Trodos), Leymosun'daki Şarap Festivali ile Maraş'taki Portokal Festivaline ve Lefkoşa'daki Uluslararası Fuar'a arkadaşlarla gitmiştik.
Lise yıllarıda ise okul müdürümüz Ahmet Evrensel'in girişimiyle düzenlenen gezilere katılma olanağımız olmuştu. Otobüslerle gittiğimiz bu gezilerde çok eğleneniyorduk. Şarkı, türkü, şamata gırla...Yanında ise annemizin hazırladığı ova yemeğinin olduğu çanta ya da sepet. İçinde ekmek, zeytin, hellim, domates, hıyar ve köftecik.Bir şişe de su ve peşkir bulunurdu. Bazen mönüde kutu balığı veya bolibif, mevsime göre de meyva olurdu.
Hala Sultan Tekkesinin yanında bulunan Tuzgölü'nden yazda tuz çıkarılır ve gölün kıyısına tepeler halinde yığılarak depolanırdı. Kışın ise gölün manzarası çok güzel olurdu. Kışta göle flamingo kuşları gelirdi. Falmingolar göçmen kuşlardı. Tuzun toplanması, korunması ve satışı ise devlet kontrolundaydı Dedem (annemin babası) zaptiye Ahmet Onbaşı'da burada görev yapmış; ancak 1932 yılında aralık ayında, gece eşeklerle tuz çalmaya gelenlere engel olmaya çalışırken başına kürekle vurularak öldürülmüş. Bu da kötü bir hatıra olarak ailede yer etti.
Tuzgölü ve Tuzhanede Hüseyin dayı da (Murat) uzun yıllar görev yapmıştı. Hüseyin Murat tuzdan heykeller yapardı. Tuzgölünden çıkarılan tuz hem iç piyasanın hem de dış piyasanın ihtiyacını karşılarmış.Nitekim bir zamanlar ise Tuzhaneden raylar üzerinde Tuz İskelesine, gemilere yüklenmek üzere tuz taşınırmış. Rayları ve dar uzun Tuz İskelesini hatırlıyorum. Buradan denize dalışlar yapar, Süleyman dayının (Züğürt), Baborcuk dediği motorlu teknesine, gezi yapmak için yine buradan binerdik. Baborcuk kelimesini küçük vapor anlamında kullanırdı.
Şimdi ise bu iskelenin yerinde yeller esiyor. Rumlar Kalenin yanındaki Küçük İskelebaşını yok ettikleri gibi Tuz İskelesini de yok ettiler. Yazık. Limandaki Büyük İskelebaşı ise yat limanı oldu. Günümüzde Larnaka Havaalanının yarattığı çevre kirliliğinden nasibini fazlasıyla almış olan Tuzgölü'nden ise artık tuz çıkarılmıyor, tuz üretim ve tüketimi yapılmıyor. Ormancık ise tükenmiş durumda.
Liman ve Mavnacılık Larnaka limanı önemli iş yerlerindendi. Bir çok yük gemisi ile yolcu gemisi Larnaka limanına gelirdi. Limanda Türkler ve Rumlar birlikte çalışırlardı.Larnaka limanında rıhtım olmadığı için gemiler içeride durur, gemilerden eşya ve yolcular mavnalarla yani maunalarla iskelebaşına taşınırdı. Bu iş Larnakalı Türkler tarafından yapılmaktaydı. Nitekim mavna sahibi Hüsnü Kaptan (Duba) ile Hacı Tahirler'di. Mavnaların çoğu ise Hüsnü Kaptan'a aitti ve mavnalarda çalışan mavnacıların (maunacı) tümü de, Kemal Kuşabbi, Hüdai, Aspiri, Cemali, Re Fadıl, Haşim Arap, Selim Arap, Cemmedo kardeşler (Niyazi, Hasan, Esat, Ali...), gibi Larnakalı Türklerdi. 1963'de olaylar başlayınca, liman Rum tarafında kaldığı için çalışanlar (işci, memur ve mavnacılar) işlerini, mavna sahipleri de mavnalarını kaybettiler.
Rum Tarafında Hatırladıklarım
Larnaka'nın Rum kesiminde tanıdığımız birçok Rum ve Ermeni vardı. Bunlar arasında lastikçi Kirkoru, kuyumcu Lazzari'yi, kumaş tücccarı Vayvayan ile Athengelos'u, düğmeci Çolağı, saatci Simson , saatci Onnik'i, Pavlin Beyi'ni, Hacı Barso'yu, Kiryagoyu (Jet), Matsaları, Montovanileri, farklı dini inancı olan ve kendilerine "Hilyasti" denilen Tuzla'daki Rum komşularımızı, doktor Athelleya'yı, göz doktoru deli Siro'yu, doktor Fransiz'i, bakkal Kosta'yı, belediyeden Lamri'yi, makinist Stavragi'yi, önemli okullardan American Academy ile Galorgezleri (St.Joseph), Lefkaridisin Loforiyolarını (otobüslerini), Millet Bahçesini, Miskinleri, Mandi mahallesini, Akroboli'yi, Ay-Lazzaro'yu, sinemaları, Pezokorigos futbol takımını, Osmanlı Bankasını (Ottoman Bank), İngiliz Kulübünü, Yodinin Meyhanesini, Kahvecikleri, Kit Kat ile Black Cat'ı, Regis dondurmalarını ve İngiliz döneminde yapılan ve Kıbrıs'ın akaryakıt ihtiyacını karşılayan Benzinlikleri (Esso, Mobil, Shell, Fina ve Petrolina'ya ait büyük akaryakıt depolarını) ve burada sabotaj sonucu çıkan ve aylar süren yangını, aynı bölgede 1970'lerde yapılan petrol rafinerisini ve Dikelya tarafında deniz kıyısında 1953 yapılmış olan Kıbrıs'ın ilk elektrik santralini hatırlıyorum.
Ayrıca ihraç edilmek üzere Larnaka limanına yakın bir yere, kamyonlarla taşınıp getirilen ve dağ gibi yığılan Karataşları da hatırlıyorum. Tuzla'dan İskele'ye gelirken bu siyah renkli maden yığınlarını görmek mümkündü. Boya imalatında hammade olarak kulanılan bu "Karataş" madeni Larnaka'ya bağlı Celya köyü (Yıldırım) yakınındaki Rum köyü Trulli'deki ocaklardan çıkarılıyordu.
Eokacılardan Gubbi ile Vaso Sella ise hafızalarımız da maalesef yer eden Larnakalı Rumlardan...
Fabrikalar Türk bölgesindeki Diş Fabrikası gibi benzin depolarının olduğu Gahari bölgesindeki Düğme Fabrikasını da burada belirtmemiz gerekir. Bu fabrikalar Yahudiler taraıfndan kurulmuştu. Naime halamın da uzun yıllar çalıştığı "Imperial Dental Industry" ismini taşıyan ve protez diş üreten fabrikayı Ekzagi, Düğme fabrikasını ise Şabira isimli yahudiler kurmuş. Düğme fabrikasında uzun yıllar çalışmış olan Tuzlalı Tabbolo'nun eşi Fatma hanımın anlattığına göre fabrikada ceviz kabuklarından değişik ölçülerde düğme yaparlarmış.Uzun yıllar bu fabrikalarda birçok Türk, Rum ve Ermeni birlikte çalışmışlar.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler zülmünden kaçan bazı Yahudilerin Kıbrısa gelmeleri ve iş kurmaları oldukça enteresandır. Leymosun'daki Fasur çiftliğini de Yahudiler kurmuş. Doğrusu incelenmesi gereken bir konu aslında. Bu iki fabrikanın yanı sıra Rumların Daianellos Sigara fabrikası ile çocuk bahçesi yakınındaki Ermenilerin Buz fabrikası ile deniz kenarındaki Rumlara ait pis kokulu Deri fabrikasını da belirtmiş olalım. Diş fabrikası ile Deri fabrikası bilindiği üzere bizim bölgemizde kaldıkları için maalesef tahrip edilmişlerdi. Diş fabrikası Naim komutanın bölük karargahı, Deri fabrikası da mücahitlerin yatakhanesi olarak kullanıldığını hatırlıyorum.
Gazete-Dergi-Kitap Gazete bayimiz Mehmet Ali Devecioğlu'ydu. Günlük yerel gazetelerin (Halkın Sesi, Bozkurt...) yanı sıra Türkiye 'den gecikmeli gelen gezeteleri (Milliyet, Hürriyet, Tercüman...) ve mecmuaları (dergi) (Hayat, Ses, Artist, Akbaba, Tommiks ve Teksas...) Lefkoşa'dan getirip satardı. Tommiks ve Teksas özellikle erkek öğrenciler tarafından çok okunurdu. Haftalık Hayat mecmuası aktüalite, Ses mecmuası ise sinema ile ilgiliydi. Her ikisi de çok okunurdu.
Burç Kitabevi ise halkın kitap kırtasiye ihtiyacını karşılıyordu. Günün sevilen roman ve öykülerini bu küçük dükkanda bulmak mümkündü. Mesela Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant'ın aşk romanları, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt'un eserleri çok okunan kitaplardandı.Bu dükkanı babam belediyeden emekli olunca arkadaşımız Süleyman'dan 1971'de devralmıştı.
Bankalar Kasabamızda o zamanlar üç tane banka vardı. Bankalar her nedense müdürlerinin adı ile birlikte anılırdı. Müdürlerinin adı ile birlikte anılan bu bankalar ise şunlardı:Sadrettin beyin bankası (Türk Bankası), Halil Kaya'nın bankası (Kooperatif Merkez Bankası) ve Rıza Beyin bankası (Larnaka Kooperatif İktisat Bankası).
Rahmetle andığımız Rıza bey (Ahmet Rıza) aynı zamanda çok iyi bir amatör fotoğraf sanatçısıydı. Kimbilir çektiği fotoğraflar şimdi nerededir? Bulmak lazım.
Sağlık Baş ağrısı için en önemli hap Aspro, mide ağrısına Alkaselzer ya da Afrozza (periskan), iğne olarak Penisilin kullanılırdı. Gribe ve soğuk alınganlığına karşı ise hastanın sırtına şişe vurulur, ayakları sıcak su dolu kazana konurdu. Rahmetli Zehra nenem ise şişe vurma işini çok iyi yapardı. Bir de zivaniya ile ovundunmu, hiçbir şeyin kalmazdı. Zivaniya gibi zeytin yağı ve mavi renkli ispirto-rakısı da ilaç gibi kullanılırdı. Bunların dışında mülver çayı, nane çayı, ekşili çay (limonlu) ile şehirge (şehriye) çorbası nezleye ve gribe iyi gelirdi.
Çocukluğumuzda "Taze bakla yedi da öldü (zehirlenme/kanla ilgili bir rahatsızlık)... Arpa üfürdü çocuğa her tarafı şişti (alerji olma)... Kör barsağı (apandisit) patladı da öldü... Üstümüzden ırak veya evlerden ırak, ölçüm olmasın fena hastalığa yakalandı... Yenirağrısı (kanser) oldu..." gibi sağlıkla ilgili söylemlerin dilden dile dolaştığını hatırlarım. Hepsinin de bir nedeni vardı...
Sağlıkla ilgili olarak kurşun dökme-korkuluk çıkarma ve muska da yapılırdı. Bu işlerin uzmanı ise "Musgacı Garı Zehraba"ydı.
Sineklere ve diğer haşerata karşı en etkili ilaç ise DDT (Diditi) idi. Evleri gezerek, lazımlıklara (tuvalet) pompa ile DDT ilaçı sıkan görevli belediye personeli vardı. Bunlara "sinekci" denirdi. O yıllarda tuvaletlerin çoğu eski model yani alaturkaydı. O nedenle ilaçlanmaları sağlık açısından şarttı.
Orhan bey (Müderrisoğlu) ile Haluk bey (Avni) ise Larnakalı dahiliyeci doktorlarımızdı. Orhan Bey Kıbrıs'taki ilk Türk doktorlarından olup özel kliniği vardı.Haluk bey ise Larnaka Genel Hastahanesinde görev yapıyordu.
Ameliyat gerektiren acil konularda ise imdadımıza Dikelyadaki askeri İngiliz hastahanesi (BMH) yetişiyordu.Devlet hastahanesi de Rum tarafında kaldığından yararlanamıyorduk. Daha sonraları çocuk bahçesinin yanına kıt imkanlarla küçük bir hastahane yapılmıştı. Lefkoşa'da ise olaylardan sonra Kuruçeşme'de eski bir binada oluşturulan Genel Hastahane, lise binalarında faaliyet gösteren Kızılay Hastahanesi ile Gönyeli'de Türk Alayı Hastahanesi vardı.
Larnaka'daki ilk özel Türk eczahanesi olan Tören Eczahanesi ise savaşdan önce yeni açılmıştı. Hastahaneci Hüseyin dayı, yani "Hospital" da önemli sağlık elemanlarından biri olarak hatıralarda yer etmiştir.
İlk belediye başkanımız rahmetli diş doktoru Sadi bey de çok hoş ve espirili bir adamdı.Meydanlıktaki evinin bir köşesini klinik yapmıştı. Sadi bey Kıbrıs'ın ilk diş doktorlarındandı. Sadi bey vefat ettikten sonra Temel Zeki diş doktoru olarak görev yapmaya başlamıştı. Temel abi de Sadi bey gibi şişmandı. Sadi beyden sonra Faik bey (Faik Genç) belediye başkanı olmuştu. O zamanlar belediye başkanları ile muhtarlar seçimle değil atama ile göreve gelirlerdi.
Sağlık konusu açılmışken unutamadığım bir olayı da anlatmak istiyorum. Bizim mahallede Ali Şefik ile İlkay İdris'in neneleri Raziyaba (Raziye abla) komşumuzdu. Uzun boylu esmer, evinde yanlız yaşayan yaşlı bir insandı. Bir gün Raziyaba hasta oldu ve hastalandıktan sonra da Rumca konuşmaya başladı.Türkçe konuşamıyordu. Türkçe beyninden sanki silinmiş yerini Rumca almıştı. Nasıl oldu, niye oldu anlayamadık, şaşırıp kaldık. Tedaviden sonra da konuşması pek düzelmemişti. Benzer bir olayın ise altmışlı yıllarda Lefkoşa'da da meydana geldiğini gazeteci Bilbay Eminoğlu'nun yıllar sonra basında yer alan yazılarından öğrendim. Bu hastalığı geçiren genç kızın ise Raziyaba'dan farkı Türkçe yerine İngilizce konuşmaya başlamasıydı.
Evler-Konaklar-Apartmanlar
Evler tek katlı veya iki katlı hanay şeklindeydi.Eski sokaklardaki evler bitişik nizamda yapılmıştı.Yeni yapılan modern, botonarme evlerin sayısı ise giderek artıyordu. Giriş kapısı içe doğuru olan "daratsalı" evler o zaman modaydı. Eski evlerde ise girişte sündürme, sündürmenin sağında ve solunda yatak odaları veya misafir odası yer alır, aşevi (mutfak) ayrı, banyo ve tuvalet de ayrı köşlerde bulunurdu. Yani hepsi tek çatı altında değildi.
Larnaka'da konak tarzında yapılmış ve az sayıda ayakta kalan evler de vardı. Bu konaklara halk arasında "Barhana" gibi evler denildiğini hatırlarım. Deniz yalısındaki Kenanlardan Düriye'nin evi, bir Ermeniye ait olduğu için Ermeni mevzisi diye adlandırılan bina ile okul olarak kullanılan bu eski binalar konak tarzında yapılmışlardı. Tavanları yüksek, odaları çok büyük iki kattan oluşan konakların iç avluları, bahçeleri de büyük olurdu. Günümüzde ise Düriyenin konağını yıktılar, Ermeni'nin konağı yıkılmak üzere harap ve bitap, okul olarak kullandığımız konak ise kapalı vaziyete duruyor.
Kenanlar’ın Apartmanı ise Larnaka'da Türkler tarafından yapılan ilk apartman olma özelliğini taşımaktaydı. Biz ilkokula başladığımızda (1959) Kenanların Apartmanı yeni bitmişti.Bu apartman bizde büyük hayranlık uyandırmıştı. Ne kadar da büyük ve yüksekti!Tabii o günün şartlarına göre...Kaleye yakın deniz kenarında inşa edilen bu dört katlı apartmanından sonra, Kocatepe yolunda Orhan beyin 74 öncesi yeni yaptırdığı bir apartmanı, Müderrisoğlu Apartmanı vardı. Bunların dışında Türk tarafında başka apartman yoktu.
Hanlar ve Oteller Çok önceleri İskele'de Cami ile Kale'in olduğu alanda Hanlar vardı. Develerin ve katırların kullanıldığı dönemlerde bu Hanlar iyi çalışırdı. Hancı Mustafa, Hancı Mehmet hancılık, Deveci Hasan dayı ise devecilk yapanlardandı. Zamanla hancılık işi bitti ve bu hanlar yıkıldı.
Flamingo Oteli yapılıncaya kadar bizim tarafta otel binası yoktu. Oteller Rum tarafındaydı. Cahit Bey’in Flamingo Oteli ise Makenzi yolu üzerinde, deniz kenarına yeni inşa edilmişti. Cahit Bey (Yılmazoğlu), bu oteli çalıştırmaya fırsat bulamadan 74 olayları çıkmıştı.
Flamingo Otel’in hemen yanında ise Clunis Castle’ı bulunuyordu. Bu ev, İngiliz bir ailenindi ve kale-şato biçiminde inşa edilmişti. Cebi adlı bu İngiliz aile, 63-74 arası bu binadan hiç kaçmamış ve burada yaşamaya devam etmişlerdi. Daha sonra burası otel-bar’a dönüştürülmüştü. Cebi'nin eczacı olduğunu hatırlıyorum.
Kadınlar Birliği Kenanlar ailesinden Amber hanımın önderliğindeki Larnaka Türk Kadınlar Birliğinin de unutulmaz sosyal faaliyetleri vardı. Fakirler yararına bir çok etkinlikler düzenler, milli günlerde üyelerinin giydikleri beyaz bluz kırmızı eteklerle yürüyüş törenlerine katılırlardı. Müfüde hanım, Sevgi hanım, Refika hanım, Nezire hanım, Naime halam gibi pek çok bayanın bu dernekte aktif olarak görev aldığını hatırlıyorum
Yemek-Çamaşır-Banyo-Vesaire Evlerde yemekler lambasuyu ile çalışan islimlerde pişirilir, çamaşırlar kazanlarda kaynatılır, Sörf veya Tayıd marka çamaşır tozları ile bir baş, iki baş, beş baş elde, çamaşır teknelerinde yıkanırdı. Gaz ocakları ile çamaşır makineleri çok sonraları çıkmıştı. Çok eskiden ise "küllü suyu"nda çamaşır yıkandığı anlatılır. Buzdolabı olmayalar ise buz fabrikasından aldıkları kalıp buzlarla serinlemeye, yemeklerini ise tel dolaplarda korumaya çalışırlardı. Su testileri de soğuk su için kullanılırdı. Köylerimizin bir çoğunda ise maalesef elektrik yoktu. Pazar günleri ise etli patatesli fırın kebapları sinilerin içinde hazırlanıp mahalledeki ekmek fırınlarına verilerek pişirilirdi. Fırıncı, sinilerin kenarına tebeşirle müşterilerinin isimlerini yazardı. Ekmek fırınlarında pişen bu yemekler mis gibi tüter, çok da lezzetli olurdu. Fırınlı gazocakları çıkınca hem bu iş, hem de yemeğin tadı bozuldu. Nitekim, hiçbir zaman aynı tadı evde yapılan fırın kebabında bulamadım doğrusu. Fırın kebabının dışında bumbar ve makarına bulli de önemli yemeklerdendi. Hem yumurta hem de et ihtiyacı için evlerdeki kümeslerde tavuk beslenirdi. Kümeslerde güvercin, palaz, tavşan, alina (hindi) yetiştiren de vardı. Tavuklar, palazlar , tavşan ve hindiler pazarlarda canlı olarak satılırdı. Bunları satın alanlar evlerinde kesip pişirirlerdi.
Süreç içerisinde ise bakır kap ve tencerelrin yerini aleminyum kap ve tencereler aldı. Bu değişim de büyük rahatlık yarattı. Çünkü bakır tencerede yemek bırakılsa oksitlenme yapar, zehirlenmelere ve ölümlere neden olurdu. Bir de sık sık kalaycılarda kapların kalaylanması gerekirdi. Bu işi yapan meslek sahiplerine ise "kalaycılar" denirdi. Sırlı (emaye) tabaklarda porselen tabaklarla birlikte kullanılmaya başlanmıştı. Çok güzel süslü misafirler için cam bardaklar vardı. Bu bardaklar misafir odasındaki camlı büfede muhafaza edilirdi. Evlerin bazılarında ise yine misafirler için büyük "vali masaları" vardı.
Yemeklerde, "kuyruk yağı" veya tenekelerde satılan "sade yağ" denilen hayvansal katı yağlar kullanılırdı. Daha sonra bunların yerini "fıstık yağı" denilen bitkisel sıvı yağlar aldı.Bu yağlar da variller içerisinde bakkallarda açık olarak satılırdı.Herkes yağ kabını (teneke veya şişe) bakkala götürür ölçüye göre doldururdu. "Sade Yağ" da bakkallarda tartı (okka) ile satılırdı."Blue Band" margarin ile kırmızı yanaklı semiz bir çocuğun resmini taşıyan teneke "Kutu Sütleri" aşağı yukarı her evde kullanılıyordu. Çaylara bir kaşık kutu sütü koyarak sütlü çay yapılır, gabira teli üzerinde yapılan gabiralara ise Blue Band margarin sürülürdü. Ayrıca ilkokulda bize verilen Amerikan yardımı toz sütleri de hatırlıyorum.
Misafirleri ağırlamak üzere evlerde hanımlar ceviz macunu, turunç macunu, karpuz macunu gibi macunlar, leymonattalar (limonatalar), gül şurubu ile gülsuyu yaparlardı. Macunlar için özel tabak ve çatallar, gülsuyu için özel yapılmış gülümdanlıklar kullanılırdı. Kışın ise sıcak "sumada", "sütlü çay", "baharlı-karanfilli çay","nane çayı" veya "mülver çayı" içilirdi. Türk kahvesi ise zaten demirbaştı. Neskafe ise henüz bilinmiyordu.
O zamanlar çok güzel yoğurt da yapılıyordu. Yoğurt kapları, topraktan yapılmış çömleklerdi. Yoğurt çömleğinde, yoğurt bir başka lezzetli olurdu. Mesela, Harise teyzem ile İsmail eniştemin yaptıkları yoğurtları kevgire benzeyen bir kesici ile keserek ve terazide tartarak müşterilerine sattıklarını hatırlıyorum. Bıçakla kesilebilen kıvamda yoğurt yaparlardı. Mesela "yarım önge yoğurt koy tabağa" denirdi. Yani yoğurtta bir çok mal gibi okka ile satılırdı.Ekmekte de ölçü okka idi. Bir ekmek veya iki ekmek yerine bir okka, iki okka ekmek denirdi. O yıllarda kilo yerine okka, metre yerine arşın, litre yerine galon, kilometre yerine mil kullanılırdı.
Banyolarda şampuan yerine "galıp yeşil sabun", sünger yerine "ilif", tas yerine "maşarabba" kullanırdık. Öyle modern banyo kuvetleri ve banyo sabunları daha ortalıkta yoktu. Kazanda ısıtılan su, soğuk su ile ılıştırılır, evin bir köşesinde yıkanılır veya hamamlara gidilirdi. Hali vakti iyi olanların evlerinde ise küçük hamamlar vardı. Daha sonra banyo semaverleri kullanılmaya başlandı. Tahta ve odun parçalarının semaverin altında bulunan demir kapaklı ocağın yakılması suretiyle ısıtılan banyo semaverleri büyük bir yenilikti.
Serinlemek için, özellikle bayanlar, hurma yapraklarından örülerek yapılmış saplı yelpazeler kullanırlardı. Larnaka'da hurma yapraklarından "zembil" ve "yelpaze" üretimi önemli elsanatlarındandı. Bu işin merkezi ise Babutsa mahallesiydi. Günümüzde ne yazık ki bu elsanatı da unutuldu.
Larnaka'da nakış, tente gibi elişleri, triko, hırka gibi yün işleri yapan çok sayıda hanımın yanısıra biçki-dikiş, nakış, çiçek ve yemek konularında bayanlara eğitim veren Akşam Kız Sanat Enstitüsü de vardı.
El işlerinin en ünlüsü ise bilindiği üzere Lefkara işleriydi. 1481'de Adayı ziyaret eden Leonardo da Vinci'nin ise Lefkara işlerinden satın aldığı bilinmektedir. Lefkara ise Larnaka'ya bağlı tarihi karma bir köydü. Ancak hadiseler yüzünden bu köyü de terketmek zorunda kalmıştık.
Her evde aşağı yukarı bir dikiş makinası bulunurdu. Annemin (Münevver) ayakla çalışan, teyzemin (Harise) ise elle çalışan dikiş makinaları vardı. Dikiş işlerini bu makinalarda yaparlardı.
Elektrikli ütülerden önce kömürle çalışan ütüler vardı.Demirden yapılmış ütünün içinde kömür yakılarak ısıtılırdı. Teyzeminde böyle bir ütüsü vardı. Amcam terzi Mıstık'ın da dükkanında bu ütülerden kullandığını hatırlarım... Az sayıda bazı yerlerde masa üstü ve tavan vantilatör vardı. Vantilatörlere o zamanlar "pervane" denirdi. Bazı dükkanlarda tavanlarda pervaneler vardı, tavan pervaneleri yani vantilatörleri.. Serinlemek için altında dururduk. Vantilatörler metalden yapılmıştı. Parmağını koysan pamağını koparırdı. Kışın ise lambasuyu ile çalışan sobalar kullanılırdı. Daha sonra elektrikli ve gazlı sobalar çıktı. Kışın ısınmak için yataklara içi sıcak su ile doldurulmuş lastikler de konurdu. Sıcak su lastiği sayesinde yatak hamam gibi olurdu.
Dolma kalemlerde (penna) Tropen ile Parker, kol saatlerinde ise Oris prestijli markalardı. Bir çok evde kurmalı, dolap tipi ahşap duvar saatlari vardı. Bu duvar saatleri her saat başı, hangi sayıdaysa o sayı kadar 'dan dan' diye çalardı. Yani saat onda on defa, saat on ikide on iki defa çalardı. Böylece saati görmesen bile sesinden saatin kaç olduğu anlaşılırdı. Saatli Maarif Takvimleri de evlerin duvarlarını süslerdi.Takvim yapraklarında günün yemek tarifi, çocuğunuza isim, fıkralar, ansiklopedik bilgiler yeralırdı. Hanımlar bu takvimleri çok severdi.
Türkiye'ye gidip gelenlerin ise yakınlarına hediye olarak "Hacıbekir Lokumu" ile "Pereja Kolanyası" getirmeleri adettindi.
Alkollü İçkiler ve Sigaralar Alkollü içkilerde en fazla Hacı Pavlonun Anglia ve 31 Periskan konyakları ile Keo birası tüketilirdi. Zuk yani rakı ve şarap pek sevilmezdi. Viski ise zaten çok pahalıydı. Zivaniyayı beğenerek içenler de vadı. Bir de "tek yıldızlı" düşük kaliteli ucuz konyaklar vardı. Bu Rum içkilerinin yanısıra Türkler tarafından 1960'larda Leymosun'da üretilen ve Larnaka'da dağıtım ve satışı yapılan Hayat İçkileri de vardı. Pileli Enver dayı çarşıdaki deposunda Hayat konyaklarının satışını yapardı.
Konyaklar bodorilerde veya kadehlerde içilirdi. Kadehin dolusuna "ellilik", yarısına ise "yirmibeşlik" denirdi. Mesela meyhaneciye "Dök bir ellilik ya da yirmibeşlik konyak" denirdi. Meyhaneci Mustafa ile Meyhaneci Mehmet'in ise bir zamanlar meyhaneleri vardı.
En çok içilen sigaralar arasında ise Üç Beş (555), Creven A, Rothmans, Benson, Lucky Dream, Matine ve filtresiz Player's vardı. Yasak olmasına rağmen gizlice "gannavuri" içen tiryakiler de eksik değildi.
Meşrubatlar Coca-Cola, halkın deyimiyle Gağagola ve Kean gibi Rum malı meşrubatların o günlerde Türk bölgelerine girişleri ve satışları yasaktı. Türk bölgelerinde sadece Türk malı meşrubatların satılmasına izin veriliyordu. Bu yüzden biz de, Lefkoşa'da üretilen Türk malı Bel-Kola, Bubble-Up ve Tansa'yı, Leymosun'da üretilen Ferah Kola, M.O.L, Star Kola ve Roje'yi, Lefke'de üretilen Fikret Kola'yı, Mağusa'da üretilen Süper Kola'yı içiyorduk.
Lefkoşa'daki üretici firmanın ise Bel-Kola'dan önce piyasaya Taksim Kolayı sunduğu bilinmektedir. Şişesinin üzerinde arma şeklinde kırmızı beyaz, ay-yıldızlı Türk bayrağı olan Taksim kolayı iyi hatırlıyorum. Üzerinde bayrak olan şişeyi çocukken alıp saklamıştım. Daha sonra firma bu şişeden ve isimden vazgeçti. Herhalde "Ya Taksim ya ölüm" tezinin gündemde olduğu zaman bu ürüne Taksim ismi konmuştu. Zaten o günlerde birçok yere de Taksim ismi verilmişti. Mesela, Taksim Sahası, Taksim Sineması, Taksim Fırını gibi...Hatta çocuğuna Taksim adını koyanlar bile vardı.
Makarna Meşrubat konusunda olduğu gibi makarnada da aynı uygulama vardı.Rum malı makarna alım ve satımı yasak olduğu için Türk bölgelerinde sadece Türk malı, Ratiplerin Güneş Makarnasını tüketiyorduk.
Radyo-Pikap-Cuboks-TV En önemli eğlence araçlarından biri de radyolardı. Evlerdeki radyolar ise lambalıydı. Transistörlü radyolar ise yeni çıkmıştı. Plak dinlemeye merağı olanların evlerinde ise pikaplar vardı. Plaklar bu pikaplarda çalınırdı. Kaset yoktu, büyük teyipler vardı. Bar dediğimiz eğlence yerlerinin bir çoğunda ise para atıp plak çalan Cuboks (Jokebox-Müzik Kutuları) vardı. Elvis Presly, Cliff Richard ve Shadows'un parçalarını Cubokslardan dinlemek bir zevkti. Arada müzik dinlerken, bulunduğunuz mekanda eğer varsa, topcuk (langırt) da oynanırdı. Ortam müsaitse "twist" dansı da yapılırdı. Twist o zamanlar moda danstı.
Bir kaç evin dışında telefon yoktu. Televizyon (siyah-beyaz) sayısı da azdı. Zaten bize hitapden bir TV programı da yoktu. Daha önce, her hafta cuma geceleri TV'de Türkçe filim gösterimi varken |

